Siyah Gözlere, 6. Bölüm: "Nergisler ve Ayıp Şeyler"
SİYAH GÖZLERE
౨ৎ
"Sanırım ki sensin derdimin ilacı,
Senden uzak olmak pek acı.
Gönlüm seni ister,
Sevişelim.
Hiç durma, gel, kalbini ver;
Birleşelim."
Aşk Denen Hastalık, Şecaattin Tanyerli
"Buğulu Bir Hatıra"
Dalgalar rüzgârla çarpıştıkça bir o yana, bir bu yana sallanıyorduk. Ara ara açtığım gözlerimden biliyorum ki güvertedeki o bitişik, uzun iskemlelere kurulmuşuz. Ben oturmuyor, sıcak bir uzva yaslanmış uzanıyordum. Ayaklarımı toplayıp karnıma çekmiş, dizlerimi de iskemlenin uzun tahta sırtına dayamıştım. Kuvveti zayıf, ince bir örtü vardı gövdemde. Herhalde bir şey ile sarmalanmışım.
Adresi meçhul bir gürültüden arınmayı başarmış, yatıştırıcı bir uğultu kaplıyor kulaklarımı. Vapur öksürüyor. Tıkır tıkır çalışıyor ciğerleri. Ne sessiz, ne de gürültülü. Yalnız onu işitiyorum, dünyadan geriye bir o kalmış. Ha bir de bir ağlayış sesi duyuluyor arada. Bir kızın dolu burnunu çeke çeke inlediğini işitiyorum. Laflar birbirine girmiş. Konuşan konuşana.
Biri uzaktaki bir köşeden, "Zehra, tamam ama. Olan oldu, biten bitti." diyor. Necip'in sesi bu. İki gündür tanıdığım bu sesi nerede işitsem bilirim. Düşlerimde bile. "Kadın sana yüz çevirdiyse ne yapalım!" Zehra tam bu kısımda, "Ama abi..." diye itiraz ederken Necip zannederim kardeşini sarıp yatıştırıyor. "Abim boş ver artık. Sen asıl şu paralara bak hepsi Rehiye'nin eseri. Kızcağız da uyuyor, uyandıracaksın şu sesini az alçalt. Ona da ayıp oluyor, ne de olsa Müjgân Hanım'ın yerini doldurdu."
"Tarık." Bu hangisinin sesi acaba? "Sen de az piç değilsin." Feridun. "Ne diye kandırdın kızı?"
"Siz kadınla önden ayrılınca darılıp gittin sandı. İskeleye varana kadar içi çıktı günahsızın ağlamaktan. Sızdı kaldı bizim limuzinde, kız üç kere kustu lan."
"Kafası yerinde mi ki yokluğumu idrak etsin. Öyle her elini uzatana koşarsa kusar tabii."
Tarık, diye sesleniyorum yüreğimden zira sesimi çıkartacak güç bende yok. Burada mısın sahiden?
Haylaz kıkırtısını tepemde işitince ellerimin değemediği, uzanıp da erinemediğim saklı bir sırra vakıf olmuş gibi başımı yasladığım sıcaklığa gömüyorum. İdrak ediyorum ki buraya her nasıl, ne ara geldiysem kanatlarını nereye çırpsa yuvasının yönünü bulacağını pekiyi bilen bir kuş gibi yamacına tüneyip bacağına konmuşum. Yanaklarımı, etini saran pantolonun hafif kaygan kumaşına bastırıyorum. Üşüyor değilim lâkin teninin sıcaklığında ne kadar kavrulsam o kadar iyi. Çünkü burada. Gitmemiş.
Benim hakkımda konuşuyorlar. Bu konuşmalara Üsküdarlı dâhil değil. O yalnızca dinliyor. Başımla bir bacağını gasp ettiğimden ötekisini sallıyor. Bir zelzelenin ortasında bahsimi dinliyorum. Bir o sallıyor beni, bir de vapur. Bir Necip övüyor, bir de diğerleri. Övgüler bitmiyor. Ama o, bahsime hiç dâhil olmuyor. Gariptir ki beni saran o cesaret büyüsü de artık yok bende. Beyoğlu'nda, gazinonun rutubetli kulisindeki askılardan birinde unutmuşum onu. Masal bitmiş. Eski kendime geri dönmüşüm, ama hiç gocunmuyorum. Hiç dert değil. Ben eski benim ve eski benin yanında hep Üsküdarlı vardır.
Kafamı kaldırabilirsem şayet nerede uyuduğumu seçebiliyorum. Tepemdeki baş ve bu gevşek gövde Üsküdarlı'nın. Sırtıyla iskemlenin arasında üçgen bir boşluk duruyor. Dikkatli bakınca daldığım bu noktanın aslında paltosuyla süveteri arasında kalan bir boşluk olduğunu görüyorum. Onun beli bu. Onun süveteri. Onun kayışı ve onun pantolonun fermuarı. Başımı hafif bir kıpırtıyla yerine geri koyuyorum, bu kez iki bacağının ortasındayım. Oturuşunu dikleştiriyor, pantolonu katlanıyor ve bir bombe beliriyor. Kumaşındaki ince tozları, kemerinin tokasını kaçıncı deliğe taktığını, süveterinin örgüsünü izliyorum. Gözümü kapıyor, gene açıyorum. Fermuarını sonuna kadar çekmemiş.
"Tarık. Gönül koymadın inşallah."
"Bilemiyorum, ama o yolda gidiyorum bilesin."
"Yapma be, başka çaremiz mi vardı? Bünyamin'inin lafına laf söylenir mi, Müjgân da çekip gidince-"
"Müjgân demeyin. Dedikçe ağlıyor kız."
"Zülfi, sorma şuna soru falan. Belli geçmemiş hâlâ hiddeti, uyusun kalksın geçer. Sallama lan bacağını sen de eşek. Biz ilk içtiğimizde kızdan bile küçüktük. Ne var denediyse? Koca kız."
"Biz ne içtiğimizi biliyorduk en azından. Ona içki olduğunu söylemeden ikram etti herif."
"Herif değil, Bünyamin."
"Neyse ne!"
"Bunun derdi bitmez arkadaş. Ee... Dertsiz olmak da herkesin harcı değil, bakın Musti'ye. Hiç sesi çıkıyor mu benim horozumun?"
"Beğenmiş beğenmiş. Beğenmese çenesi durmaz bunun. Didikleyecek bir şey bulamadı zaar."
"Ne beğenmesi be-"
"Sus Mustafa sus! Tarık Abi, ben ne soracağım sana." diyor Zehra. "O yanındaki kadın kimdi? Tanışmak için inemedim yanınıza, ayıp ettim değil mi?"
Gözlerimi açtığım gibi kapıyorum. Kapattığım gibi de topluca bir ıslık sesi yükseliyor. Bu coşkuyu harlamak istercesine, "Aydan." diyor peşinden. Uzaklardaki hoş bir hatıraya dalmış gibi. "Eski bir dost deyip geçelim."
"Eski?" diyorlar bir ağızdan. "Ne kadar eski? Biz niçin bilmiyoruz?"
"Sizin kadar eski değil çünkü." diyor, ancak daha da anlatası geliyor. "Ankara'dan ahbabım. Tesadüfen o da bu hafta İstanbul'a gelmiş. Telgraf çekmişti de bana. Haber alınca gardan alayım dedim."
Burnuma bir sigara kokusu geliyor, öksürüyorum. "Alınma ama senden büyük duruyor biraz." Musti'nin sesi bu.
"Büyük zaten. Dört yaş var aramızda." diyor Üsküdarlı. Çocuklar ahenksiz bir sırayla yuhalıyor onu. "Benlik sıkıntı yok, size ne oluyor? Hem küçük olmasındansa büyük olmasını yeğlerim. Üstelik dostuz biz, ortada dönen o biçim bir mevzu da yok."
Bunları duyunca, kendi içime daha da gömülüyorum. Bir iğnenin ucu yüreğime değiyor. İçimde irili ufaklı delikler açıyor. Gözlerimi yumdukça, o deliklerin boşluğunda baş gösteren kapkara filizleri görüyorum. Uğursuz, kötü bir duygunun tohumlarını bunlar. Beni zehirlese de daha fenasını düşünüp yeşertmekten kendimi alamıyorum. Bu muhabbetin ardından tek bir göz kırpışımda kendimi merdivenlerden inerken buluyorum. Aklım tam manasıyla oturmamış yatağına, yerinde değil. Gözlerimi her açışımda basamakları, simsiyah denizi, insansız dar sokakları, geçen gece bindiğimiz arabayı, onun içinden inişimi ve mahallenin örme taşlarında tıkır tıkır yürüdüğümüzü görüyorum.
Midem bulanıyor, gözlerim ağırlaşıyor. Bir an önce bir yorganın altına girmek ve daha fazla üşümemek istiyorum. Üzerime sarılmış bir şey yok. İstanbul'un kaba ayazına savunmasız yakalanmışım. Yürürken tökezliyorum ara sıra. Biri yardım ediyor bana ilerlerken. Kollarımın arasında bir sıcaklık var. Çenemi tertemiz kokan saç dolu bir başa dayamışım. Biliyorum bu kokuyu. Bu kokuyu da nerede yakalasam tanırım. Çamaşırlarına, gömleklerine sinen tanıdık bir koku bu. İki bacağımı da sıkı sıkı bir el tutuyor. Herhalde sırtına çıkmışım. Bana bir şeyler mırıldanıyor da, anlamıyorum.
"Alt tarafı bir emaneti verip dönecektik." O zıplayınca ben de zıplıyorum, bacaklarımı daha sıkı tutuyor. "Çarşıya gidecektik, eve dönüp börek yiyecektim ya ben... Ya biz şu an Ankara'daydık, Ankara'da! Hay Allah'ım. Şşt, duyuyor musun? Uyku sarhoşu seni."
Duyuyorum. Ama hiç mecalim yok.
Az evvelkinden daha farklı bir sesi var şimdi. Ciddi ve alçak. "Ne zayıfmışsın Rehiye." diyor. "Ben de seni kendiliğinden çıtı pıtı bir kız sanırdım. Nermin'den beri doğru dürüst yemek yedin mi acaba. Bana bak." Zıplıyoruz. "Ben zayıf Rehiye istemiyorum. Bundan böyle tombul ol biraz. Yanakların çıksın kolların, karnın kalınlaşsın. Yüzüne can gelsin. Gelsin ki sırtım ağırsın. Ankara'da değiliz nasıl olsa. Kalfalarla yemek mecburiyetinde değilsin. Bir hafta mühlet veriyorum bak, harbi diyorum. Yaş gününe kadar elbiselerine sığdığını görmeyeceğim. Yoksa vallahi ben bile tutamam seni. Üsküdar'ın lodosu meşhur, uçar gidersin karşıya."
"...Ben mi?"
"Sen tabii. Başka kim olacak." Nefes nefese bile değil beni taşırken. Oysaki bu kadar cılız oluşumu hiç dert etmemişim ben. "Yemek ye biraz. Et ye, ne bileyim ekmeğin içini ye. Benim tabağımı ye. Zaten Tuti Anne göz koymuştur sana, hayatta bırakmaz beslemeden seni. Oh be, az kaldı. Biraz daha dayan bakalım, geldik."
"Ata binip gitsek..."
"Ben at mı sürüyorum Rehiye? Bisiklettir o. Bisiklet Ankara'da kaldı. Ha doğru... Beni de ata benzetmiştin sabah. Ama ben yolcu kabul etmiyorum. Yasak."
Yürüyorum. Hatta basamaklara çıkıyorum. Kadın sesleri duyuyor ve sıcacık köşkün içerisine giriyorum. Elinde buğulu, sıcak bir ışıkla yaşlı bir kadın kapıda bizi karşılıyor. "Neredesin be eşşoğul eşek! Madem geri döndün evine, o vakit şu kapıyı da bir tamir ediver- Tövbeler olsun! N-ne oldu bu kıza Tarık... Hay Allah'ım, gecenin köründe-"
"Bir şey yok ya, iyi o. Arada cevap verip geri uyuyor."
Kadın, Üsküdarlı'nın karnını çimdikledikçe ben de kolunda sarsılıyorum. Elindeki sopayla kalçasına vuruyor. "Ne bu hâl o vakit! Nereye gittiniz siz? Nerelere götürdün de bu hâle getirdin sabiyi! İskeleye gideceğim demedin mi oğlum sen!"
"Valla tüm iskelelere gittik. Hem hepiniz gazinoda çalışmadınız mı, biz gidip iki leblebi yiyip geldik diye ben neden sopa yiyorum-"
Önümü göremiyor, basamak tırmanıyorum. Gücüm tükendiğinde secde edercesine her adımımızda gıcırdayan basamaklara kapanıyorum. Yine bir kahkaha sesi. Daha çok kısık, bastırılan bir kahkaha. O da omuzlarımdan tutup beni geri kaldırmaya çalışıyor ama başımı basamağa yaslayıp uyukluyorum. İnatla kalkmıyorum. Tek isteğim sıcak bir yatak. Nihayetinde sabah mektebe gideceğim. Üsküdarlı lambanın altında beni bekler. Geç kalırsam beni bilmediğim sokaklara gezdirmeye götüremez. Hem halam da kızar uyuklarsam. Mektebe gitmemek, evde dip bucak temizlik yapmak demek.
"Rehiye?" Alaylı bir kıkırtının içinden adımı duyuyorum. "Ata binmek ister misin?"
Başımı kaldırıyor olmalıyım. Çünkü bu sese doğru, "Hem de çok isterim." diyorum.
Ayaklarım yerden kesiliyor. Bir gövdeye tutunuyorum. Belki bir rüyadayım, belki de uçuyorum. Çatı katının gıcır gıcır merdivenleri öterken birinin kucağında köşkün tepesine tırmanıyorum. Her yeni katta basamakları atlıyor, zıplıyor ve kollarında hoplatıyor. Beni son zıplatışında dönüyoruz, ayağının gerisiyle kapıyı iteliyor. Kulenin yanardöner ışıkları balkona sızmasa her yer gözlerimin ardı kadar karanlık. Sonra yine bir kapı açılıyor. Seviniyorum. Çünkü biliyorum ki yetişebileceğim artık sabaha. Mektebe gidecek ve Metin Kenter'i düşleyeceğim. Kızlarla sohbet edeceğim ve işittiğim tüm lakırdıları Nermin'e anlatacağım. Tüm bunları bir yatak bahşediyor bana.
Önce bacaklarımı bırakıyor, ancak ben boynundaki kollarımı çözmeden yüzümü omuzuna gömmüşüm. Hissettiğim tek şey nemli, terli sıcaklığı. Cılızlığımı dert etse de beni taşımaktan bitkin düşmüş. Ensesi soğuk soğuk terlemiş ve ben, boynundaki kollarımı çözersem onu ebediyen yitireceğimi biliyorum. Bir yere yarım yamalak uzanıyorum. O biraz havada, kollarımı çözmeye yelteniyor ve ben inatla onu hiç gidemeyeceği bir kuvvetle sarıyorum. Bedenimin gevşediğini, yatağa düşmeye meylettiğimi hisseder hissetmez irkiliyorum. Sarp kayalardan yuvarlanıyor, bırakmak istemediğim bu dala ısrarla tutunuyorum. "Olmaz, gitme..." diye sızlanıyorum çıplak boynuna sarılırken.
"R-Rehiye." diyor kesilen sesiyle. Onu öyle boğuyor olmalıyım ki dizini karyolanın yan tahtalarına çarpıp dengesini yitiriyor. Benim ona tutunduğum gibi o da kazayla belime tutunuyor fakat hemencecik çektiği elini daha aşağılarda bir yerde hissediyor, karıncalanıyorum. Bana ait olmayan ama sanki her ücrasını da karnımın, midemin içinde pek çok kere görmüş, sezmiş, tatmış olduğum bu el, kasıklarımdaki kapalı bir kapıyı aralar gibi içimi deliyor. "Rehiye bir dursana, Rehiye ama, hadi ben gidiyorum-"
"Nereye..."
"Odama."
"Ankara'ya değil..."
"Hayır." diyor. "Ankara'ya değil."
Kollarım gevşese de kenetlenmeyi hiç bırakmadığım için kendime gurur duyuyorum.
"Rehiye. Ayık hâlinle zor baş ediyorum, hadi, sopa yiyeceksin bak. Bir duvar öteye gidiyorum. Yat uyu-"
"Gitme..."
"Ne diyorsun?"
"Gitme." diyorum duyulur bir sesle. "Bugün hep gittin... Biraz da benim yanımda dur. Midem karışıyor. Hasta oldum herhalde."
Üsküdarlı benden nasıl kurtulacağını tasarlayan bir bıkkınlıkla duraksıyor. Bense ona asılmış, bu hatıranın dışına çıkmadan ama içinde de kaybolmadan bir şekilde olduğum yeri muhafaza etmeye çalışıyorum. Anın içinde kalırsam, onu yanıma prangalarım sanıyorum. Uyanmamam gerek.
Boynunda kenetlenen ellerimi bir kravattan kurtulur gibi çabuklukla çözüp beni yatağa deviriyor. Kalkıp da yeniden inat edecek gücümün olmadığını biliyor ve ben elimi yana vuruyorum. "Gel." diyorum. "Sonra git."
"Oldu başka?"
Cevap vermem gerekirken türlü âlemlere dalıyorum. Bu âlemlerden aceleyle geri dönüyor, döndüğümde de yanımda Üsküdarlı'yı buluyorum. Birlikte dizlerimizden aşağısı yataktan sarkar vaziyette sırt üstü uzanıyoruz. Ben pestili çıkmış bir kış meyvesinden halliceyim. Ağzım aralık, gözlerim yumulu ya da etraf çok karanlık diye bizi seçemiyorum. Sol elim bir yanda, ötekisi Üsküdarlı'nın gövdesine değiyor. Bana asırlar, ona ise saniyeler gelen bir müddet boyu tavana doğru aynı sessizliği pay ediyoruz. Ben uyukluyorum, o ayık. Ellerini salıvermiş düşünüyor olmalı. Nefesini tanıyorum. Uyurken dairesine girmişliğim çok yok, doğrusu uyuduğunu görmüşlüğüm de yok. Gerçi bu, o boşlukta düşünmek için inanılmaz derinlikli bir soru gibi geliyor bana. Onu hiç içli içli uyurken gördüm mü? Belki Dönence'de birkaç saat. Ancak Ankara'da neredeyse hiç-
"Küstün değil mi bana?" Herhalde gaipten geliyor sesim. Ruhumun, ağzımı kıpırdatacak denli bedenimde olmadığına eminim.
Cevap vermiyor ama bu bana duyduğu küslüğü tasdikler nitelikte bir sessizlik değil. Sadece cevap bulamıyor. Verse de, vermese de bir şey değişmeyeceğini düşünüyor. Çünkü kendimde değilim. Bana ara sıra söylediği gibi, uyku sersemiyim. Rüyaların sarhoşuyum.
"Geç oldu. Az daha durursam uyuyakalırım. Odama-"
Yanımdaki bedenine dönüp onu tek kolumla sarıyorum. Kalkamıyor. Başımı omuzuna, burnumu çenesine yaslıyor; kıvırdığım bacaklarımı ona iliştiriyorum. Gideceği varsa da gidemiyor. Zannediyor ki alındım, gücendim. O tatlı suratımın, masum maskemin ardında ona hislendim. Bir bilse. Bir bilsem. Hayallerimde ne eziyetler ediyorum ona. Onu gördüğüm tüm kuytulara, tenhalara, en karanlık odaların en karanlık köşelerine, bir sandığa, bir gömme dolaba sıkıştırıyor, sarılıyor ve kıstırıyorum. Sonra kimse görmesin ve kimse de benim onda gördüğümü idrak edemesin diye ufaltıyor bu kez de ceplerime, avuç içime saklıyor, bana mahsus kılıyorum. Sonsuza dek bu sıcaklığın, bu ağırlığın altında ezilip onu kıstırdığım köşede birlikte eriyip birlikte kaybolmak; ebediyen bu bedene yapışık yaşamak istiyorum.
"Ben seni çok seviyorum..."
Bu bir sual değil ama bir cevap alamıyorum. Hâlimi içerlemiş gibi başını geri yatırıyor, altımda kalan koluyla beni kavradığını ve hatta kendine azıcık yaklaştırıp terli sırtımı sıvazladığını hissediyorum. Bunu ne kadar sonra diyor anımsamıyorum ama "Rehiye." diyor yine. "Hadi, yat uyu."
"Sen beni sevmiyor musun?" Başımı kaldırıp kısık gözlerimi aralıyorum. Karanlığın içinden tavana bakan suratını, inip kalkan âdemelmasını görüyorum. Gözlerimi yeniden kısıyor, onu daha sıkı sarsam da büyük bir yenilgiyle yüzümü gerdanına koyuyorum. "Sevmiyorsun. Sevsen çekip gitmezdin."
"Seni eve ben getirdim. Nasıl çekip gidebilirim?"
"Niye seni göremedim o vakit?"
"Çünkü bana bakmadın."
Oysa hiç de alınmış, gücenmiş bir sesle sarf etmiyor bu söylediklerini. Bense onun acizliğine, ona bakmamış oluşumla kendini müdafaa etmesine seviniyorum. Ne yazık, diyorum. Demek bakmamışım sana.
"Beni alkışlandın mı?"
"Seni herkes alkışladı."
"Beni beğendin mi peki?" diye geveliyorum esnerken. Parmağımın ucuyla süveterinin üzerinde şekiller çizdiğimi hissediyorum. "Beni kimse sevmez. Ama herkes beğenir." Göğsündeki elimi indirip belini tutuyor ve etini avuçlarıma doldurarak kendime çekiyorum. Acıyla inleyip azarlıyor beni. "Beni sevmiyorsan bu beni beğendiğin manasına geliyor. Beni beğeniyorsun sen değil mi?"
Biraz sessizlik ve sonra onu köşeye kıstırmış olmamın asabiliğiyle, "Hatırlamıyorum Rehiye." diye söyleniyor.
Cevabın kırıcılığını da, anlamsızlığını da çözebilecek takatte değilim. Tek bir derdim var, o da tutunduğum dalı daha sıkı tutmak. Yerleşmek.
"Tarık..." diyorum. Bu kez ağır, aciz bir sesle.
"Efendim Rehiye?"
"Burada mısın? Yoksa yok musun?"
Duruyor. Canını yaktım diye cezalandırmak istiyor olmalı ki beni de aynı kabalıkla kendine çekiyor, "Buradayım." diyor ben sızlanırken. "Kendi kendine mi konuşuyorsun sence?"
Ne düşünüyorum bilmiyorum. Fakat gözlerimin pınarlarında genzimi dahi yakan acı yaşlar kabarıyor. Biraz zorla, biraz da rahatlamanın, onun varlığını Ankara'ya gitmeden evvel belleğimde muhafaza edebilmenin umuduyla fark edilemeyecek bir sesle ağlıyorum. Bana sesleniyor. Niçin ağladığımı, ağlanacak bir şey olmadığını söylüyor. Bense, "Tarık..." diyorum gene. "Ankara'ya... Gidecek misin?"
"Onu bilemiyorum. Yarın ola, hayrola."
Beline tutunuyorum. Gövdesini pençelercesine onu kendime çekmeye çalışıyor, elimi nereye soktuysam gömleğinin aralıklarından parmaklarımı sokuyor, bazen de süveterinin içinde katlanan kravatını okşuyorum. "Ama ben sana çok alıştım. Sensiz beni çok üzerler-"
"Rehiye, bunları konuştuk ama."
"Konuşmadık."
"O vakit konuşalım mı?"
"Konuşmayalım."
"E ne yapacağız öyleyse."
"Böyle duracağız." dedim onu bir kere daha sıkarak. "Sen burada duracaksın. Ben de burada."
Üsküdarlı güldü, çünkü karnındaki elim iki kere hopladı. Beni tekrar şefkatle sarstı. O ara gidip geldim mi, vakit geçti mi bilmiyorum ama köşkün alt katından bir şarkı sesi yükseldi. Sözleri seçilmeyen, bu hoş, uğultulu ezginin duygusuyla, "Sana sarılmak istiyorum." dedim.
"Zaten sarılıyorsun."
"Öyle değil." dedim. "Son kezmiş gibi."
Göğsü inip kalktı. "İyi." dedi. "Son kezmiş gibi."
Nasıl bir şekle büründüğümüzü kestirememekle birlikte hafif doğrulan boynuna sarılıyorum. Zamanın durması insana böyle hissettiriyor olmalı. Saçlarım yüzünü kaplıyor, ağzına girenleri üfleyerek çıkarıyor. O üfledikçe de nefesinin bir kısmını ıslak ensemde hissediyorum. Yüzüm boynuna düşmüş. Ne kadar da yakınım ona. Sevdiğin birinin koluna, beline sarılmakla eş bir yakınlık değil bu. Nefesimden huylanıyor ve ben de onun nefesinden huylanıyorum. Yüzünü benden uzaklara çekip sıyrılmaya çalışıyor fakat ben her kıpırtısında onu takip ediyorum.
"Rehiye. Çok sokulmasan mı-"
"Hep bu miskten sürüyorsun-"
"Terdir o. Sarılacak yanlış vakti buldun. Ben vakitlice-"
Sarılacak yanlış vakti bulmadım. Bir rüya bu ve bir yanlışı yapacak en doğru vakitteyim. Bu bedene bir daha tutunabilmemin imkânı yok. Merakımı hür bırakmanın da.
Onu tıpkı evvelki gece yaptığım gibi uğurlama gayesiyle bir kerecik daha öpmek istiyorum. İzin de aldığımı düşünüyorum ama belli ki söylemeyi unutmuşum. Yanaklarını da yakalayabiliyor değilim, bu sebepten boynunu öpüyor ve bunu fark ettiğimde de tıpkı onun gibi geri çekiliyorum. Fakat ondan uzaklaşmak canımı yakıyor. Gidecek ve bu onu son öpüşüm, son sarılışım ve son hissedişim mi olacak? Yüzümü tekrardan nemli boynuna gömüyor, onu tekrardan öpüyorum. Ağacın kabuğundan süzülen bir şurubu, penceredeki soğuk buğuyu, tatlının en şerbetli kısmını tadar gibi teninin tadına bakıyorum. "Rehiye!" Tek bir lokma, tek bir kaşık yetmiyor. Boynunu tutuyor ve bana yaratılmış bu boşluğa daha çok sokuluyorum. Onun saklıyorum, yüzümü gömüyor ve tuzlu tenini tadıyor, emiyorum.
"Rehiye! Bırak-"
Resmen boğuşuyoruz. Ona rağmen onu kovalıyorum. Hâlbuki hiç de kötü bir şey yapıyor değilim. Bunlar gerçek değil. Onu özleyeceğim diye kendime ne kadarını pay alabilirsem o kadarını almaya çalışıyorum. Fakat Üsküdarlı hiç sarf etmeyeceği bir kuvvetle beni fırlatıyor.
"Dokunma bana... Çek elini!"
Elimimi çekeyim, diyorum içimden. Ellerimi kullanmadım ki.
"Rehiye?" diyor kolaçan eder bir sesle. Bana kızmaz biliyorum. Bana değil, bunu bana yaptıran şeytanlara kızar o. Bana bilmediklerimi öğretmeyen halalara kızar. Benim günahım yok. "Uyuyor musun?"
Uyuduğumu ve onu işitemediğimi fark edince kapıyı çarpıp gidiyor. Odasında bir şeyleri devirirken küfrediyor ve bense rüyalardan rüyaya atlayıp onu kovalıyorum.
Kelimeleri seçilemeyen sesler yükselirken hayvani bir el beni uykumdan söküp aldı.
Gözlerimi güçbela araladığımda cam dibindeki iri yarı bir siluet kristal sürahideki tozlu, bayat suyu yüzüme bocaladı ve burnumdan nefes alamaz hâlde karyoladan sıçradım. Bir rüya olamayacak kadar berrak, sahici bir andı. Çatı dairesindeki konakladığım odada, saatin kaç olduğunu bilmediğim fakat öğlen olması muhtemel kapalı bir günde, karyolamın iki ucunda da birer kadın beni seyrediyordu. Nefesimi dizginleyince gözlerimi de ovalayabildim. Suyu döken mor sabahlıklı kadını tanıyordum. Yakın bir zamanda göz göze geldiğimizde fevkalade huzursuz olmuştum. Şimdi ise Ruşi Hanım kadınlardan biriyle pusuya yatmış, anlamsız bir hınçla uykumu istila ediyordu -ki öteki kadın, neye uğradığını şaşıran alık suratıma ağır bir tokat savurdu.
"Yüzüme bak!" Gövdemin üzerine asılmış, alacaklı gibi yakama yapışmıştı. Etimi sızlatan bu tokat beni yaşlara boğarken odanın kapalı kapısından yükselen kadın seslerini duyabiliyordum. Evet, kesinkes Ankara'da değildim şimdi. Bu tokadı da halamdan yememiştim. Ancak buna sevinmeli miyim, yoksa halam bana tokat atamayacak kadar müşkül bir vaziyette diye dizlerimi mi dövmeliyim?
"Ruşi! Aç şunu kapıyı!" diye çığırıyordu bazıları. Yumruklarıyla kapıyı deliyor, pirinç kulpu zorla çevirip içeriye girmeye çalışıyorlardı. Kim olduğunu seçebildiğim titrek bir kadın sesi ise, "Ah Kevser ah! Sen kışkırttın değil mi o kızı? Aç da bir bak bakayım sen benim suratıma! Açın şu kapıyı! Kâğıtta ne yazdığını nereden bilsin sabi!" diye diye tepemdeki bu iki zebaniyi olduğu yerden dize getirmeye gayret ediyordu.
Ben zannederim pek kendimde değildim. Hasta olmadığımı ve üşütmediğimi bildiğim gibi kafamın bazı köşelerinde, ensemde, bilhassa da gün ışığından kıstığım gözlerimin ardında tuhaf bir sızının büyüyüp küçülerek zonkladığını hissediyor, arada bir dikkatimi ve idrakimi yitiriyordum. Kim bilir bana neden, ne uğruna bağırıyorlardı. Bu tokadı hangi kabahatimden yemiştim acaba? Neden iki yabancıyla kapısı kapalı bir odada uyanmıştım? Ne için üstüm başım ıslak, bir kadının ellerinde hırpalanıyordum? Üsküdarlı neredeydi? Daha demin gazinoda değil miydim ben? Bir olayı kaçırmıştım. Muhakkak, ama muhakkak bir şeyleri hatırlamıyor olmalıydım.
"Söylesene kızım deli mi edeceksin beni! Ne bakıyorsun bön bön suratıma! Kıçını devirip uyumuş bir de utanmadan!" Ruşi Hanım farkında olmadan ışığın geldiği yöne geçince yüzüm bir nebze gölgede kaldı ve esas düşmanımı görebildim. İlk bakışta diğerleri nasıl görünüyorsa, o da aynen öyle görünüyordu. Dipleri koyu sarıya boyalı saçları, aktığı yerde kuruyup kalmış maskara tozları, iç kısımları silinmiş kenarları ise hâlâ bir parça kırmızı renkle çerçevelenmiş kıvrık dudakları ve uzun, ince, göründüğünden de kuvvetli olan bir kadının gazabına uğruyordum. "Ne yazıyordu o telgrafta... Söyle artık!"
"Telgraf mı?" diye kekeledim. Kadın ellerinden biriyle, gözlerimi ovaladığım parmaklarımı avuçlarında kıstırdı. Yetmedi boynuma abanıp beni yatağa gömerek nefesimi kesti. Yaşlı, siyah gözlerinin nedensiz bir hınçla dolduğunu o sersem hâlimle bile sezebilmiştim. Her ne nedenden bana çullanıyorsa nefesimi kesmekte, hatta canıma kast etmekte hakkı olduğunu düşündüğümden son nefesimle kadına bakıyor, alnımdan akan ter ve tozlu suyla bir nebze ağlıyor, bir ihtimal bu bakışlarımın onun yüreğine dokunup bir kabahatimin olmadığını ona söyleyebilmesini diliyordum.
Bu mağrur bakışlarım işe yaramış gibi boynumdaki elini gevşetti. "Cevap ver bana." dedi. "Tarık neden köşküme getirdi seni?"
Köşküme mi?
"Ruşi! Açın şunu ayol! Bir şey yapacak kızcağıza!"
"...Hangi hakla geldin de yerleştin odama?" Bir insanı pişman olacağı bu hâle ancak bir dert getirebilirdi. İdrak edemediğim lâkin alçalan sesinden, titreyen kelimelerinden kolaylıkla sezebildiğim, onu çıldırtan bir derde sahip olmalıydı. Gözlerinden akan bir damla siyah yaş yanağıma düşünce, ben bu meçhul derdin ürpertisini tüm yüreğimde hissetmiştim bile. Artık bana hesap sormuyor, yardım diliyordu. "Neden... Neden gitti? Nereye gitti? Hadi, söyle bana."
"K-im... Gitti-"
Boynumu tutup tekrar yastığa yapıştırdı. "Oğlum!" diye bağırınca kapıyı zorlayan tüm kalabalık sesini kesmişti. "Niye geldi niye gitti oğlum?" Sol elinin sırtıyla yaşlarını silerken beni öldürecek gücün de, merhamet edip hür bırakacak ferasetin de o avuçların içinde olduğunu biliyordum. Ne mutlu ki bu gözleri tanıdım. O siyah gözlerin yansımasını ezbere bildiğim gibi genzimi yaka yaka, gazabının ve şefkatinin hangisinde saklı olduğunu bilmediğim buz gibi avuçlarının içinde ufalıp ağladım.
"Tarık..." diye sordum sesim çıktığınca. "Gitti mi?"
"Biliyorsun." diye sayıkladı, sanki sarf ettiğim iki kelime sakladıklarımı ifşa etmiş gibi. Arada bir bağırıyor, yumuşuyor ve tekrardan boynumu sıkarak hiddetleniyordu. "Biliyorsun! Nereye gitti oğlum! O telgrafta ne yazıyordu ki? Ne yazıyordu da alıp başını gitti! Niye geldiniz evime!"
"Bırak sen şunu. Ödleğin teki zaten hepten dilini yutacak. Ben hallederim. Git de sana bir-"
Gözlerimiz birbirinden ayrılmıyordu. "Çık odadan." dedi ona hâlen bana bakarken.
Ruşi Hanım ise bu karşılığı beklemiyormuşçasına kıpırtısız kaldı. "Nergis."
"Çık dedim!" Ellerinde erimiş, omuzlarıma yığdığı kabahatlerin ağırlığından yok olmuştum. "Benim oğlum, benim derdim. Gidin başımdan!"
Ruşi Hanım pencerenin önünden ne hâlin varsa gör dercesine bir tavırla patır kütür ayrıldı. "İşin bitince ses et." diye ekledi çıkmadan. "Valizlerini toplamışlar zaten. Kızı Zeycanlara gönderirsin. Orada kalır, Tarık da burada kaldı bilir-"
"Çık dedim Kevser! Çık!"
Ruşi Hanım'ın kapıyı kapattığından ve dairede biriken kalabalığı def ettiğinden emin olduğunda Nergis Hanım beni serbest bıraktı. İki kere dolu dolu öksürüp hem boğazımı temizledim, hem de ciğerlerimi yıpratana dek ağladım. Bana kendime gelmem ve soracağı suallere aklı başında, işe yarar cevaplar verebilmem için bir mühlet bahşettiğini hissettim. Çünkü baş başa kaldığımız gibi az evvelki yırtıcı tavırlarını bir kenara bırakmış, ufacık odasının içinde karyola ve gardırop arasında sakince volta atmaya başlamıştı.
"Sana son kez soruyorum." dedi dakikalar sonra bedenini bana çevirirken. Kuşaklı, siyah, saten bir sabahlık giyiyordu. İçindeki ince, askılı siyah elbisenin dantel işlemelerindeki güller göğüs uçlarını kamufle etmişti. "Tarık'ın nereye gittiğini biliyor musun?"
Şimdi ne Necip gibi onu oyalayabilirdim, ne de Musti gibi biri onu tepemden alabilirdi. Halam gibi deviremezdim. Ankara gibi ondan kaçamazdım.
Aynı anda onu incelerken, "Yemin ederim ki ben bir şey bilmiyorum." diye girdim söze. "Gittiğini bile sizden duydum. Düşünmem için vakit verin lütfen, şimdi istesem de hatırlayamıyorum..."
Başım zonkladıkça evvelki gün baştan sona gözlerimin önünden akıp geçti. Hatırladıklarım uykumu açmış, olabilecekleri kavrayabilmem için bana ipucu vermişti. Gazinodan öncesini anımsıyordum. Açtığım çarşaf böreğini, dalgalarla dövüşen ahşap iskeleyi, Salacak'ın yokuşlarını inerken ettiğimiz sohbetleri, Müjgân Hanım'ın yüzüne bulaştırdığım maskarayı, Kardelen Gazinosu'nu, kör Hilmi Bey'i ve sahnede şarkı söylediğimi. Bu ayrıntıların üzerine düştükçe de daha başka, daha önce yaşanan şeyleri anımsıyordum. Üsküdarlı sabahleyin sanki Ankara'ya telgraf çektiğinden, Aydan'ın ona bir emanet getireceğinden bahsetmişti. Zannederim halamın vaziyetiyle alakalı bir telgrafı bekliyor olmalıydık. İyi hoş ama ben böyle bir şeyi bu kadına nasıl izah edebilirdim? Kimseleri sokmadığı köşküne, muhtemelen halasına feci zarar vermiş bir kızı nasıl barındırabilirdi?
"Niye öyle baktın?" Elini çenesinden indirip bana yürüdü. Tekrar boynuma yapışacak diye geri geri emekledim. "Ne yazdığını biliyor musun? Kimden telgraf bekliyordu?" Bir sonraki adımımı ve kelimelerimi hesap etmek için aptala yatıp sessiz kaldım. O ise sesli bir nefes aldı ve vaziyeti hayli saldırgan, hesap sorar bir dille bana izah etti.
Sabahleyin kahvaltıda karşılaşmışlar. Nergis Hanım her nereden geldiyse belli ki günlerdir orada kalıyormuş. Tarık'ın yedi yılın ardından köşke geri döndüğünü bilmiyormuş bile, bilse daha ilk gün koşa koşa gelirmiş. En son on dört yaşındayken gördüğü biricik oğlunun, annesine hiç sarılmaması ve varlığını kasten yok saymasının üstüne yanında bir kızı getirdiği bahsi Nergis Hanım'ı çileden çıkartmış ancak onu görünce öyle nutku tutulmuş, içi o kadar kıyılmış ki kenara çekip hesap dahi soramamış. Sadece oturmuş ve gözlerinin yaşarmasına mani olamadan oğlunun kibirli suratını seyretmiş.
Derken kadınlardan sigaraya çıkan biri, bir telgraf teslim almış. Telgraf Tarık'ın adına gelmiş. Kimden ve nereden olduğunu söylemeden ayaklanıp telgrafı okumuş. Okuduğu gibi bir hâller gelmiş Tarık'a. Ağzını açmadan yerine geri oturmuş, kadınlar onu konuşturmaya çabalarken çaktırmadan telgrafı buruşturup cebine atmış da annesi görmüş. Önce bu hâlini garipsememişler. Herhalde annesine nazlanıyor diye düşünürlerken Tarık'ın hışımla mutfaktan fırlaması bir olmuş. Peşinden Nergis Hanım, oğlunu çeşmede için için kusarken bulmuş. Münakaşa etmişler, Tarık ağzını açmamış ve pılını pırtını kuşanıp çekip gitmiş. Ve sonra ben uyandırılmışım.
"Şimdi öyle karşıma geçip saf saf bakamazsın bana. Söyle dediysem söyleyeceksin. Geldiğin gibi kapının önüne koymasını da bilirim seni. Duydun mu? Karakış demem sokakta çürürsün. Söyle. Seni getirdiyse sebebi de sensindir. Ne uğruna geldiniz İstanbul'a? Ne diye geldiniz de oğlum alıp başını gitti-"
Üsküdarlı'nın sahiden Ankara'ya dönmüş olabileceği ihtimalini ilk kez o anda tüm ciddiyetimle düşünüp kabul etmiştim. Bu hakikat tıpkı ensemde zonklayan acı gibi başımın başka köşelerine yayılıyordu. Ve acıya odaklandıkça da tökezleyen bir insan misali dengemi yitiyor, hakikatin daha sevimli olabilecek yanlarını arıyordum. "Ankara..."
Ne söylediğimi anlayamayacağı kadar kısık bir sesle konuşmuştum. "Ankara mı?"
"Ankara'ya gitmiş olmalı." Islanan kısımları koyulmuş, gülkurusu kışlık nevresimin dikişlerini seyrederken Tarık'ın nerede olduğunu düşünüyordum. "Başka yere gidemez-"
"Tamam da neden!" Göreceğini bile bile artık gözlerimden koca bir yaşın akmasına müsaade etmiştim. "Kızım söylesene! Oğlum neden bir telgrafla Ankara'ya gitti diyorum sana! Suratıma bak!"
Mahcubiyetim onu tatmin etmemişti, fakat ağlıyor olmama şaşırır bir hâle büründü. Belli ki beni de kendi kişiliğinde, oğlunun koluna taktığı, haşin, sinsi bir kara kediye benzetmiş, yakama yapışma hakkını bulmuştu kendinde. Oysa şimdi karşısında ağlayan, aciz bir kız çocuğu vardı. Kapısına bırakılmış kundaktaki bir bebekten farksızdım. Benimle ne yapacağını bilmiyor, beni esasen tanımıyordu.
"Benim yüzümden..." diye kustum içimi. "Buraya gelmesine de ben sebep oldum, gitmesine de! Ben olmasam her şey daha kolay olurdu... Gelmeyeceğini bile bile ben ısrar ettim! Ankara'yı bırakamam dedi, dinlemedim. İşim var, burada olmadığımı anlarlar dedi de dinlemedim! Benimle gel dedim... Bana o kadar itimat etmişti ki Nergis Hanım! Bense onun itimadının karşısında resmen iş bilmezlik yaptım. Evinde oyalandım. Kapıdan değil, pencereden çık dediğini unuttum! Sonra da-"
Havaya kaldırdığı eli beni susturdu. Dediklerimi yumulu gözleriyle sindirip, "Ne anlatıyorsun be sen?" diye tısladı. "Kimsin? Oğlumu nereden tanıdın? Ne evi, ne penceresi? Tarık neden kışlada değil!"
Yüzüne dosdoğru bir tek o an bakabildim. "Nergis Hanım..." dedim soru sorar, çaresiz bir sesle. Dizlerimin üstünde emekleyip yaklaşabildiğim kadar yaklaştım ona. "Beni tanımıyor musunuz?" Buruşuk yüzüyle beni elbette tanımadığını ima eden, candanlıktan uzak bir bakış attı. "Rehiye ben... Ben de sizi tanımıyorum, lâkin biliyorum. Bilmesem rahat rahat köşkünüze kurulur muyum?"
"Rehiye mi?"
Kafamı salladım. "Ağabeyiniz benim eniştem olur. Yengenizin yeğeniyim ben. Hiç görmediniz, işitmediniz mi beni? Gerçi nasıl bileceksiniz... Ankara'ya geldiğinizi bile hiç görmedim."
Nergis Hanım geri adım atmış değildi fakat hatıralarının arasından beni ararcasına duraksadı. Beni bir an olsun hatırında tarttı diye kendimi neredeyse talihli bile hissettim. Kıpırdayan gözleri hangi günleri seyrediyordu acaba? O günlerde ben var mıydım ki? "Sen Gülru'nun yeğeni misin? Şu anası firar eden." derken bağırmıyordu. Gözlerindeki öfkeyi nihayet aramızdan def ettim sanıp da ne sevindim. Başımı terbiyeli bir hayvan gibi sallayıp gözlerimi kırpıştırdım. "Ben o kızı dilsiz diye duydum. Ne malum yalan söylemediğin bana?"
"Hayır, dilsiz değilim." dedim. "Annem doğduğum gece memelerini kesip canına kıymış. Firar etmedi ki."
Durup biraz daha düşündü. "Tarık neden senin yüzünden geri gitsin ki?"
Söyle, diye iteledim kendimi. Battı balık yan gider. Daha kötü ne olabilir ki?
"Kaçtım çünkü ben. Halam beni yakaladı. İtişirken de onu yere düşürdüm sokakta. Kafasını çarptı yere."
"Ne!"
"Nergis Hanım..." diyerek ona sığınmak için yatağın ucuna kadar emekledim. "Ben böyle olsun ister miydim! Ne olursunuz bakmayın öyle! Ne olur! Dilerseniz kapının önüne koyun, ama lütfen bir dinleyin!"
Bu meseleyi deştiğine de, daha evvel deşmediğine de pişman olmuştu. Sessizliğini kendimi ifade edebilmek için fırsat belledim.
"Nergis Hanım, tek gayem İstanbul'a gitmekti... İstanbul'a! Biraz deniz, biraz insan görmekti. Arkadaşım gibi evimde çürümeye, canıma kast etmeye yüreğim el vermedi. Evlenecektim ben! Halam bana bir kısmet buldu, kabul ettim. Ama sırf İzmirli diye. Arkadaşımı İzmir'e gömdüler. Onun yanında eskisi gibi saadet içinde olur, halamdan uzak olurum diye ümit ettim. Çok şükür ki yüreğim daraldı da gözlerim aydınlandı. Böyle bir hayatı kendime yaşatmaya gönlüm el vermedi. Nergis Hanım... Ne olursunuz anlayın beni. Dile dökemiyorum, vicdanım sızlıyor çünkü. Ben sadece diğer kızlar gibi yaşamak istedim. Bir kere olsun kendim için bir şey yapabilmek istedim. Bir kerecik Nergis Hanım! Bir kerecik güzel bir yaşamım olsun istedim! Güzellikle rica ettim, olmadı. Oğlunuza sığındım, olmadı. Uzak dur ondan, delikanlı o, bekâr o! Yanına yanaşma, el âlem ne der, sana neler neler yapar dediler-"
"Kim dedi?"
"Hepsi... Halam, eniştem, komşular, kızlar..." Baktım anlattıkça içim ferahlıyor, dahasını da anlattım. "Oğlunuz gelmeden evvel beni tembihlemişti, fakat ben artık sırrını saklayabileceğimi sanmıyorum. Ben ona dedim. Sır tutamam, dedim! Tarık yalan söylüyor! Ben istedim ki yalnız firar etmeyeyim. Birlikte ses seda etmeden İstanbul'a kaçalım. O size kavuşsun bense yaş günümü burada, İstanbul'da geçireyim. Benimle birlikte o da kurtulsun o evden! Asker falan değil ki o! Postacı! Bazen de Mehmet Amca'nın gazete bayiinde kuryelik yapıyor! Eniştem onu mektebe yazdırmadı, bense kaçtığımız sabah halam beni döverken onu itip düşürdüm. Şimdi de benim yüzümden..." Ellerimle yüzümü kapadım. Haddinden fazla şey paylaşınca da bu kez yaşananları hatırlamanın yükünü ben taşıyamadım. "Benim yüzümden Ankara'da... Benim ardımı toplamak için! Halamın ölüp ölmediğini öğrenmek için!"
Nergis Hanım zayıf düşen bedenini tuvalet aynasındaki ufak tabureye bıraktı. "Tarık... Okumuyor mu?" diye sorarken sanki çok başka bir meseleye hüzünlenmiş gibi dalgın bir hâli vardı.
Gözyaşlarımın içinden başımı salladım. "Okumuyor."
"Okumuyor mu?" Bir elini karyolanın başlığına koydu. "Ama abim onu okutmak için benden aldı?"
𖣂
Onu gördüğüm ilk anda bu kadının tüm benliğimi değiştireceğini biliyordum. Nergis Hanım, benim kıblemi değiştirmişti.
Ben ki aşkın tek manasının karı-koca olmaktan geçtiğini sanır, bir insanın bir insana duyabileceği türlü hisleri yabancılık ve cehaletle karşılardım. Bana göre iki insan şayet akraba değillerse ya dost, ya düşman, ya da âşık olabilirlerdi. Bunu bana o gün sorsanız yeni tanıştığım bu histe garip ya da adına şaibeli diyebileceğimiz tek yanın, hiddeti bu kadar kavurucu birinden herhangi bir huzursuzluk duymamam olabileceğini söyleyebilirdim. Fakat tanıştığımız günü sık sık düşündüğüm olur, bendeki manasını irdelerken tebessüm ettiğimi fark ederim. Onu hangi kılıfa koymuştum acaba? Onda neyi aramış da neyi bulmuştum? Ona neden kızmamıştım? Ondan neden korkmamıştım? Tıpkı hiç unutmayacağınızı sandığınız ve düşünmekten kazayla iki farklı ama bir noktada da benzer manalara böldüğünüz bir anı hatıralarınızda tararken, "Acaba böyle mi yaşanmıştı? Yoksa şöyle miydi?" diye sorarcasına bazen sayamayacağım kere Nergis Hanım'ı düşündüğüm olur. Sonra duraksar ve ona duyduğum o şaibeli hissin olsa olsa bambaşka bir aşk olabileceğinde karar kılarım.
Bu bambaşka, masum aşkın kaynağını keşfedebilecek akla ve iradeye o zamanlarda sahip değildim.
Karşımda yalnız güzel, zarif, hırçın ve hiçbir yönden ben olmayan tarifsiz bir kadın vardı ve elbette ki ona tuhaf bakışlar atmam, bir ihtimal her ayrıntısını kurcalamayı kendime hak görmem tabiydi. Belki de Üsküdarlı'nın etrafımda dört dönen varlığı beni öylesine bağımlı, öylesine muhtaç bir kimseye dönüştürmüştü ki onda bulduğum parıltının, şefkatin, aynı zamanda da bir erkeğin yitirdiğim tüm aile fertlerime yetebileceğini düşünme sebebimin dahasına erişebilmem için yaratılmış; adı, adresi benden sakınılmış bir sırrın gizemli bir tapınağı varmış da bu tapınaktaki saklı kaynak onu da var eden ve yine bir o kadar esrarlı bir mağaranın derinliklerinde onu keşfedeceğim, dahasına uzanıp tüketeceğim ve kazayla bir şeyleri mahvedersem de sonsuza dek o yoğun, sarhoş edici ağırlığına karışıp yok olacağım anı sabırsızlıkla bekliyormuş gibi Nergis Hanım'ı, bir kadını ulaşılmaz bir mabet bellemiş, ilahlaştırmış ve ona izahı edilemez biçimde hayran olmuştum.
Ona baktığımda, sanki böylesi bir meziyete yetebilecekmiş gibi, bir annenin ötesini görebildiğimi fark ediyordum. Onda muhakkak ki bende de olan lâkin mutlak surette sakladığı ve sakladığı yerden taşan parçalarını göremediği, bunu da yalnız benim sezinleyebildiğim yaşam dolu bir parçası olduğuna inanıyordum. Daha o gün bile biliyordum ki bu kadın benim olmak, dönüşmek istediğim kadının bir emsaliydi lâkin en fenası, olmak istemediklerimi de görebiliyordum onda. Görünürde o da herkes gibiydi. Kalabalıklara benzeyen olağan bir suratı, giyimi, tahammülsüz tavırları, erişilmez küstah bir havası vardı ve bundan irkilmem bir yana, bu dokunulmaz ketumluğundan da son derece haz alıyordum. Köşkün içerisinde onu birinden ayırt edebilmek güçtü. Saçları, boyu, posu, endamı köşkün pek çok kiracısına benzer nitelikte aynıydı. Fakat farklı da bir şey vardı. Bakışlarının okunabilirliğinden mi, hırçınlığından ya da ulaşılmazlığından mı bilinmez, onda ders niteliğinde merakımı cezbeden ve arlanmaksızın peşinde gezmek istememe sebebiyet veren bir şeyler görüyordum.
Nergis Hanım'la saatlerce çatı dairesindeki o odada Ankara'daki hatıralarımla baş başa kaldık. Sorduğu kısa sualleri saymazsam odada bir tek ben konuştum. Ailemin ölümünden sonra Ankara'ya nasıl getirildiğimi, halamın sütannelik yaptıktan sonra beni nasıl başından savamadığını, on yaşıma kadarki bedbaht çocukluğumu ve oğlu Tarık'ın hayatıma girişiyle birlikte nasıl ondan kuvvet bulduğumu anlattım. Birlikte yaşadığımız, hâlâ daha bir nebze taze olan hatıralarımızı, akrabalarımızla olan sessiz, fırtınalı savaşımızı; en yakın dostum Nermin'in hazin intiharını, Bilal Abi'yle evlenmenin bana iyi geleceğini düşünmemi, onun peşinden halama olan direnişimi ve çileden çıkıp onlara nasıl isyan ettiğimi anlattım. Kenterlerden ve balodan, aşkımın ona ahmakça bir heves olarak gelmesi sebebiyle söz etmedim. Metin Kenter'e duyduğum aşk, Ankara'daki eziyet dolu yaşamımın ağırlığını azaltabilir, ciddiyetini bozabilirdi. Hâliyle İstanbul'a gelişimin keyfi bir balodansa, Ankara'dan kaçma zaruriyetim olarak bilinmesi bana daha münasip ve tesirli geldi. Hele de evlilik bahsi açılınca Nergis Hanım için ister istemez korunulası, saklanılası bir emanet hâline geldim. Böylelikle harareti soğudu ve oğlunun beni buraya getirme cesaretini, her ne kadar sebebini yeterli bulmasa da, haklı buldu.
Sokağa bakan iki pencere arasındaki oval tuvalet aynasına geçmişti; leylek bacaklarını sallayarak gözlerini azar azar kırpıp kendi yansımasına daldı. Ne gördü o yansımada? Kendi gözlerine bakarken neyin hesabını sordu kendine?
"Öyle işte Nergis Hanım. Uzun lafın kısası odanıza serilmek, sizi yerinizden etmek gibi bir gayem katiyen yoktu. Buraya geleceğimi bile bilmiyordum ben!" dediğimde karyolanın ayakucundaki tozpembe kilime çömelmiş, valizimin içindeki kıyafetlerimden birini tutuyordum. Nergis Hanım bu esnada işittiklerinin onda yarattığı ağırlığı çok da terk etmek istemeyen ama evine getirilen bu yabancı kıza da düşman kesilmeyi kendine yakıştırmayan erdemli bir olgunlukla bana doğru şöyle bir yönelmişti. Bir dirseği masanın ucunda, diğeri ise iskemlesinin tepesindeydi ve son derece dalgın, bir o kadar da çaktırmamaya çalıştığı meraklı gözlerle beni süzüyor, beni tanımaya çalışıyordu. "Bu atletler Tarık'ın, aa kenarına ne olmuş bunun, bunlar benim, bunlar da Nermin'in eşyaları. Ne zaman birini yitirsem içimde ona ait bir tapınak inşa ederim. Mürebbiyesi Suzi Hanım vermişti, sağ olsun. Şimdi de Fransa'ya döndü, Meral Hanım da-"
"Nermin." Dalgın gözlerini valizimin diğer kanadındaki kitaplara indirdikten sonra bana baktı. Onunla bakışmanın heyecanını taşıyamadım. Yüzümü eşyalarıma gömüp yersiz bir oyalanma dürtüsüyle ondan saklandım. "Vefat eden arkadaşındı değil mi? Katolik olan?" Kafamı salladım. "Ne bereketli isimmiş. Bu mahallede bile sadece üç tane Nermin var. Benim de Nermin diye bir ahbabım vardı, Maltepe'de yaşıyorduk o vakitler. Ne oldu o kıza kim bilir."
Ona sakladığım, Nermin'e ait diğer eşyaları gösterdim. Kıpırdarken göğüslerimin arasında bir soğukluk yükselince bunca zamandır kolyesinin boynumda olduğunu anımsadım. "Aa bakın, bu da Nermin'indi." Gümüş kolyenin ucundaki kadın figürünü okşayıp iç geçirdim. Gözlerimin önüne çok sebepsiz ve yersiz bir anda Bilal Abi'nin suratı geldi ve isteme gecesinden kaçtığım için ne hissettiğini düşündüm. "Meryem Ana'yı çok severdi Nermin'in. Mürebbiyesi Suzi Hanım onun bizi koruduğuna inanırdı."
Bana birden, yerinden kalkmadan, gül işlemeli sağ terliğinin ucuyla gardırop ile boydan boya tülle kaplı pencerenin aralığındaki bir yeri işaret etti. Neyi gösterdiğini oturduğum yerden göremiyordum. Yumruklarımın üzerinde emekledim. Tülü kendine doğru çekerek boşluğu aydınlattı. Kucağında kundağına sarılı bir bebek taşıyan, neredeyse boyumun yarısına denk gelen bir Meryem Ana heykeli görünce çok şaşırdım. "Oğlan doğurunca eskiden çalıştığım antikacının sahibi vermişti. O da beni koruyacağına inanıyordu herhalde, ama bence benimle latife geçti diye düşünüyorum." Anlamamı bekliyormuşçasına yüzüme döndü. Çok mühim bir detay değilmiş gibi, "Hüviyetimdeki adım Meryem'di de." dedi.
Doğrusu bu idrak beni hemen bulmamıştı ama düşününce, rüyamda gördüğüm o ev sahibesinin de isminin Meryem gibi bir şey olduğunu anımsadım. Bir noktaya dalıp uzun uzadıya düşündüm ve emin oldum. Kesinlikle o kadının adı da Meryem'di. Hem öyle olmasa bile ben niçin bu evi rüyamda görmüştüm ki? Belki de korktuğum, sakındığım tüm bu dehşetli kâbuslar aslında iyi bir şeye, kime ve neye sığınmam gerektiğini bana gösterecek, iyiye yorulacak pusula niteliğindeki rüyalar olabilirdi.
"Sizi rüyamda gördüm. Yemin ederim. Bundan epey önce, aylar aylar evvel ama. Köprüden atlarken beni tuttunuz, evinize davet ettiniz. Ben burada, sizin odanızda öldüm. Ya da çoktan öldüğümü bu odada öğrendim, orasını kesin hatırlamıyorum." demek istediysem de ondan hâlâ bir parça utandığımdan bunu itiraf edemedim ve bu içimi yedi.
Bana üstünkörü ismini sevmediğinden değiştirdiğini, buradaki herkesin hüviyetlerindeki ismi ile kullandığı isminin farklı olduğunu söyledi. Buna bir karşılık verememiştim, o an hâlâ daha rüyamın ayrıntılarını kurcalıyor ve Nergis Hanım'la o kadının arasındaki benzerlikleri yakalamakla oyalanıyordum ki bana, "Peki sen inanıyor musun arkadaşın gibi?" diye bir soru sordu. Uzun sohbetimizin ardından bu eksik sorusunu anlayamadım. Bunu fark ettiğinden, "Meryem Ana'nın seni koruyacağına inanıyor musun?" diye daha duyulur bir sesle tekrarladı. Bunun inancımı sorgulayan bir sual olmadığını, benden yana başka bir şeyi öğrenmek istediğini sesindeki ılık, muzip tondan anlamıştım.
Nergis Hanım heykele bakıyordu ve soramadığım sualimin denginde başka bir şey deme zaruriyeti hissettiğimden, "Hayır." dedim. Karşımda oturan zarif varlığı artık benim için çok başka bir ehemmiyet teşkil ediyordu. "Beni sizden başka bir Meryem kurtaramaz artık."
Cansız gözleri beni yakaladı. Yüzümü, oturuşumu, bu yanıtın ardından gövdemin aldığı duruşu öylesine büyük bir titizlikle izledi ki zaten toplanmış valizimle oyalanmaya, buradan kovulduktan sonraki yaşayacağım yeni yuvama şimdiden hazırlanmaya karar verdim. Ancak Nergis Hanım henüz bana söyleyemediği bir kararı çoktan vermişti. "Palton var mı senin?" diye sordu bana kaba mı kaba bir sesle.
Ben de, "Evet. Var efendim." dedim.
"Giy de sahile inelim o zaman."
Böylelikle Nergis Hanım'ın gazabından, yine Nergis Hanım sayesinde kurtuldum.
Onun tabiatının niteliklerini; inceliklerini ve hoyratlıklarını, geçirdiğimiz birkaç saatte keşfedebilmem elbette ki kabil değildi. Nergis Hanım'ın esasında nasıl bir kimse oluşunu, ben de o köşkte geçirdiğim müddet zarfında çözebildim. Lâkin o gün bile, onda hissettiğim şeyler hususunda hiç de yanılmış değilim. Tavırları, askere gidecek oğlu olan bir anne gibi değildi. Hislerimde yanılmamıştım. Bir yanı büyümeyi bırakmıştı muhakkak, ama katiyen kendini salan çocukça bir yanı yoktu. Başına buyruk, hoyrat, sivri dilliydi. Duygularını yansıtmayı ya beceremiyordu, ya da tercihi değildi. Öfkesinin ateşi, beyaz suratını kuru bir çöl vadisi gibi kavuruyordu. Kaşları çatıktı, ancak kızıyormuş gibi değil. Sanki her şeye ve herkese gardını almışçasına, tetikteydi.
Onunla alakalı her şeyi bilmek istiyordum. Sormak istediklerimi aklımda tutamıyor, her yeni sual bir öncekini eskitiyordu. O güne kadar beni esas şaşırtan meselelerden biri de Ankara'daki köşkte Nergis Hanım'ın bahsini açıkça hiç mi hiç işitmemiş oluşumdu. Onu ne Meryem ismiyle, ne de kendine seçtiği Nergis ismiyle işitmiştim. Hâlbuki kendisi Üsküdarlı'nın annesi olmaktan da öte, eniştemin kız kardeşi ve de kuzenlerimin tek halasıydı. Varlığıyla bu kadar yakından tanıştığım birinin, ailesinde varla yok arası bir mahlûkat olarak anılması kimi zaman bana da garip gelmiştir. Kimi vakitlerde onun insanüstü bir gizeme sahip olduğunu düşünür, bu sebepten merakımdan çatlardım çünkü Rahmi eniştem, bir kız kardeşi yokmuşçasına yaşardı. Kalfalar ise bahsini etmekten hayâ eder, Üsküdarlı'nın incinmemesi için annesinden hep iyilikle bahsedilirdi. Peşinden kendimi korumam, edepli ve ahlaklı olup evlendiğim gün gelince de beyimin sözünden çıkmamam için sıkı sıkı tembihlenirdim.
Öğrendim ki bir dansözmüş Nergis Hanım. Ailesinin yüreğine indirdiği türlü meseleler yetmezmiş gibi, hemen hemen benim yaşlarımdayken de gayrimeşru bir ilişkiyle Tarık'a hamile kalmış.
O zamanlarda hayata ve bilhassa da kadınlara olan bakışım dar ve erkekçeydi. On yedi sene halam ve eniştem gibi (insanları günahlarının azlığı, çokluğu ve hiçliğiyle tasnif eden) ebeveynlerle büyüdüğümden, bu gibi ahlaki değerlerin dışında kalan yaşamlara kolaylıkla sarılamıyor, bağrıma basamıyordum. İstemeden de olsa biri kirli yanlarını ifşa edince, ondan kaçmak ve kendi günahsız dünyama sarınıp, "Büyüklerimin sözünü dinleyip de ne iyi etmişim. En doğrusu benim yaptığımmış." diyerek kendimle gurur duymak istiyordum. Arsız olan yanımsa böyle anlarda baş gösteriyor, onlara karışmak için can atıyor ve ben bunu kendime yediremiyordum. Karnıma günah dolu korkunç bir sızı saplandı. Nergis Hanım pekâlâ lakırdılar arasında işittiğim o biçim kadınlardan olabilirdi, lâkin Üsküdarlı böyle bir zehrin meyvesi olmayı hak etmiş miydi?
Eniştemin niçin yeğenini sevmediğini şimdi anlıyor, cahilce bir dürtüyle hak da veriyordum. Üsküdarlı ihtimal ki, enişteme unutamadığı bir günahı hatırlatıyordu. Kız kardeşinin işlediği ve ailesinin temiz geçmişinden ayıklayamadığı, kurtulamadığı, uğursuz bir günah.
"Senin yaşlarında falandım ben de. Daha bile küçük olabilirim hatta." demişti Nergis Hanım. Bir şeyleri eksik ifade etmiş gibi kısa bir süre ifademi süzüp önüne geri döndü. "Tarık doğduğunda yani."
Aile gazinosunu bana gösterirken gazinonun arka arazisinden ağaçlık, çırpı bir yola daldık. Kış aylarında kumsal kapalıydı, köşkün önündeki sokak lambasının ve cılız ağacın solundan yosunlu dar merdivenlerde tek sıra hâlinde plaja sızdık. Yakalanacağız diye çok korktum, ama belli ki buraya gizlice girmek onun için alelade bir şeydi. Üzeri muşambalarla örtülü, isminin şezlong olduğunu öğrendiğim, iki uzun iskemleye oturduk. Birbirimize bakmadan, buz kesmiş denizin göğsünde yan yan giden şehir hatları vapurlarını ve sol yanımızda tüm heybetiyle midemi gıdıklayan kuleyi seyredip keskin havayı ciğerlerimize çektik.
Bunu hissetmeye zannederim o anda başladım; yakından bir görünce Kız Kulesi'nden her nedense çok korktuğumu, midemde yabancı bir ağırlık hissettiğimi fark ettim. Nergis Hanım da tüm konuşmamız boyunca tam yedi sigara içti.
"Tarık bana anlatmıyor." dedim. "Geldiğimden beri herkesi tek tek soruyorum. Yaşamını sual ediyorum ama bir bahaneyle uçup kayboluyor." İlk sigarayı dudaklarına yerleştirdi ve avucundaki kibrit kutusuyla tek seferde ateşini harladı. "Siz anlatırsınız ama değil mi?" Ellerimi dizlerimin arasında sıkıştırıp mahzun gözlerle ona baktım. "Çok yazık bana..."
İşe yaramadı ancak gözlerini, hiçbir duyguya bulandırmadan benimkilere değirdi. Ne de çok benziyorlardı. İnsana yönelttikleri bin bir mana yüklü bakışları, kelimelerindeki hissizlikleri, konuşma esnasında duraksamaları, bir bilge gibi ağır aksak hareketleri... Kaşlarının arasındaki kırışıklıklar bile aynı biçimde derinleşmişti. Kambur bir duruşu vardı onun da. Çünkü boyu çok ama çok uzundu, neredeyse Tarık kadardı. Eniştem bile ondan daha kısaydı muhakkak. "Köşkte herkes birbirinin yaşamını bilir, yeni biri gelirse de onunkini de öğrenmek için can atarlar. Ben öğrenmem gerekenleri öğrenmek için seni yanıma aldım, kapıyı dinledikleri için. Yoksa dertleşmek âdetim değildir. Yanlış insana tesadüf ettin." Anlatacaklarını eliyormuş gibi mantığının süzgecinden geçiriyordu aslında. Beni sevdiğini ve seveceğini daha o gün anlamıştım. Farkında değildi ama oraya benimle dertleşmek için gelmişti. Gelin görün ki bir türlü kendini ikna edemedi. "Tarık'ın doğumu benim unutmak istediğim türden bir anı. Bu sebepten aklımın bir köşesine sakladım, orada duruyor. İrdelemiyorum pek."
"Benim de böyle irdelemediğim bir sürü yaşanmışlığım vardır." derken es verip ona baka baka yalandan iç çektim. "Ne de çok benziyoruz..."
Bana katılmıyordu. "Benziyor muyuz?"
"Ben de dertleşmeyi sevmem." dedim. "Aslında bakarsanız, Tarık bana hep çok hisli bir kimse olduğumdan söz eder. Ama ben de tıpkı onun gibi derdimi içimde, kimseye bulaştırmadan yaşamayı tercih ederim. Acı çekip odama kapanmaktansa, unutan bir gamsız olmayı yeğlediğim olur. Bu nedenden olmalı ki halam bana hep nankör der. Hâlbuki ne yaşadığımı ben kendime bile söyleyemem."
Nergis Hanım'ın bana baktığını biliyordum. Bu büyük büyük lafları ve ürkmeyen yılışık tavırları bilhassa ilgisini cezbetmek için abartıyla sergiliyordum. Daha yaşam öyküsünü anlatma sırası ona gelmemişti ve ben şimdiden, hiçbir şey bilmiyor oluşuma rağmen ona korkunç bir merak besliyordum. Bende bir şeyler görmeliydi. Bende köşkündeki kadınlarda ve kızlarda görmediğini görmeliydi. Beni o evde kendi rızasıyla tutmalıydı, bana ettiklerinden pişmanlık duymalı ve oğlunun emanetini ebediyen sarmalıydı. Hakkında hiçbir şey bilmediğim bu kadın, beni çok ama çok sevmeliydi. Halamdan bile çok. Meryem, şefkatini tadamadığım annemden ve beni sarması gereken tüm yüreklerden daha çok sevmeliydi.
Bana baktığından emin bir gururun kibriyle suratımı ona çevirdim. Gözlerimden çeneme doğru sıralı bakışlar atarken sigaranın dumanını yüzüme üfledi. Ona bakmayı bir an bile bırakmayıp üflediği dumanı yuttum. Gözlerini çekti ve bana yenildi.
Nergis Hanım, içi dışı bir olmayan, muhafazakâr, tipik bir Osmanlı ailesinde büyümüş. Daha kundakta bebekken ona babaannesinin olan Meryem ismi konulduğunda ailesinin tek gayesi iffetli, ahlaklı bir kız çocuğuna sahip olmakmış. Annesinin sopası bir tek kendine geçermiş. Onun görüşüne göre bu kadın kızının hâlinden anlamayan, garip anlayışları ve tabuları olan, Nergis Hanım'ın tabirine göre erkek kafalı, günah anlayışı zinadan ibaret dar bakışlı bir kadınmış. Halama benzediği için beni anlayacağını söyledi. Kocasının sözünden çıkmaz, herkesi onun sözü üzere ipe dizermiş. Babası bey ise türlü günahlarına rağmen, elinden tespihi düşmeyen görünürde takkeli dindar bir adammış. Kız kardeşlerine kök söktürür, evlenseler dahi göz hapsinden çıkartmazmış –ki Nergis Hanım, babasının bu huyunun enişteme de sirayet ettiğine neredeyse yemin etti. Paragöz olduğundan bir hayli kumarbazmış da. Durumları vahim değilmiş, ancak inanılmaz varlıklı da sayılmazlarmış. Akrabalarıyla aile yadigârı, sahili gören uzak bir köşkte yaşarlarmış (bu akrabalar babasının iki kız kardeşi, onların kocaları ve altı kız çocuklarından ibaretmiş). Onlar alt katta diğerlerinin etlisine sütlüsüne bulaşmadan yaşarken Nergis Hanım, köşkte büyük halasının yaşadığı o üst katta barınabilmenin düşüyle günlerini geçirir, aslında kendisine hiç muhabbet beslemese de ekseriyetle halasının yardımına koşmak, divanını toplayıp silkelemek bahanesiyle cumbanın penceresinden Süreyya Plajı'nı seyredermiş. Ta ki kendi babası, öylesine bulaştığı bir kumar davası uğruna Maltepe'deki köşklerini satmak mecburiyetinde kalana dek. Hayatlarının ilk tokadını, o çok güvendikleri bey babalarından yemişler. Kız kardeşler, kocalarının ardında durup abilerine resti çekmiş ve kaderleri boyu karasulardan çıkamayan Karasu ailesi böylelikle dağılıp göçebe bir hayatın koynuna atılmış.
Vaktiyle üç kardeşlermiş, iki erkek ve bir kız.
Nergis Hanım ortanca kardeşken, eniştem en büyükleri, diğeri ise en küçükleriymiş. Rahmi, Meryem ve Cem. Nergis Hanım ile aralarında on yaş varmış, iyi huylu tabiatı sakin bu çocuk ablasına, annesinden bile düşkünmüş. Tıpkı benim çocukluğum gibi dilsiz, ilgiye ve alakaya muhtaç, yarım akıllı bir çocukmuş. Nergis Hanım onun tabiatının böyle olduğunu zikretse de, babası Cem'in Rahmi eniştem gibi olmama sebebinin fazla kadınla büyümüş olmasına bağlıyormuş. Bir gün Cem, henüz dört yaşındayken ablasıyla gizli gizli sahile indiği bir yaz akşamında ağzından akan köpüklerle yatağında hareketsiz bulunmuş. Çocuğa ne olduğunu, ne ara fenalaştığını dahi anlayamadan defnetmişler. Babaları herkesi hizaya çekmiş. O vakitler eniştem yirmilerinde, Nergis Hanım ise on dördündeymiş. Oğluna hesap bile sormadan yalnız hanımını ve kızını teftiş etmiş. Hanımı komşudaymış, çocuğun dilinden anlıyor diye Cem'i kızına emanet etmiş. Nergis Hanım ise tüm gün evde olduğunu, abisinin de zaten apar topar hanım arkadaşıyla buluşmak üzere çay bahçesine gittiğini söylese de yalanını açık etmesi için babasından okkalı bir tokat yemiş. Ayaklarını suya sokmak istediğini, Cem'i de peşinde götürdüğünü ve kimse görmeden, üstelik entarilerini de çıkartmadan denizin kıyısında biraz yüzdüklerini itiraf etmiş.
Nasılını ve alakasını kendisine duyduğum öfkeden çözememekle birlikte, babası Nergis Hanım'ı suçlamış. O ise inatla bu ölümün sebebi olamayacağını, şayet kardeşi elinde ölecek olsaydı bile olsa olsa gündüz denizde yüzerken boğulabileceğini, ağzından akan salya ve köpükten ihtimal ki ona bir şeyin dokunduğunu söylese de yine kendini dinletememiş. Çünkü babası pek kıymetli ikinci oğlunun bu ansız ölümünün gerekçesini, kızı Meryem'in işlediği günahın karşılığı olarak görüyormuş. Giymek üzere sakladığı entariler sobada yakılmış, babası yetmiyormuş gibi abisinden de sopa yemiş ve o güzelim leylek bacaklarını suya sokup başkalarına gösterdi diye kızgın demirlerle yakmış. Bana bacaklarını gösterdi. Koca karı ilaçları ve domuz yağıyla yanıkları geçirdiğini ama ışık vurduğunda eriyen teninin hâlâ göründüğünden bahsetti. Gözlerinin akı, ıslak yaşlardan taze cilalanmış bir cam gibi parıldıyordu. Dudaklarında buruk, özlem dolu bir tebessüm olsa da ovaladığı parmaklarının etini hırpaladığından kendine kızgın olduğuna hükmettim.
Babası günahlarından arınsın diye onu tekkelere, medreselere kapatmış. Hepsinden gece yarılarında firar etmiş Nergis Hanım. Kapıdan atılsa bacadan girmiş, bacadan atılsa pencereden. Sadece sokakta yürümesi bile adının çıkması için kâfiymiş. "Adından utan! Adından!" dermiş babası. "Edebinle, ahlakınla yaşa diye anamın adını koydum sana!" Ailesi, bilhassa da annesi bu kaybın yükünü kızlarının omuzlarına yığdıkça ferahlayabiliyormuş. Günlerce odasına kapatılmış, kardeşinin kırkı okunana dek yemeden içmeden kesilip biraz da kendi isteğiyle odasındaki hapsini sürdürmüş. O günden sonra ailesiyle olan manevi bağı hepten kopmuş. Gitmenin, kaçmanın yollarını aramış benim gibi ama nasıl gitsin? Mektebe bile gönderilmemiş Nergis Hanım. Evde tahsil sahibi olan tek kişi abisi, eniştem Rahmi Bey'miş. Okuma yazmayı Maltepe'den ahbabı (aynı zamanda da bir müderris kızı olan) Nermin'in ablası Ayşe'den öğrenmiş.
Kardeşinin ardından amansız bir hastalık sebebiyle annesi de vefat etmiş. Böyle deyince çok üzüldüm ancak Nergis Hanım, annesinin öldüğüne üzülememiş bile. Babası ve abisiyle yaşayacak olmanın kederine ağlamış. Sırtındaki iki ağır yükten daha hafif olanını yere bırakmak gibi tarif ediyor acısını. Onu bekleyen evin işine, her gün önüne iki kap yemek koymak mecburiyetinde olduğu çalışmayan iki erkeğe, acısını yaşayacak güzel hatıralar bırakmadığı içinse annesine kızmış. Değil evlendirilip baş göz edilmek, resmen evin erkeği bellenmiş Nergis Hanım. Eli maşalı, dişli, asi bir kızmış. Kendine mahalledeki dostlarını bahane ederek pek çok iş bulmuş ve evine getirdiği paralar, ne hikmetse babasının ahlaka ve kadınlara olan gaddarca fikirlerini susturabilmiş. Zira o paralar babasının gününü gün ettiği kahvehanelerdeki batak oyunlarına gidiyor, geriye kalanı ise abisi tarafından gece yarılarında kesesinden araklanıyormuş.
Fakat hiç olmadığı kadar mutluymuş Nergis Hanım. Girdiği ufak tefek işlerin arasından en çok terzi çırağı olmayı sevmiş. Şişli dediği bir semtte, beli neredeyse yirmi karış genişliğinde, beyaz suratlı, Ermeni bir kadının yanında yaptığı çıraklık doğduğu dünyanın dışında başka bir dünyanın da var olabileceğini göstermiş ona. O izbe, panjurlu dükkânda çektiği hiçbir yorgunluğun böylesi tatlı olabileceğini düşünemiyormuş. Abisi başında değil, annesi ve babası yok. Dilerse kendisi bile yok. Dilerse başka biri olabilir. Kendini arzu ettiği gibi tanıtabilir. Dilediğini giyip eve dönerken de eski esvaplarıyla değiştirebilir. Başına bir şey gelir de yakalanırsa da bu kadın onu tüm fenalıklardan koruyabilir.
"Peki neden daha sonra bulaşık yıkamaya başladınız? Terzi sizi kovdu mu yoksa?"
"Yok, kovmadı. Çıraklıkla ömrümü orada geçirmemem gerektiğine dair bir inanç duyuyordu. Dikişte iyi değildim, tezgâhtarlık ve mankenlik yapıyordum ona. Fakat kadını dinlemeyip para kazanmak için başka işlere girdim tabii."
"Çok yazık. Bir daha görüştünüz mü peki?"
Nergis Hanım sigarasının son demini ciğerlerine çekerken gülüyordu. "Dün birlikte börek açmışsınız."
"Tuti Hanım mı!"
Olduğu kişi ufak ufak bu zamanlarda değişmeye başlamış. Zira İstanbul'un herkesi bir arada tutan karmaşasına karışınca ailesinin oldu olası asi, geçimsiz ve sevimsiz bulduğu yanları başkaları tarafından (bilhassa da erkekler tarafından) tam aksi biçimde cesur, çekici ve insanı büyüleyen anlamlar kazanmış. Çalıştığı mekânlarda sahneye çıkan o olmasa bile müşterilerin dikkatini o kadar cezbediyormuş ki ona sunulan ikramların, davet edildiği masaların haddi hesabı yokmuş ve Nergis Hanım gördüğü bu ilgiden, hele ki ondan yaşça büyük varlıklı erkeklerin sevgisi ve himayesinden fevkalade memnun oluyormuş. Bir keresinde masasına sık sık oturup soluklandığı adamın biri, "O temizlediğin sahnede olmak hakkın. Kendini burada ziyan ettiğin gibi o güzelim aklını da israf edeceksin." deyip dururmuş ona. Sırf Nergis Hanım'ı birkaç dakika görebilmek için bile her akşam mekâna gelir, gelemediği günlerse mütemadiyen oturdukları masaya nergisler gönderir, bilhassa da onun görmesi için diğer garsonları tembihlermiş. Öyle büyük iltifatlara, nazik tavırlara, asla izahını veremeyeceği hediyelere maruz kalmış ki her notunda ona nergisim diye seslenen adam sahiden de Meryem denen bu kızın adını Nergis'e çıkarmış. Yetmemiş, ona ayakçı bir kızdan fazlası olduğunu hissettirmek için mekânın bulunduğu sokağın ismini bile değiştirtmiş. (Nergis Sokağı, Pera Palas'ın bulunduğu yolun en sonunda, merdivenlerin yukarısında bulunuyor ve ismi hâlâ aynı.) Mekândaki herkes yarı karışık bir alaycılıkla ona böyle hitap etmeye başlamış. Nergis Hanım ise hâlâ adını Nergis olarak kullanacağı bir sadakatle kendini bu adama kaptırmış.
(Şahkulu Mahallesi, Nergiz Sokak. Beyoğlu, İstanbul)
Güzel bir kadın Nergis Hanım. Yalnızca suratı değil, bedeni de diri ve yaşına göre taze. Teni parlak, gerdanı kırışıp çillenmemiş, olsa olsa kazayakları derinleşmiş bir tek. Kuyrukları düşük, mahzun bakışlı, iri, kara gözleri var. Kirpikleri sık sık. Yay gibi, kavissiz yumuşak kaşlarıyla gözlerinin arasında pek mesafe yok. İpek gibi aydınlık bir teni, ortası kemikli, ucu ufak, kısa bir burnu. Biçimli, mahzun pembe dudakları ve iri mi iri porselen dişleri. Güldü mü iki yanağında da birbirinin yansıması, derin çizgiler beliriyor. Öyle güzel ki, yaratıcısı onun suretinde bir tane de erkek yaratmış. Ötekisi gençliğinde erkekleri mest ederken, diğeri ise hanımları cezbediyor. Öyle kılıfsız bir alımlılık.
Tarık'ın babasıyla, kendisinin sonralarda çalıştığı Glenda! isimli bir mekânda tanışmışlar. Ben de onunla bu vesileyle tanıştım. Daha doğrusu, Matmazel Üsküdarlı'yla.
Tanıştıklarında Nergis Hanım yirmili yaşlarındaymış. Babası da vefat edeli bir iki sene oluyormuş, halam ve eniştem evlenmiş, Nergis Hanım'la birlikte yaşıyorlarmış. O da abisine ve yardımına koşmak mecburiyetinde olduğu hamile yengesine yakalanmamak için gizli hayatının temellerini hep karşı yakada atmış. Dostlarının aracılığıyla bu kez mutfakta çalışmak üzere bu fiyakalı mekâna girmiş. Yaş aldıkça ahbaplarının arasında daha da yalnızlaşıyor, içine dönük ve mesafeli yanının derinleştiğini fark ediyormuş. Bu bir gerçek ki, mutlu değilmiş. Nedensizce o yaşlarını çok ama çok hüzünlü anımsıyormuş. Tarık'ın babası, yani Faruk Bey de kariyeri kırdığı bardaklarla ölçülen beceriksiz bir garsonmuş. Yirmi dört yaşındaymış. Dört arkadaş etle tırnak gibi gezer, pişti oynar, koca at dişleriyle kişneye kişneye güler ve uzaktan Nergis Hanım'a göz kırparmış. O ise bu yakınlıktan fevkalade rahatsız olur, sanki kovalanır gibi Faruk Bey'in olmadığı köşelere kaçarmış. İlgiye, alakaya ve övgüye bu denli alışmasına rağmen kendi akranı olan birinin işveli tavırları tüylerini diken diken edermiş.
"Ama yazık Nergis Hanım... Sizden yaşça büyük birine geçit vermenize rağmen Faruk Bey resmen sizden hoşlanıyormuş!"
"İyi ama ben ondan hoşlanmıyordum ki..." dedi. "Böyle münasebetlere gelemem ben. Eskiden zayıf ve yalnız olduğum için erkeklerin ilgisine yüz veriyordum. Oysa Faruk hiç benim kalemim biri değildi."
"Tamam ama neden..."
"Parası yoktu ki!" Bu açık fikrini hoş karşılamazmışım gibi ifadesindeki küstahlığı değiştirdi. "Ne yapayım?" dedi. "Paraya ihtiyacım vardı. Anlattım. Abim kazandığımı da alıyordu, babam gibi tüm gün kahvehanede batak oynuyordu. Ben yengemle, hele de erkek doğacağına yemin ettiği yeğenimle, bir ömür eve kapanmak istemiyordum Rehiye! Allah'tan Fahriye doğdu da yüreğime su serpildi, adını da annemin adını koydular sevesim gelmiyordu çocuğu. Oradan kurtulmak için kendime bir hürriyet borçluydum. Tek başıma anca bu kadar yetebilirken, bir de bir garsonla evlenip hayatımı riske atamazdım... Benim daha başka birine ihtiyacım vardı. Beni sadece sevmesi yetmezdi ki. Beni ailemden koruyan, buradan uzaklara götürebilecek, varlıklı, hem de-"
"...Çokça varlıklı, güçlü birine." diye tamamladım sözünü. Onu anladığımı, Bilal Abi'yle evlenme hikâyem sebebiyle biliyordu. Ama Metin Kenter'imi anlatsaydım, eminim beni çok ama çok daha yürekten anlayabilirdi. Bense bu cesarete henüz sahip değildim.
Lafımı tasdikleyen bir ifadeyle, "İşte." deyip yeni sigarasının ilk külünü döktü. "Faruk'un ailesi müthiş insanlardır ama bak. Hâlâ daha görüşürüm, burun kırın etmezler, kızları gibi sevip sayarlar beni ama gel gör ki ben onların dünyasına ait değildim. Bu insancıklar gariban olmaya âşık, hayatı ciddiye almayan bahtiyar insanlardı. Bir ateşin çevresinde aile olmak yetiyordu onlara. Benimse en büyük kâbusum aile olmaktı."
"Ama her şeye rağmen o riski almışsınız Nergis Hanım." Başka ne diyeceğimi bilememiştim, ben bu hikâyenin içinde hep Tarık'ın konumunu düşlüyor, onun anlamını bende zenginleştirecek farklı bir yan arıyordum. "Tarık'ın doğmuş olması bile buna işaret."
Gülümsemedi. Anlatamaya devam etti. Faruk Bey ve arkadaşları (bu arkadaşlar Dertsizler'in babaları Ziya Amca, Kemal Amca, ismini bir kere işittiğim Cemil'in babası Nazif Bey oluyor), Glenda'ya fazla dayanamamışlar. Ya da Glenda onlara dayanamamış desek en makulü olur. İçlerinde lisan bilen tek eleman Faruk Bey olmasına rağmen, beşini de fazla laubali ve tembel tavırları nedeniyle kapı dışarı etmişler. Onları şikâyet edense Nergis Hanım'mış. Faruk Bey'in inanılmaz açık ilgisi onu uyuz ettiği gibi mekâna gelen İngiliz turistlere de ikram adı altında kur yapması onu fevkalade hislendirirmiş. Tam onu hayatından çıkarttığını düşünürken, Faruk Bey'le daha sık tesadüf etmeye başlamışlar. Zira nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde hikâyenin bu kısmında, fakir olan Nergis Hanım her ne hikmetse artık Üsküdar'daki bu köşkte yaşayamaya başlamış. Halam o eve gelin gelmiş, ben bunu bilmiyordum bile! "Maaşınız hani çok azdı, köşkü ne ara aldınız? Burası kaç para eder..."
Sigarasından bir yudum alıp uzaktaki iki vapura baktı. "Hediye."
"Hediye mi? Bu kadar büyük bir evi kim kime hediye eder ki-"
"Sen hep soru soracak mısın böyle?"
Velhasıl birbirlerini itip kakan gönül ilişkileri Karaköy-Üsküdar vapur hatlarında ettikleri tesadüfler esnasında başlamış. Nergis Hanım, nereye gitse Faruk Bey ve ahbapları orada olurmuş. Fakat kesinlikle planlı bir karşılaşma değilmiş bu. Ne Faruk Bey onu takip ediyormuş, ne de Nergis Hanım. Glenda'da olmayacağını bilse de Faruk Bey, Beyoğlu'ndan kopamıyormuş. Kadıncağız evine dönse de çocuk oralı. Ondan bir türlü kurtulamıyormuş.
Bazenleri onu mekânda görüyor, işe yeniden girebilmek için dört arkadaş yalvar yakar patronun ayaklarına kapandıkları oluyormuş. Yirmili yaşlarında bunca erkeğin nasıl bu denli çocuksu olduğunu idrak edemeyen Nergis Hanım içten içe onlara acımaya başlamış. Faruk Bey'e duyduğu gıcıklık ise bu merhameti örseliyor, geri adım atması için ona mani oluyormuş. Amma velâkin Glenda'nın patronu dördünü de işe almış. Yalnız bir gecelik sahne soytarıları olmak ve yüzlerini kızartmak için ama. Lâkin bilmediği şey bu dört kodamanın başındaki şahsiyetin yüzünü kızartacak hiçbir şeyin bulunmamasıymış; soytarının ta kendisiymiş o. (Nergis Hanım burada yaşlı Dertsizler'in pısırık olduğunu, Faruk Bey'in inanılmaz bir deli cesaretine sahip olduğunu bilhassa vurguladı.) Bana biraz temkinle, Glenda'nın ne tip bir yer olduğundan bahsetti. Saat on bire kadar jürilerin titizlikle seçtiği sanatçılardan şarkı ve raks gösterileri takdim edilir, gerisinde ise sayılı nüfuzlu müşterilerle gece tenhalaşır, soyunma şovları, ihtiraslı piyesler, revü, kabare ve karanlık gece eğlenceleri sergilenirmiş.
Patronun gözüne girebilmek için türlü piyesler yazmışlar. Faruk Bey ortaya bir zenne gösterisi atmış. O yıllarda bir Türk kadınının sahneye alenen çıkması ve böylesi cesur gösterilere imza atabilmesi kabil değilmiş. Bir erkekse, bir kadın kadar izlenilesi değilmiş. Fakat içlerinde bir şovun başrolü olmaya en müsait olanı da Faruk Bey'miş. Tıpkı Tarık gibi; uzun, beyaz tenli, karakaşlı, kara gözlü, ama bir o kadar da seyrek kıllı, arsız gülüşlü ve onun aksi biçimde yerinde duramayan, girdiği her şekilde yine karşısındakini tesiri altına almayı başaran cazibeli biriymiş. Diğer arkadaşlarına nazaran bir kadının kılığına cüssesi en yakışmayan da o olduğundan, bu zıtlıktan bir komedi yaratabileceğini düşünmüş ve Matmazel Üsküdarlı adını uydurduğu bir hikâye yaratmış. Kendi yaşadığı işsizlik dramını trajikomik bir şova çevirdiği; Glenda'da da yapabileceği tüm işlerden kovulan, çareyi ise Glenda'nın baş dansçılarının arasına sızmaya çalışmakta bulan dekoltesi az biraz kıllı, kaslı, bıyıklı, güzel bir erkeğin patronuna kadın olduğunu ikna etme çabasını ve peşinde sürüklediği arkadaşlarıyla hazırladıkları dans şovuyla işi kapmasını ve sonunda da kazayla koca bulmasını anlatan bir oyun sergilemiş. Sahnenin sonunda söylediği yalan sebebiyle evlenmek üzere kalan Matmazel peşindeki erkeklerden kurtulmak için büsbütün soyunmak zorunda kalır, bilhassa Avrupalı kadın turistlerin coşkulu alkışlarını ve bahşişlerini kapar, en sonunda da üzerinde sadece çamaşırıyla sahneye çıkar, ne kadar erkek olduğunu sergileyip kaybolurmuş.
Bir vakitler işinden ettiği o garson çocuk, Glenda'nın sabah ışığına kadar dolup taşmasına, parasını misline katlamasına ve dolaylı yoldan Nergis Hanım'ın da para kazanmasına sebebiyet vermiş.
"Zehra o yüzden mi Tarık'a Üsküdarlı dememi garipsedi..." derken aslında kendi kendime konuşuyordum. "Ben onca vakittir hep babasının zenne adıyla mı sesleniyormuşum Tarık'a! Bana nasıl kızmadı ki bunca zaman!"
Nergis Hanım tatlı tatlı ama mesafeli de bir kahkaha atıp sigarasının külünü ayakucundaki kuma döktü. Küllerin bir kısmı rüzgârda uçup gitse de ufak bir kısmı yosunlu bir taşın üzerine yapışmıştı. "Bunlar utanç duyulacak şeyler değil aslında, lâkin Tarık'ın arada bir gurur yaptığı çok olur. Hâlâ öyle mi bilmiyorum ama." dedi. "Faruk'la benim geçmişim bilhassa Üsküdar'daki herkes tarafından bilinir, hâliyle çok dışlandı. Bu beni de üzüyor tabii fakat kızamıyorum. Zaten sen de anlattın. İlk kelimenmiş. Niçin kızsın? Hem yalan mı? Üsküdarlı çocuk."
"Tabii. Zaten babasının şapkasını da takıyor. Demek ki-"
"Hangisi? Hasır şapkayı mı diyorsun?"
"Aynen. Hiç başından indirmiyor."
Kafasını emin bir tavırla yukarıya kaldırdı. "Faruk'un şapkası değil o. Onunkinin uçları siyahtı. Bu taktığını sahilde bulmuş." Şaşırıp nedenini sordum. Biraz kederlenip, "Ufakken menenjit geçirdi Tarık." dedi. "Ben yanında değildim. Tuti Hanım bakmıştı. Geceleri rüya mı görmüyormuş, bir şey mi görüyormuş anlamadım. Balkondan kuleyi seyredip duruyordu. Kulede prenses mi, denizkızı mı ne varmış... Tövbe hatırlamıyorum. Sahile inmiş, kadın vermiş? Ne anlarsın işte. Çocuk."
Bu hikâyenin benim havale geçirirken gördüğüm düşlere ne denli benzediğini irdelemek yerine ben Tarık'ın menenjit sebebiyle kulaklarından birinin duyup duymadığını sormak istedim. Fakat bana yakışmayan bir akıllılıkla, şayet bu hikâye doğru olsaydı, yani Tarık'ın kulaklarından biri duymasaydı Nergis Hanım da oğlunun hiçbir vakit asker olamayacağını bilirdi diye düşündüm ve çok başka bir şey sordum. "Peki, Nergis Hanım siz Faruk Bey'e nasıl oldu da âşık oldunuz? Benim hoşlandığım bey kadın kılığıyla sahne alsa muhtemelen hoşlandığım bey olmazdı."
Dişlerinin boşluğundan dumanı salıverdi. "Faruk çok farklı bir biriydi Rehiye." dedi. "Hem geldiğim dünyaya, hem de kaçtığım dünyaya aitti." Dalgalar yükselip çekiliyor, gün neredeyse batıyordu. "Onunla o kadar alay geçtim, ispiyonladım, işinden ettim... Tek bir kere bile mi kızmaz insan? Hâlbuki onun da derdi var, o da balıkçılık yaparak yaşamak istemiyor. Başka bir şey istiyordu benim gibi. Hayatın içinde gördüğü çok başka bir şey vardı ki bunu benim de görebildiğimin pekâlâ farkındaydı. Zihniyeti, fikirleri çok derin ve ulaşılmazdı. İnsanların şimdi şimdi kabullenebildiklerini o ta yirmi yıl öncesinde düşünüyordu. Ona o kadar çok gülmeme rağmen katiyen küçük hissetmiyordu. Kendine güveniyordu. O kılığın içinde bile kendine o kadar inanıyordu ki zannederim bu cesaretinden hoşlanmaya başlamıştım. Kadın gibi görünmeyi değil, kadın gibi görünenleri komik bulanları aşağılıyordu ve hiçbiri bunu anlamıyordu. Bazen rujlarımdan istiyordu. Bazen birlikte içlikçiye gidip en dolgun gösteren sutyenlerden alıyorduk."
Nergis Hanım'ın Faruk Bey'e olan medeni bakışını ben bir türlü yakalayamamıştım, istesem de onun açısından düşünemiyordum. "Hiç mi utanmıyordunuz ondan?" dedim kaba olmayan bir merakla. "Ben Tarık'ın yanında sutyen bile diyemem. Rezil olurum."
"Ne diye rezil olacaksın, çocuğumun donlarını bile sen yıkıyormuşsun. O utanıyor mu hiç sana yıkatırken?" diyerek çizmelerinin üçgen uçlarını kuma batırdı. "Biz çok iyi arkadaş olmuştuk. Aramızda ne varsa aşktan daha yoğundu. Arkadaşlığın bir üstü, sevgiliğin bir altı dedikleri."
"Peki, nasıl evlendiniz? Tarık ne kadar sonra doğdu?"
"Evlenmedik ki." İşledikleri günahı tam burada öğrendim. "Tarık'a kazayla hamile kaldım ben."
Ancak sorduğuma da, öğrendiğime de pişman olacağım bu hadiseye sessiz kalmak yerine aslında epeydir, neredeyse çocukluğumdan beridir işittiğim ve anlamını düşünsem de kendime izah edemediğim bu eylemi aniden, "Nasıl kazayla?" diyerek sahici bir saflıkla sordum.
Merakımın farkına bana bakmadığından vakıf olamayan Nergis Hanım, "Efendim?" deyip aynı ifadesizlikle, hafif kaşları çatılı bana döndü ve yere attığı sigarayı kumların arasında ezdi.
"Az evvel dediniz ya." dedim. "Kazayla hamile kaldım diye. Bir insan nasıl kazayla hamile kalabilir ki? Allah neden yanlışlık yapsın?" Sessizliği beni ayaklarının altındaki o kumun içine gömmüştü, konuşmayı sürdürüp bu utancı omuzlarımdan savmaya çalıştım. "Bizim iki mahalle ötede Gülseren Hanımlar var, onun kızı Lale'ye de dediğinizden olmuştu. Anası babası kızı bir başına bırakıp tası tarağı toplamıştı biliyor musunuz Nergis Hanım? Sonra bir zabıtla evlendi de bebeğiyle birlikte Konya'ya gelin gitti. Ben çok üzülmüştüm Lale'ye. Aslında beni çok hatırlamaz, gerçi iki kere evlerine gitmişliğim var halamla. Çok da hoş bir kızdı. Herhalde kazayla dediğiniz Allah'ın bazen henüz evlenmeyen kızlara aniden hamilelik nasip etmesi galiba. Çünkü bebeği doğduktan sonra onu zabıtla evlendirdiler ki bebeği babasız kalmasın. Normalde böyle olmuyor."
Nergis Hanım'ın yüzünü bana öyle bir dönüşü vardı ki, söylediklerimde onu bu hâle neyin getirebileceğini düşünsem de bulamadım. Çok ama çok uzun bir süre hikâyesinin devamını anlatamadı, hatta bir sigara daha yakıp alenen beni süzdü. "Bana bak bakayım sen." dedi tıpkı Tarık gibi, hafiften omuzumu çimdirip beni iteledi. "O fingirdek halan hiç mi bir şey öğretmedi sana?"
Paltomun üzerinden çok da acımayan omuzumu ovalayıp, "Neyi?" dedim, hâlbuki ne dediğini zaten işitmiştim.
Dumanı yüzüme üfledi, bu kez hazırlıksız yakalandığımdan öksürdüm. Sigarayı tekrar ağzına götürürken bana ömrümdeki hiç kimsenin göstermediği bir çıplaklıkla: "Sevişmenin ne demek olduğunu biliyor musun sen?" diye sordu. Oturduğumuz şezlongun iki yanını kolaçan edip gözlerimi belerttim. "Biliyorsun, biliyorsun. Bilmesen utanır mısın böyle? Ama ne kadarını biliyorsun işte?"
"Nergis Hanım. Bunlar ayıp şeyler, ulu orta konuşulmaz ki-"
Alnını kırıştırıp başını geriye attı, bana tıpkı evvelsi gecelerden birinde oğlunun dediği gibi, "Burada ayıp yok ki ayıp olsun." dedi. "Ben varım." Ben yine de edebimi takınarak (beni derinliğine vakıf olamadığım bu ahlaksız eylemden koruması için belki de) eteklerimi bileklerime kadar indirdiğime emin oldum. Nergis Hanım gözlerini benden ayırmıyor, arada bir sırıtıyordu. Sanki bu mesele onu ısıtmış, benimle bir oyuncak gibi oynaması için sıkılan canına tat katmıştı. "Rehiye." dedi kambur boynunu eğip bacak bacak üstüne atarak. Sesi insanı haşlar gibiydi. "Sevişmek ne demek kızım?"
Doğrusu bu bahisten delicesine utanıyor da değildim, yalnızca böyle şeyleri akranlarımın ağzından duymaya alışıktım. Mektebe gittiğim vakitlerde bile bunları konuşan değil, gizli gizli işiten olurken nasıl olur da bir kadınla, hele ki daha evvel sevdiği olmuş bir anneyle konuşabilirdim?
"...Birini çok sevmek demek." Ağzımdan ilk cümle çıkınca gerisi de geldi. "Onu çok sarmak istemek demek. Onu öpmek demek, hatta bazen..."
"Evet, bazen?"
"Bazen insanlar birbirlerini ağızlarından da öpüyormuş." dediğimde güldü. "Ben değil! Ben yapmadım... Yani yapmam, katiyen yapmam. Pis bir kere. Suzan diye bir ahbabım anlatmıştı. O yapmış. Böyle vıcık vıcık, tükürüklü-"
"Pis..." dedi başını uzaklara doğru sallayıp orada var olmayan biriyle gülüşerek. "Başka ne demekmiş peki sevişmek? Ya da dur bakayım sevdiğin biri var mı senin?"
İşte bu sorunun yanıtı konuştuğumuz her şeyin bahsinden de utanç vericiydi. Ona katiyen Metin Kenter'den bahsedemezdim ben. Fakat düşüncelerim, dilim kadar süratli olamadığından, "Evet, var." dedim ve heyecana kapılıp ağzımdan çıkanları da anca idrak edebildiğimden, "Ay hayır yok! Yok Nergis Hanım! Sevdiğim biri yok! Kimseye âşık değilim ben!" diye de ekledim.
Nergis Hanım bana o kadar çok ama o kadar çok güldü ki, sahilin hangi köşe bucağına saklanacağımı bilemedim. "Tamam ama. Utanma artık." diye fırçaladı beni. Sigara tutan elini şezlongumdaki elime uzatıp iki kere vurdu ve geri çekti. "Halan burada değil."
O koygun, yumuk yumuk gözlerine bakarken elimin üzerinde bıraktığı sıcaklığı tenimle soluyabiliyordum. Elime bir kere daha dokunmasını ne de çok isterdim. Gözlerimi bile kırpmadım, ama onun gibi tebessüm ettim. "Sevdiğim biri var. Yalan söyledim, affedin. Ama kim olduğunu katiyen söylemem. Rica ediyorum bende kalsın."
"Bak bak... Benim oğlum değildir o inşallah-"
"Iyy! Asla!"
"Iyy mı?"
"O manada değil. Nergis Hanım katiyen o manada demedim, yani o benim arkadaşım diye-"
"Rehiye!" dedi en sonunda. "Latife ediyorum! Gül geç!"
"Özür dilerim..."
"Özür de dileme ama... Sinirleniyorum!"
"Özür dilerim Nergis Hanım, söz bir daha dilemeyeceğim."
"Ah Tarık, ah..." diye içlendi minicik sigarasına veda ederken. Sanki çatısına altı yavru doğuran bir kediymişim gibi bu yükü omuzlarına bindirdiğim için kendimi berbat hissettim. Benim yerime buna çok da takılmamış gibi az evvelki meseleye iştahla geri döndü. "Sevdiğin kişiyi ne kadar çok seviyorsun? Âşık mısın ona?"
"Elbette aşığım."
"Onu ağzından öpmek ister miydin?"
Bunu doğrudan sorunca Metin Kenter'den ziyade bir erkeği ağzından öpme fikrinin tuhaf tiksintisi kapladı içimi. Sorusunu dikkatle ve sakinlikle düşündüm, tarttım. Aklıma Metin Bey'in güzel yüzünü getirdim. Yüzüne sertlik katan kalın kumral kaşlarını, uzun kirpikli iri mavi gözlerini... Ancak aşağıya inemiyordum. Onu gülerken hiç görmediğim gibi ağzının, dişlerinin ve dudaklarının biçimini gelişigüzel anımsıyordum. Kendime yanaştırdıkça da benden ağzını saklıyor; hem ben, hem de o, öpüşemeyeceğimiz biçimde uzaklara kaçıyorduk. "Yok... Mümkün değil. Onu nasıl ağzından öpebilirim? Bana bakmıyor bile-"
"Döveceğim bak artık seni. Sualime yanıt versene sen! İster miydin, istemez miydin diyorum kızım! Bir şey anlatacağım!"
"Dövmeyin... Lütfen." dedim suratına ağlanarak. Onu yitirmemek için her şeyi yapmaya hazırdım. Gerekirse Metin Bey'i kovalayıp öpebilirdim bile.
Bana bakarken gözleri yumuşadığı gibi alt dudağı da bir çocuğu eğlendirircesine büküldü. "Dövmem."
Sualini bir kere daha düşünüp, "Öpmek isterdim tabii. Ama ağzından olmasa daha güzel olur, öylesi biraz pis." dedim.
Bu yanıtımdan bir çıkarım yapmış gibi, "Peki, başka soru o vakit." dedi. "Gözlerini kapatacaksın ama." Kapattım. Bir an Tarık'ın da insanların gözlerini yumdurarak bir şeyler anlatmayı ne kadar sevdiğini anımsadım. "Şimdi kendini bir yatak odasında hayal et." Ettim. Güzel mi güzel, nevresimlerini benim seçtiğim cici bir odayı hayal ettim. "Bu odada halan yok. Seni gözetleyen yok, kızan hatta döven de yok. Sıcacık, güvenli bir oda burası. Anlaştık?" Anlaştık. "Şimdi bu odaya yanında en huzurlu, en güvende hissettiğin kişiyi çağır. Ben bu insanla ebediyete kadar düşe kalka anlaşırım, pisliğinden de tiksinmem dediğin bir kişiyi seç ama. Yanına gelsin ve mümkünse hanım ahbabın olmasın." Bekledim, aklımdaki bu odanın kapısından Üsküdarlı girdi. Şapkasını çıkarttı, yorgun argın ceketini nevresimimin üstüne fırlattı. Kızmadım. "Geldi mi?"
"Geldi."
"İyi bakalım. Şimdi... Öyle bir odadasın ki bu insan senin orada olduğunu biliyor. Seni seviyor, sayıyor. Aranızda utanmak gibi bir durum yok, ya da sen ondan çekiniyor da değilsin. Farz et ki birden durdurdun zamanı. Ellerini tutabiliyorsun, hatta onu öpebiliyorsun ve o, bunu biliyor." Öpmek bahsini aralayınca Üsküdarlı'nın hayalini Metin Kenter'le değiştirmenin daha doğru olacağını düşündüm çünkü bu hikâye ikimizin başkahramanı olmaması gereken bir münasebete eviriliyordu. Fakat oğlu, ne denli inatçıysa annesinin anlattığı bu hikâyeden bir türlü gitmek bilmedi. Sen boş ver onu, diyordu içimden. Benim kalmam en iyisi şimdi. "Farz et ki çok seviyorsun bu insanı Rehiye. Fakat sevgi öyle bir şey ki, yazılan şiirler, hakkında söylenilenler sana basit geliyor artık. O insanı o kadar çok seviyorsun ki, onunla aynı kişi olmak istiyorsun."
"Aynı kişi olmak mı?" Kastını tüm çıplaklığıyla anlamasam da, bu arzunun derinliğini ve uçukluğu çabuklukla kavrayabildim. Birini çok sevmenin ne demek olduğunu biliyordum. Birini sevdiğimde resmen onun gövdesinde, derisinin atlında yaşamak, ciğerlerine doldurduğu nefes olmak istiyordum. "Bunu nasıl yapacağım?"
"Ona bunu söyleyeceksin." dedi. "O da seninle aynı kişi olmak istiyorsa, onunla bir olacaksın."
"Yani ağzından öpeceğim?"
"Kısmen." dedi. "Dene bakalım."
Hayalime geri döndüm. Aklımda bir Metin Kenter'in, bir de Üsküdarlı'nın suretine bürünen bu erkeği tutup karanlık bir yere çektim. Metin Kenter'i öpmeyi geçtim, Metin Kenter'in kendisi değil dudaklarımı, elimi bile öpmezdi. Üsküdarlı ise benim dostum, yoldaşımdı. Onu yanağından bir kerecik, dostça öpmüştüm ama ağzından asla öpemezdim. Ancak Nergis Hanım'ın bu anlattıkları belki de sahilin o tuzlu esintisinde ve de hiç tanımadığım kadar sınırlarını aşmış bir yabancının desteğiyle çok başka bir hâl aldı. Aklımda dudaklarımın, bir erkeğin dudaklarına değdiğini ve dudaklarımda neyi hissedeceğimi düşündüm. Böyle bir hissi tanımıyordum, herhangi bir şeyin dudaklarını öpmemiştim ama bir erkeğin yanağını öpmüştüm. Üsküdarlı'nın evvelsi geceki soğuk, hafif sakallı yanakları bu hayalime kısa bir an hizmet edebilirdi. Ben de bu siluetin dudaklarını aynen onun teninin inceliğinde, onun bedeninin ısısında hayal ettim. Ve onu öptüm, fakat hayalimdeki gözlerimi araladığımda karşımda Üsküdarlı duruyordu.
"Hi..." dedim irkilerek. Gözlerimi açıp geri kapadım.
"Ne oldu?"
"Ağzından öptüm."
Homurdanarak, "Tiksinmedin mi?" dedi. Başımı hayır anlamında salladım. "Hani pis olur diyordun?"
"Bilemiyorum. Olmadı işte. Çok hızlı öptüm, pis olup olmadığını düşünemedim hiç."
"Sevdin mi peki?"
"Sevip sevmediğimi nasıl anlayacağım? Dokunup kaçtım."
"Daha çok öpmen gerek çünkü. Öpmek ve öpüşmek farklıdır." deyince gözlerimi aralayıp bu farkı sorgularcasına ona baktım, bana gülüyordu. "Canın tatlı çektiğinde ucundan ucundan mı yiyorsun Rehiye?" Ben de güldüm. "Aferin işte, bak anladın. Öyle öp. Acıkmışsın gibi. Dene bakalım."
Kumsalda beni seyreden biri var mı diye kolaçan edip hayalime geri döndüm. Siluetin karanlık yanaklarından tuttum ve ağzımı çekmeden öptüm onu. Fakat nasıl öpeceğimi bilmiyordum. Canım tatlı çektiğinde nasıl yerdim onu? Bazen azıcık baklava açtığımda sırf bitmesin diye ağır ağır yediğim, bazense tadına doyamayıp tüm dilimini ağzıma attığım dişlerimle tek seferde çiğnediğim olur. Ama bir insanın ağzını nasıl çiğneyeceğim? Biraz uzaklaşıp yanaklarını öptüm. Tek bir kere değdiğim ama yine de hissini, tadını ezbere bildiğim bu yanaklara sokulup onu doyasıya öptüm. Derken aklıma rüyam geldi. Evvelsi gece de bir şeyi böylesine öptüğümü, sıcak bir teni emdiğimi ve yaladığımı hisseder oldum. Bu hissi de cebime katıp Nergis Hanım'ın verdiği ödevi yaptım. Bir noktadan sonra öyle kendimi yitirdim ki böylesi yumuşak, ıslak bir şeyi çok fazla öpmek bana yetmez hâle geldi.
"Nergis Hanım."
"Ne oldu?
"Benim çişim geldi."
Bana katıla katıla gülse de gözlerimi aralamadım. "Çiş değil o." dedi. "Ee? Ne hissettin?"
Etrafıma bakıp ağzımı kapattım. "Onu neredeyse yiyecektim. Canım da baklava çekti ayrıca."
"İşte, bunu kast ediyorum. Hoşuna gitti, haz duydun. Dahasını yapmak istedin değil mi?"
Başımı sadece onun görebileceği şekilde salladım.
"İşte ben Faruk'la dahasını yaptım." Gözlerimi belertince bana göz kırptı. "Dahasını yaptığım için de arkadaşına hamile kaldım. Kazayla."
Bana anlattıklarını baştan düşündüm. Evet, şimdi sevişmek denen eyleme eskisinden kesinlikle daha farklı bakıyordum ama yine de birini çok kere öpmemin beni nasıl kazayla hamile bırakacağını anlayamamıştım.
"Yani siz... Sevişmiş mi oldunuz?"
"Evet." dedi başını sallayarak. "İnsanlar bunu evliyken yapıyor. Evlenmeden yaparsan da gerisi malum."
Bunca şeyi konuşmuş olmamızın cesaretiyle, "Dahası nasıl yapılıyor?" diye sordum. "Bilmek istiyorum."
"Allah Allah... Mektepte hiç ahbabın yok mu senin, böyle şeyleri hiç mi konuşmadınız kız kıza?" Başımı gene iki yana sallayıp mektepte pek sevilmediğimi, böyle şeyleri konuşan kişinin beni pek sevmeyen kuzenim Nazar olduğunu ve en sıkı dostumun da Hristiyan olduğunu, böyle şeyleri konuşursa annesinin onu geberteceğini ama buna gerek kalmadığını çünkü Nermin'in sahiden öldüğünü yine bastırarak yineledim. O da bana, "Dahası, artık hepten aynı kişi olmak demek." dedi. On parmağını da birbirine geçirerek ellerini kenetledi. "Bedenini o insanla birleştirmek, ona geçit vermek demek. Bir insanla el ele tutuştuğunda senin parmaklarının, onun ellerindeki boşluğa dolması gerek. Yoksa el ele tutuşamaz, tek bir el olamazsınız."
"Anlıyorum. Yani aynı insan olunca da ortaya yeni bir insan çıkıyor. Bebek yani."
"Hiç böyle düşünmemiştim ama evet, doğru diyorsun."
"Peki aynı insan nasıl olacağım ki? Ağzımı, ağzından çekmemem mi gerek? Dilini mi yiyeceğim?"
Nergis Hanım duruşunu düzeltip bir ayağının üzerine oturdu, "O halanın kulaklarını çekeceğim ben." diye fısıldadı yine bir şeylere fırça atarak. Sigarası bitmemişti ama onu da ezip söndürdü. "Bana bak bakayım şimdi. Belli ki mektepte derslerini işitmemişsin. Sırf mahrum kalma diye anlatıyorum." Onu dikkatle dinlerken bedenimi de ona yönelttim. "Çişin var mı hâlâ?"
"Ha? Yok, geçti."
"Geçti, çünkü çiş değildi." dedi. "İnsanlar böyle münasebetleri yaşarken bazen çok mutlu olurlar Rehiye. Dedin ya baklava canım çekti diye, heh işte, aynen öyle. Nasıl güzel bir şey yediğinde içinden bir hoş oluyorsun, oh diyorsun. İnsan sevdiğini öpünce, onunla sevişince, bedenini kendi bedeninde hissedince..." Elini kasıklarına koyup ovaladı. "Burada bir şey kıpırdıyor. Miden bulanıyor, kendini yitiriyorsun. Senin hoşuna gittiği için bu kıpırtı yanıp söndü tabii. Fakat gerçekten o insana dokunduğunda, onu hissettiğinde bu kıpırtı hemen sönmüyor. Korkulacak bir şey değil ama. Sakın aklında öyle canlandırma, hazır bunu henüz kavrıyorsun bari sevişmenin güzel bir şey olduğunu öğren. Kendini o kişinin içinde yitirmek, kaybetmek korkunç bir şey değil."
Anlattıklarını özenle, pür dikkat dinliyordum. "Yani hayalim yüzünden mi çişim geldi?"
"Çişin gelmedi tahrik oldun." Yine etrafımızı kolaçan ettim, sonra da onunla güvende olduğumu, bunların kadın kadına konuşulması münasip meseleler olduğunu kendime hatırlattım.
"Tahrik mi oldum?" dedim. "Kadınlar gibi mi?"
"Sen zaten bir kadınsın." dedi neredeyse kızarak. "Genç bir kadınsın ama. Bazı şeyleri geç öğrenmen bunu değiştirmez." Avucuma bir armağan bırakmışçasına sevindim. "Vücudunu seyrettin mi hiç? Kendine bakıp-"
"Hayır. Vücudumu sevmiyorum." dedim. Bana nedenini sorunca çok kısa ve zayıf olduğumu, kalçalarımın ve göğüslerimin diğer kadınlar gibi dolgun olmaması sebebiyle kendimi bir kadın değil kız çocuğu gibi hissettiğimi yarım yamalak izah ettim.
"Evet, çok zayıfsın. Kilo alsan güzel olur aslında." diye açık açık söyleyince biraz kırıldım. "Biz yine de vücudunu sevmemek yerine, tanımamak diyelim ona. Sen sualimi yanıtla önce. Hiç baktın mı kendine? Buram neye benziyor, şuram nasıl, erkeklerden ne kadar farklıyım dedin mi hiç?"
Gözleriyle bacaklarımın arasını ima ettiğinde ben neyi kast edeceğini zaten anlamıştım. Elimi artık durması için havaya kaldırdım. "Nergis Hanım. Lütfen, biliyorum. Erkeklerin pipisi var."
Nergis Hanım dudaklarını bastırsa da kahkahasını benden saklayamadı. "Pipi mi..." diye küçümsedi beni. "Öyle olsun, hiç gördün mü pipi?"
Yüreğim dahasını kaldırmamasına rağmen bu sohbetin bitmemesini ve ona her şeyi utanmadan sorabilmeyi açıkçası çok istiyordum. "Çok şükür ki görmedim." dedim. "Neye benzediğini tabii ki biliyorum, misafir gelince çocuklarının altını almışlığım çoktur."
"Bu öyle bir şey değil ama. Ben bir adamınkinden bahsediyorum. Artık derslerde böyle şeyleri anlatıyor olmalılar, resimlerini de mi görmedin?" Hayır, dedim. "Ne kadar farklı bizimkinden değil mi? Tabiat ana derler ya, tıpkı öyle. Sanki her şeyi içimizde saklamamız, korumamız ve zamanı geldiğinde de doğurabilmemiz için bir mağara gibi yaratılmışız. O yüzden biz anne oluyoruz ya." Gözlerimi ondan kaçırıyor, kendi vücudumun kadından sayılabilir parçalarını hatırlamaya çalışıyordum. "Onlarınkisi ise böyle değil. Birleşmesi gereken şeylerin hep girintisi ve çıkıntısı olur. Yapboz parçaları ve el parmakları gibi. İstanbul gibi. Kadınların ve erkeklerin vücutları da birbirleriyle birleşebilsinler diye böyle yaratılmış. Sevişmek bu demek Rehiye. Onda fazla olan, sen de eksik olan bir şey var ve..." Bir eliyle yaptığı çembere, öteki elinin iki parmağını yavaşça soktuğunda midemin kalkıp indiğini hissettim. "Dahasını yapmak bu demek. Anladın mı? Yoksa bizim Tülin'le baş başa bırakayım mı seni?"
Sevişmenin ne demek olduğunu öğrendiğimde çok korkmuş, tiksinmiş ve hayattan, yaratılışımızdan nefret etmiştim.
Oysaki ben avret mahallimizi yalnızca dışkımızı yapmak için bir geçit sanır, kadınlara mahsus da bir tek çocukların oradan çıktığını bilirdim. Hâlbuki orası insan denen tohumun bir erkeğin elleriyle ekilmesi gereken ıslak, davetkâr bir araziymiş ve ben bilmiyormuşum bunu. Nergis Hanım'a esasında farkında olmadığım bir minnet borçluydum tabii. Zira böylesi mühim bir eylemi ben on sekizimin arifesinde, ne mutlu ki bu tecrübeyi bizzat yaşamadan evvel bir erkekten değil, bir kadından öğrenmiştim. Fakat bir yandan da Nergis Hanım içimde durdurulamaz bir merakın kapısını aralamış, ardı arkası kesilmeyen sualler, nasıl olduğunu alenen görmek istediğim münasebetsiz imgeler ve emsallerle beni bırakıp gitmişti. Ağzım hâlâ aralıktı ve dünyanın tüm erkeklerini, tüm kadınlarını ve hepsinin çıplak bedenlerini gözümün önüne getiriyor, merakımı cezbetmekle birlikte yardıma muhtaç bir salyangozun kabuğundan tutarken içindeki kaygan kıpırtısını boğazımda, karnımda hissedebiliyormuş ve ondan bir an evvel kurtulmak istiyormuşum gibi de müthiş bir tiksinti duyuyordum.
İyi ihtimalde Faruk Bey'i ve Nergis Hanım'ı, kötü ihtimalde de eniştemi ve halamı düşünüyordum. Hepsinin üç çocuğu vardı ve halamın dört kez bebek düşürdüğünü biliyordum ve bu yedi kere seviştikleri anlamına mı geliyordu? Yüzlerini bile bilmediğim annem ve babam benim yaratılmam için sevişmek zorunda mı kalmışlardı? Onların anne babası, hatta babaannem bile mi sevişmişti? Nergis Hanım'ın takkeli babası, Nermin'in annesi Meral Hanım bile sevişmişti. Peşinden Bilal'i düşünüyordum. Şayet iki gün evvel İstanbul'a firar etmeseydim, ona bedenimde benim bile bakıp incelemediğim kısımlarımı açarak onunla aynı insan olabilmek için geçit mi verecektim? Yıllarca kendine eş bulamamasının sebebi sevişecek biri bulamadığı için miydi acaba? Bana resmen anne olup olmak istemediğimi sormuştu. Demek ki bu, "Anne olmak istiyor musun?" değil, "Seninle sevişsem ve içine girsem bu seni mutlu eder mi?" demekti ve ben ona anne olmanın benim hayalim olduğunu söylemiştim!
Dünyanın tüm anneleri sevişmiş miydi yani? Anne olmak için böyle bir fedakarlık mı yapmam gerekecekti?
Nazar haklıydı. Elbette ki benim fesat, mızır, her şeyi bilen kuzenim haklıydı! Halam bana hiçbir şey öğretmemişti ve Nazar'ın da bana bunu anlatacak cesareti yoktu. Elbette ki illa biriyle evlenecek, anne olmak için sevişmem gerekecekse gözüme, gönlüme güzel gelen birine geçit vermem ihtimallerin en alasıydı! Ve ben ne şanslıydım ki Metin Kenter gibi tüm hanımların gözüne ve gönlüne güzel gelen biriyle evlenecektim. Ama niçin beynim düşünmeyi yarıda kesiyordu? Onun bana böyle bir şey yaptığını düşünemiyordum. Değil pantolonunun içini görmek, değil ona eteklerimin altını sermek, beni öptüğünü bile hayal edemiyordum.
Peşinden en kötü ve en tiksintili ihtimali (buna tiksinti demek de pek kırıcı olur) sonradan akıl edebildim. Üsküdarlı da bir erkekti. Onda da, bende olmayan o şeyden vardı ve ben halamın dostluğumuzdan niçin endişe kaptığını şimdi anlayabiliyordum.
Bir gün o da evlenecek, (babasına çektiyse evlenmeden) bir hanımı çıplak görecek ve o hanım da bedeninin ücra köşelerini Üsküdarlı'ya açıp aynı kişi olabilmek için zevkle ona geçit verecekti! Bir an öğrendiklerimin ağırlığını unutup henüz tanımadığım bu kadını çok ama çok kıskandım. Böyle bir münasebeti dostumla yaşamak gibi çirkin, ahlaksız bir düşünceye kapıldığımdan değildi bu. Üsküdarlı'nın kendini pek açık etmeyen, derdini dahi sımsıkı saklayan bir tabiata sahip oluşundan mütevellit esas saklaması icap eden bir uzvunu ben olmayan birine cömertlikle sunması ve bundan yana da büyük bir sadakat, itimat duyması kalbimi kırmıştı. Onun gibi biriyle tek bir insan olma fikrinin bir kadının başına gelebilecek en güzel nimet olabileceğini düşünüyordum. Dostuyken bile onu bu denli seviyorsam bir başkasının ona baba, eşim, aşkım diyebilmesi hayalini kurduğum anda bile benim duyduğum sevgiyi, aramızdaki samimi ahbaplığı alçaltıyor, âdeta değersiz kılıyordu. İçimi karabasanlar kapladı. Onun bir erkek olduğunu elbette ki biliyordum, ama tüm bunları öğrenince erkekliğe olan bakışım korkunç derecede değişmişti ve şimdi gözüme başka ırktan meydana gelmiş bir mahlûkat gibi çokça yabancı, biraz da merak uyandırıcı geliyordu.
Metin Kenter'i uzaktan, ağzının biçimini dilediğim anda hatırlayamayacak kadar üstü kapalı şekilde biliyordum. Mantosunun nasıl koktuğunu, yüzünün bazı ayrıntılarını, boynunun benden ne kadar uzun olduğunu biliyordum ama Üsküdarlı'yı fazla iyi biliyordum. Bir daha asla pantolonlarını dikmeyecektim. Bir daha asla çamaşırlarını yıkamayacak, çitilemeyecek ve bedenine değen hiçbir şeye elimi sürmeyecektim.
Asla. Asla ama asla.
Ancak Nergis Hanım sohbetimizin devamında tüm bunlardan hep güzellikle söz etti. Bana açıkça, sırf bunun utanılacak bir şey olmadığına alışayım diye Faruk Bey'le yaşadıkları sayısız yakınlığı tutku ve aşkla anlattı. Eniştem o sıralarda halamla Ankara'ya taşındıklarından köşk boş olurmuş. Tıpkı hayalimde canlandırdığım o cici tenha odadaki gibi Faruk Bey'i gizlice evine davet eder, Glenda'daki gösteriyi bizzat kendisine sergilemesini ister ve sonra da sevgilisini çokça öpüp kendini ona teslim edermiş. Hamile kaldığını fark edememiş. En vahimi de Faruk Bey, tüm o güzel öpücüklerin ve sevişmelerin ardından arkasında bir oğlan çocuğu bıraktığını bilmeden gencecik yaşında hayattan koparılmış. Bu sevişme muhabbeti aklımı darmaduman ettiği için Nergis Hanım dilersem köşke dönebileceğimizi, öte yandan bunları anlattığı için hiçbir utanç ve pişmanlık duymadığını, kendisinin bunu yaşayarak öğrendiğini ve böylesinin en fenası olduğunu söyledi.
Ona ilk kez Faruk Bey'le sevişip sevişmediğini sordum. Biraz hazin, biraz da aksi bir hüzünle hayatında seviştiği ilk kişinin Faruk Bey olmadığını söyleyince erkeklerin ve kadınların mahremini düşünmeyi kesebilmek adına hikâyenin geri kalanını (bilhassa da Faruk Bey'in nasıl ve ne ara öldüğünü) dinlemek istediğimi söyledim.
Tüm o güzel hatıraların ardından geriye kalanları anlatmakla anlatmamak arasında kalmış gibi bir noktaya dalmış dudaklarını kemiriyordu. "Sokakta bıçakladılar." deyince hayret içinde yüzünü süzdüm. Gözlerini kırpmamıştı. "Sinemaya gidiyorduk, köşeden dönünce ıssız bir yola saptık. Takip edildiğimizi bilmiyorduk. Beni korumak için yeltendi. Zaten onu bıçaklamak istemişler. Paramparça oldu. Mümkün değil kurtulamazdı." Kollarını bir bebeği kavrar gibi havaya kaldırdı. "Ellerimde kaldı. Yalvardım, dua ettim, tövbe ettim. Kardeşim de benim yüzümden ölmüş olabilir. O da benim yüzümden ölmesin istedim. Adamlardan birine çelme taktım. Bizim yaşlarımızdaydı o da. Yere düşen bıçaklardan birini can havliyle gözüne sokmuşum. Ağlana sızlana arkadaşlarını sürükleyip gittiler." Nefes verdi. Sonra bir tane daha aldı ve bir tane daha verdi. Aldığı nefes ne ciğerlerini dindirdi, ne de Faruk Bey'i geri getirdi.
"Bir hasmı mı vardı ki?"
Ses etmese de her hâli hayır der gibiydi. "Benim bir hasmım vardı."
Faruk Bey, Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildiğinde ailesi bir an olsun oğullarının sevgilisini yalnız bırakmamış. Hayatına devam edebilmesi için sırtını sıvazlamışlar, Nergis Hanım ise sahneye ilgisi olduğunu ve hatta buna yatkın olduğunu Glenda'daki bulaşıkçılık günlerinden beri biliyormuş. Çıraklığını yaptığı zamanlarda da Tuti Hanım, Nergis Hanım'ın gövdesini hep model olarak alır, ona aktrislere benzediğini söylermiş. Ne vakit hayatının ışığını yitirmiş, o da kendini İstanbul'un görkemli ışıklarına hapsetmiş. Faruk Bey'in gidişinin ardından yaşlı Dertsizler ile pek sıkı dost olmuşlar. Gazinonun sahne ekibine sırf güzel olduğu için dâhil edildikten sonra yaklaşıp on sene dans etmiş, otuzlu yaşlarının ortalarına kadar da dansözlükten emekliye ayrılıp Glenda'nın dans koordinatörlüğünü yapmış. (Tüm İstanbul onu tanıdığından bu sayede Dertsizler'e mekân ayarlayabiliyormuş, ama kalıcı olmalarını sağlayamıyormuş.) Birkaç ay bu acıyı, olmadığı gibi biri olmaya çalışarak üzerinden atmaya yeltenirken karnı büyümeye başlamış. Gebeliğin belirtilerini hep tuttuğu yastan, geçirdiği fenalıklardan sebep sanırken Tarık'a gebe olduğunu öğrenmiş. Öyle mutlu olmuş ki, Faruk Bey'in bir şekilde ona ve ailesine geri döneceğine inanmış.
Onun rahminde. Onun tohumundan. Yeniden.
Buradan sonrasını Nergis Hanım örtbas ederek anlattı bence. Bilmemi istemediği bir şeylerin olduğunun en başından beridir hissetmiş, bana bu hikâyeyi esas hâliyle anlatmadığına dair de bir kuşku duymaya başlamıştım.
Tarık'ı gayrimeşru bir ilişkiyle dünyaya getirdiğini ve hamileliğini saklayamadığı için evden atıldığını söyledi. Ona hediye edilen bir köşkten nasıl atılabilirdi ki? Zira Faruk Bey ile tanışıkken onu evden atacak bir babası yoktu, vefat etmişti. Üsküdar'daki köşkün ona hediye edildiğinden ama aynı zamanda da ağabeyinin üzerine geçirildiğinden bahsetti. Eniştem o vakitlerde onu evden atamazdı, çünkü çoktan Ankara'daydı. Tarık'a hamileliği boyunca ailesinden ve miraslarından ret yediğini, Üsküdar'daki köşke hak bile talep edemediğini, babasının vefatından sonra tek mirasçının Rahmi eniştem olduğunu ve kendisini bu köşkten çıkartmak istemekle birlikte, sevgililikleri sırasında da Faruk Bey ile bu evde kalmak hususunda inat gösterdiklerinden bahsetti. Bu süre zarfında eniştem ne ara evlendi, ne ara halamla tanıştı ve ne ara halamın Ankara'daki köşküne taşınıp bir de Fahriye ablamı kucaklarına aldılar da köşkün derdine düştüler, anlayamadım.
Velhasıl, her şey allak bullak oldu. Kafamda tüm bu yaşananları makul bir zemine oturtamadığım gibi sevişmek bahsini de hatırımdan çıkaramıyordum. Belli ki unutmak istediği bu hatıraları öylesine irdelememişti ki, kendi bile anımsayamaz hâle gelmişti.
Bir de üzerine bizim Tarık'ın hikâyesi bindi. Birlikte on dört sene yaşamışlar. Eniştem gerçekten de kâğıt üzerinde hakkı olan köşkü satmak için çok çırpınmış. Kendince haklı sebepleri varmış. Bir kere evli ve düzenli bir hayata sahipmiş. Üç çocukla birlikte bir de yetim baktıkları için (o da ben oluyorum) bu koca köşkte yaşamaya elverişli bir yaşamları varmış. Nergis Hanım, biraz da şeytanlık edip inat etmiş. Ona kalırsa eniştem köşkte yaşamak değil, babası gibi düştüğü kumar batağından kurtulmak uğruna sözde sahibi olduğu köşkü satmak istiyormuş.
Tarık'ı benim kaldığım çatı dairesindeki ufak odada, Tuti Hanım'ın ebeliğinde tek başına doğurmuş. Hamileliği sırasında Faruk Bey de ölünce yalnızlıktan ve kederden canına kıymamak için çok direnmiş. Dansözlükten sağlam bir para kazanıyormuş fakat içinde kayboluyor, kimliğini yitiriyormuş. Tek dayanağı oğlu hâline gelmiş. O da doğunca ona öyle bağlanmış ki, köşke resmen demir atmış. Ona hâlini, hatırını sormayan ailesini ne pahasına olursa olsun silmiş hayatından. Halama bile duvar örmüş. Daha evvel bir çocuk doğurmasına rağmen gelip de ona destek olmadı diye gönül koymuş. Vereceği varsa da vermemiş köşkü.
Eniştem de ya köşkü boşaltırsın, ya da köşkün parasını ödersin demiş. Nergis Hanım ne içinden çıkmış, ne de enişteme para vermiş. Hatta abisine inat köşkün odalarını (başta dükkânının icralık olduğunu öğrendiği Tuti Hanım olmak üzere) kiracılarla doldurmaya başlamış. Yalnızlıktan kafayı yiyecekmiş. Kendi gibi bir başına yaşayan, kocalarından ve ailelerinden hayır görmemiş, itilip sokağa atılmış tüm sahne kadınlarını bulup toplamış. Mesela Ruşi Hanım bu eve taşındığında yanında boyunca da bir kızı varmış. Eskiden böyle biri değilmiş. Onu aldatan, döven kocası olmadığında yapmayı en sevdiği şey, kızı Güliz'le yemek pişirirken sakladıkları radyodan şarkı dinlemek ve söylemekmiş. Bir gün Güliz, "Neden gitmiyoruz ki anne?" diye sormuş büyük bir cesaretle. "Zaten bizi istediği de yok, varsa yoksa öteki kadınlar. Ömrümüzü böyle mi geçireceğiz!"
Kocasının kumara bulaştığını bilmeden her şeyi toparlayıp Bilecik'ten İstanbul'a firar etmişler. Kendilerine bir pansiyon odası kiralamışlar. Pansiyon bir gazinoyla bitişikmiş. Güliz geceleri uyumaz, pencereyi aralayıp gazinonun kapısından sızan ışıkların sokakları nasıl aydınlattığını seyreder, şarkı mırıldanırmış. Nedenini, nasılını çok irdelemedi. Güliz sahneye çıkmaya başlamış, annesi onu desteklemiş. Bu esnada Nergis Hanım'la tanışmışlar. Yaşam öykülerini öğrenip uzaktan izlediği kadınlara Tuti Hanım aracılığıyla bir Kız Kulesi kartpostalı yollayan Nergis Hanım, onlara Öğdül Sokak'taki bu köşke gelmelerini, güvende olacaklarını söylemiş. Fakat kocası tam üç sene sonra onları bulmuş ve Güliz'i sahnede yedi kurşunla öldürüp namusunu temizlemiş. Ruşi Hanım kıl payı kurtulmuş. Kocası kumardan kazandığı parayla kefaletini ödeyip çıkmış. Ruşi Hanım ise ebediyen kendini bu köşkün karanlıklarına hapsetmiş.
Cevale Hanım on beşinde zorla evlendirilmiş. Eşini pek sevmez, eşi de onu sevmezmiş. Ancak bana anlattığı sevişme eylemini, bir başkasının karısına yapmasına haz duyduğundan onu bir ahbabına satmak niyetindeymiş. Bunu kaldıramayan Cevale Hanım ikisini de bıçaklamış ama ölmemişler. Peşinden izi sürülmüş, amcakızının evinde kalırken yakalanmış. Pencereden firar etmiş. Hiç bilmediği sokaklarda saatlerce koşmuş, arkasında olduklarını anlayınca da evlerden birine sığınmış. Ne mutlu ki evin sahibi eski bir zabıtmış, zaman zaman gardiyanlık yaptığı da olurmuş ki elinde tüfek, evine dadanan adamları iki sözü ve heybetiyle bertaraf etmiş. Cevale Hanım daha yirmi yaşında bile değilmiş. Adamsa ona sığınan bu kızı yıllarca koruyup beslemiş. Cevale Hanım'sa adamın vefatına dek ona minnetinin borcu olarak bakmış. Nergis Hanım'la da yolları adamın cenazesinde kesişmiş. Meğerse adam, Faruk Bey'in dedesi, Tarık'ın ise büyükbabası imiş.
Tüm yüreğimle söylüyorum ki Nergis Hanım bana tüm bu kirli öyküleri gerçekte yaşandıkları yalın hâlleriyle anlatmasa bile, duyduklarım beni perişan etmişti. Belki hüngür hüngür ağlamıyordum oturduğum yerde. Belki de içime, onlar uğruna tüm kâinatla savaşacak bir kin dolmamıştı henüz. Fakat on yedi yaşındaki Rehiye, bu işittiklerinin kendisini ansızın hatırlatmak suretiyle aklının ücra köşelerinde ebediyen dolaşacağını biliyordu. Zira o güne kadar ben, böylesi mütebessim kadınların gülüşlerinin yine böylesi feci lekelerle kaplı olabileceğini katiyen aklımın ucundan geçiremezdim. Oysaki boyalı, cilveli, sevecen suretlerine tek bir bakışımda onları ölesiye kıskanır, bir parçaları olabilmek için dualar ederdim. Bana benzemeyen her güzel mahlûkatı kendimden bahtlı sanırdım. Yaşamın meşakkatli yollarını, kederin ağır yükünü hiç hesaba katmadan onlar gibi bir kadın olabilmeyi dünyalara bedel sayardım.
Hâlbuki bizim çirkin dünyamızda, bir kadının yalnız güvende kalabilmek için bile ödemek mecburiyetinde olduğu esas bedellerin farkında olabilseydim; ben mutlak surette bir erkek, sokaktan geçen bir çocuk yahut kuru bir dal parçası olarak ölebilmeyi gökten inen bir nimet sanırdım.
Hepsini anlatamayacağım kadar çok hikâye var. Böyle böyle yolunun ve hayatının kesiştiği herkese köşkte yaşamayı teklif etmiş Nergis Hanım. Üsküdar da güvenilir, sakin bir belde olduğundan kadınlar kabul etmiş; zira yaşamları bu beldeye aykırı olsa da, saklanmayı başarabileceklerini düşünmüşler. Başlarına bela alsalar dahi güvende olduklarını bilirlermiş burada. Ta ki mektuplarına ve ihtarlarına cevap alamadığından kız kardeşini mahkemelik eden eniştem kısacık süren bir İstanbul sefasında Nergis Hanım'ın kapısını tıklatmış. Bir de ne görsün. Her yerde o biçim kadınlar. Hele de Üsküdar'da. Hak sahibi olduğu köşkte. Evliyalar beldesinde. Nergis Hanım'ı saçlarından sürükleye sürükleye mahallelinin önünde dövmüş. Kadınlar ayırmaya çalışmış, hatta Tuti Hanım sopasıyla acımadan vurmuş enişteme. Ancak nafile. Bana ağzındaki dişlerden birini gösterdi. Sağ yanında olduğum için göremedim, zaten görebileceğim bir dişi de yoktu. Eniştem kırmış. Ağzı, gözü, tekmelenen kalçaları, her yeri şişmiş. Saçları elinde kalmış.
Annesini böyle gören Tarık ise Necipleri toplayıp dayısından onu kurtarmaya çalışmış. Taşlarla, mancınık sopalarıyla saldırsalar da en sonunda eniştem hepsini yere sermiş, Tarık'ı tanıyınca tutmuş boğazına yapışmış. Nergis Hanım kanlar içinde yerde yatmasına rağmen eniştemin üzerine sıçramış. Gözü dönmüş de, tırnaklarını geçirmiş suratına. Faruk Bey'in ölümünden sonra yeleğinin cebinde hep bir çakı taşırmış. Kendini savunmak için çıkartmadığı çakıyı, eniştemin boğazına dayamış. "Oğluma dokunursan ölümün benden olur." demiş. "Kızların babasız kalır. Karın da benim gibi olur. Yoldan çıkar."
Eniştem, Tarık'ı bırakmış. Zabıtlar gelince de karakola götürmüşler. Ancak Nergis Hanım'ı hastaneye götürdükleri için şahit olarak Tarık'ı, köşkteki kadınlardan ve komşulardan birini almışlar. Eniştem ise birkaç gece nezarethanede tutulmuş. O akşam Nergis Hanım, çatı dairesindeki odasında seneler sonra ilk kez sırf korktuğu için ağlamış. Abisiz yaşamaya, erkeksiz bir hayat sürmeye öylesine alışmış ki eniştem tek bir günde, inşa ettiği güvenli limanını yıkıp mahvetmiş. Gece Tarık annesiyle hiç konuşmamış. Sabahleyin balkonda oturmuşlar. Annesi sigara içerken, "Dayım akıllı dedi bana biliyor musun?" demiş.
"Bir avuçluk beyniyle nasıl anlamış senin akıllı olduğunu?" Tarık tuhaf bir şekilde dayısının tarafını tutar gibi sessiz kalmış. "Neye dayanarak söyledi? Kurnaz anlamında mı-"
"Alacak verecek hesabı ettim. Yandaki zabıt belge dolduruyordu."
"Aklından mı ettin gene?"
Tarık burnu havada, "Evet." demiş. Ardından ısındıra ısındıra eklemiş. "Mektebe gidiyor musun, diye sordu-"
"Tarık. Bunları konuştuk!" demiş Nergis Hanım meseleyi anladığından. "Biz sana öğretiyoruz. Kimseye ihtiyacın yok senin, hele de başında annen varken!"
"Biliyorum." demiş. "Ama kendi okutmayı teklif etti."
"O mu seni okutacakmış!"
"Özür dilemek istiyormuş sen!" demiş Tarık. "Benim oğlum da yok, evde üç kız bir yetim bakıyorum. Sen gel, başımın üstünde yerin olsun. Oğlum değil misin? Benim kanımdasın ne de olsa, dedi-"
Nergis Hanım oğlunu yakasından tutup, "Sen bak bakayım bir benim yüzüme." demiş. "Ben seni ona yem etmek için mi-"
"Anne. Sıkıldım artık ben!" demiş Tarık. "Burada ne yapabilirim ki? Hiçbir mektebe giremiyorum. Bana öğrettiklerinize nankörlük etmiyorum ama hiçbiriniz muallim değilsiniz ki! Benim öğrenmeyi istediğim şeyler sizde yok. Kaç mektebin kapısından döndük. Sanki alnımda hangi evde yaşadığım, kimlerin oğlu olduğum yazıyor."
"Tarık-"
"O manada kast etmedim." demiş. "Herkes gidiyor işte. Herkesin gidilecek bir yolu var. Senden özür dileyecek, köşkü almayacak ama beni alacak. Okumam için. Ben de kadınlarla değil, erkekle büyüyeceğim."
"Sen benden mi ayrılmak istiyorsun?"
Her zamankinden sakin, içli ama bir o kadar da inatçı bir hâli varmış Tarık'ın. Nergis Hanım'a göre bu oğlunun Ankara'ya gitmek istediğinin işaretiymiş. Çok geçmeden de Nergis Hanım bu fikre ikna olmak mecburiyetinde olduğunu kabul etmiş. Tarık yirmiden fazla kadınla, dansöz bir anneyle, tek erkeği olduğu bir evde yaşıyormuş. Herkesçe ana kuzusu belleniyor, kendini dışlıyormuş. Bu kadar küçük bir beldede laf herkesin kapısına, kulağına dayandığından kendine yer bulamaz olmuş. Faruk Bey'in zenneliği, annesinin dansözlüğü derken bir de gayrimeşru bir çocuk olması Tarık'ın en büyük bahtsızlığı hâaline gelmiş. Oysa dayısı, ona bakması icap eden tek erkek, ona evinin kapısını açıyormuş. Evli bir çift, dört tane çocuk, kalfalar, sıcak bir mahalle, sabit gelirli bir iş ve haddinden fazla ahlaklı bir çevre.
Herhalde sahiden bakacak, diye düşünmüş annesi. Bana yaptığı zulüm kadınım diye zaten. Tarık erkek. Onun tüyüne dokunamaz.
Nezarethanede tutulan eniştem, Nergis Hanım ve Tarık'ın ziyaretiyle çıkabilmiş. Şikâyetini geri çekmiş ve "Oğlumu ve affımı istiyorsan tek bir şartım var." demiş abisine. "Ankara'daki en iyi harp okuluna sokacaksın. Mezun edeceksin. Asker edeceksin. Midesini tok, cebini dolu tutacaksın. Vakti gelirse damat edip baba gibi arkasında duracaksın. Ne vakit istersem de bana göndereceksin. Yoksa hayatını karartırım."
İşittiklerim ne acı ki oğlu değil harp okulunda okumak, köşkümüzün içinde bir gece bile geçirmemişti.
Tarık'ın hatıralarıma kazınan mevcudiyeti ilk bu kısımda kıpırdamaya, yerini değiştirmeye başladı. O sabah yanımızda olmayışı bir şekilde uçarı kaçarı, yalancı varlığını daha da kıymetlendirmiş, yüreklerimizi ezmişti. Bilhassa da annesinin. Zannediyorum ki, anlattıklarımın içinden onu en çok yaralayanı, Tarık'ın hiç de umduğu gibi bir yaşama sahip olmayışıydı. O, oğlunun iyi bir mektepte, kendi kötü şöhretinden uzakta, en azından iyisiyle kötüsüyle ona yol gösterecek bir erkeğin, abisi Rahmi eniştemin yanında güvende olduğunu düşünüyordu. Burada kadınların arasında yumuşamayacak, hayatın erkekleri mesul tutan ağır vazifelerini öğrenecek ve daha güçlü, daha delikanlı biri olacaktı. Ama uzakta. Abisinden uzaktaki bir kışlada. Oysa Tarık, Nergis Hanım'ın cehenneminde; tabiatını pekiyi bildiği abisinin burnunun dibinde yaşıyordu.
Kendime öyle kızdım ki, bu kızgınlığımı nasıl telafi edeceğimi bilemedim. Tarık'ın sırrını aşikâr ettiğim için çok pişmandım. Ama bunu annesinin bilmesine sebebiyet verdiğim için de olması gereken bir şeye hizmet ettiğime inanmak istiyordum. Tüm bunlar bir yana, şimdi ona daha başka bir pencereden bakıyordum. Ele avucuna sığmayan saniyeler boyu sisli ufka baktık. İçimizdeki Tarık'ları yan yana dizdik. Dövüştürdük, savaştırdık, sardık ve sevdik. Ne ben onun Tarık'ını tanımıyordum, ne de o benim Üsküdarlı'mı.
Sohbetimizin son demlerinde gün çoktan batmıştı. Sahili ve şehri bu vakitlerde doyasıya görebilmenin Üsküdarlılar için harikulade bir nimet olduğunu düşünüyordum. Oysa Ankara'yken, günbatımının bu kadar seyredilesi oluşuna hiç ehemmiyet vermemiştim. Belini iki yandan kütleterek yerinden doğrulduğunda beni baştan aşağıya bir kez daha süzdü Nergis Hanım. Suratında yine o memnuniyetsiz ama bir o kadar da kederli yumuşaklık vardı. "Sen anlat bakalım." dedi yüzüme. Unutulmaya yüz tutmuş eski bir hatıra gibi hissettim. Dipleri gelen, kısa, kırık sarı saçları ıslak ıslak çiseleyen kış rüzgârıyla savruldu. Kulak biçimi bana garip bir şekilde Üsküdarlı'yı anımsatmıştı. Kulak memeleri neredeyse yoktu, büsbütün, biçimli bir kıkırdaktan yaratılmış gibiydi. "Nasıl biri Tarık?" Biraz düşündü. "Oğlan dayıya çeker derler diye çok korktum bir ara biliyor musun? Bencil mi? İçkisi kumarı var mı? Yoksa fazla mı dinine bütün? Abimin yanında dura dura başka neye benzeyebilir ki çocuk."
"Yüreğiniz ferah olsun. Oğlunuz kâfirin önde gideni."
"Nasıl yani?"
Buna güler sanmıştım. "Sahiden söylüyorum." dedim. "Delistmiş. Kâfirsin deyince kendini böyle müdafaa ediyor."
"Deist olmasın o?"
"Hayır, delist." dedim. "Yüreğiniz ferah olsun. Dayımla uzaktan yakından alakası yok. Tarık çok efendi biridir. Bazen köpürür, bazen çabuk parlar, kızar eder, fısır fısır küfreder ama dünya üzerindeki en çabuk özür dileyen insandır. Sonra... Bekçilik etmeye bayılır! Nefes aldırmaz. Tarık benim bu dünyada görüp görebileceğim en iyi insandır. Eli açıktır, merhametlidir, tam bir dert ortağıdır. Hanımlara karşı çok anlayışlıdır. Onunla benim kadar vakit geçirseydiniz, yirmi bir yaşında olduğuna inanamazdınız. Bana kalsa kırk yaşında falandır o. İyi mi yetiştirilmiş, yoksa kendini mi iyi yetiştirmiş bilemem. İçinde yaşlı bir adam var orası kesin. Keşke ondan daha fazla doğursaydınız Nergis Hanım. Bu, tüm hanımların hayrına olurdu."
İkimiz de güldük. Nergis Hanım hazır aklına gelmişken, "Abimle nasıl arası?" diye sordu.
Lafımı hevesli hevesli anlatırken durup, "Kırılın diye demiyorum ama hiç konuşmazlar. Konuşurlarsa da bundan kimseye hayır gelmez. İkisi de benzer kişilikte. Lâkin farklılar." dedim. "Tarık köşkte bizimle yaşamıyor, bahsetmiştim. Fakat sahiden ona yer yok. Çok büyük bir evde yaşamıyoruz. Kızların üçü aynı odada, ben de dâhil olmak üzere kalfalarla ikişer odada kalıyoruz. Tarık, köşkün karşı kapısındaki tek göz evde yaşıyor. Cemil Amca'nın müştemilatında. Çok yakınız ama rast gelmiyorlar. Yemeğini ben götürüyorum. Yıkanacaklarını yıkayıp ütü basıyorum, gömleklerini kolalıyorum. Sonra da Pazar gecesi kapısına bırakıyorum. Ancak misafir geldiğinde arada bir oğlu gibi tanıtmayı seviyor. Salonda bir tur dönüp selam verdikten sonra geri kaçıyor evine."
"Oğluma sen annelik ediyorsun o zaman?"
Sesindeki katılık oturuşuma dek sirayet etti. Bunu gülmeli bir yerden söylememişti. Ürperdim. "Bana ihtiyacı yok ki..." diye ferahlattım yüreğini. "Köşke girmek istemez diye ben-"
Birden tüm merakını başka bir meseleye yöneltip, "Neden kustu sence?" diye sordu. "Hep böyle kusar mı? İçini ne kaldırmış olabilir? Küçükken hiç böyle kusmaları yoktu."
"Bilemiyorum Nergis Hanım." dedim ama der demez de aklıma benzer bir hatıra geldi. "Gerçi bir kere daha kustuğu olmuştu. Buraya gelmeden evvel kapısını çalıp İstanbul'a kaçmayı teklif ettiğimde gelmek istemediğini söylemesine rağmen öyle heyecanlandı ki gitti kovaya kustu."
"Daha çok korkmuş olmasın?" dedi. Aslında ben de heyecanlanmak kelimesini kullanmayacaktım, ama ağzımdan öyle çıkmıştı bir kere.
"Evet, ben de öylesini kastettim."
"Benden mi korkmuştu acaba? Yalanını anlarım da abimi kolladığını fark ederim diye."
Aklımı bir kere daha taradım. "Yok." dedim. "Hatta köşke girmeden evvel saçını sakalını düzeltti. Aa! Siz görmediniz! Buraya geldiğinde sakallıydı Tarık. Bir görseniz köşkünüzdeki kadınların hepsi çocuğunuzun bıyıklarını sevmekten yoldu. Ben de bazen onu sakallı görünce şaşırıyorum aslında lâkin alıştım. O da çok heyecanlıydı, bana sizinle yeniden tanışacağını ve onu öyle göreceğiniz için çok tuhaf hissettiğini söylemişti. Sizden korktuğunu asla sanmıyorum."
"Sahiden mi söylüyorsun?" dedi omuzuma yarım bir yumruk atarak. Ağzımda ısınan yarım tebessümle dokunduğu yeri okşadım. Benden kaçırdığı boncuk gözlerini seyrettim. Bana daha çok vurmasını, benimle daha çok şakalaşmasını istedim. "Neden sabah öyle davrandı kim bilir. Arası nasıl kızlarla?"
Tadım kaçtı. Dikkatimi söylediklerine verince Aydan'ı anımsadım. "Bilgim yok." dedim. "Ben hariç herkesle fevkalade yakın maşallah."
"Sen hariç mi? O niyeymiş?"
Söylediklerim dostluğumuzu yanlış tarif ettiğinden ona bir dolu iletişimimizi anlattım. Onunla nasıl anlaştığımızı, gözlerimizle nasıl konuşabildiğimizi, nasıl hitaplar kullandığımızı ve birlikte yapmayı en sevdiğimiz ve sevmediğimiz şeyleri... En sonunda da, "Yani zannederim bir tek bana öyle davranıyor." dedim. "Başka hanımlara kibar, bana gelince..."
"Buna sevinmelisin ama." dedi ılımlı fakat yine de oğlunu herhangi bir kızdan sakınan tavırlı bir sesle. "Hiç değilse yanında olduğu gibi davranıyormuş. Bu bir başkasının isteyebileceği bir şeydir."
"Ben istemiyorum ki ama..." dedim. "Bilakis, katiyen rahat değil. Sanki bana bir şey diyecek de, diyemiyormuş gibi bakıyor. Bu da beni kötü hissettiriyor. Aramızda hep bir duvar var. O müsaade ederse geçiliyor. Bir kız değilmişim gibi hissediyorum Nergis Hanım! Daha doğrusu bir kadın değilmişim gibi." Dün lobideki münakaşamızı anımsadım. Bunun bahsini aralamak ne kadar doğruydu bilemedim. "Dün bana ne dedi biliyor musunuz? Sen bir kadın mısın ki Rehiye..."
"Kim? Tarık mı dedi sana bunu?"
"Ta kendisi."
"Kaç kadın görmüş de ne biliyor acaba."
"Ben de aynı şeyi düşünüyorum."
Sahilin tüm puslu havasını ciğerlerine doldurarak iç çekti, "Sır tutmakta becerikli olsan, sana bir şey daha anlatırdım şimdi..." dedi neredeyse muzip bir edayla.
Resmen yerimden sıçradım. "Becerikliyim!" dedim. "Çok becerikliyimdir hem de... Lütfen, lütfen anlatın."
Nergis Hanım bana güldü. "Rehiye." dedi başını bana alçaltarak. "Tarık'ın benden sakladıklarını bana anlattığın için sana minnettarım. Tarık'ı ben yetiştirdim, o da sıkı ağızlıdır. Tövbe öğrenemezdim bunları. Ona verdiğin sözü bozmak pahasına benden saklamadın. Bunları bilmem gerekiyordu. Ama... Bunu sırf, onun annesi olduğum için içimde meşrulaştırabiliyorum. Bundan sonra iyi bir sırdaş oluyorsun. Benim evimde kalacaksan, benimle birlikte yaşayacaksan, birinin sana verdiği sırrı ne pahasına olursa olsun tutacaksın. En zor anında bile ağzını açmamayı, sırrını muhafaza etmeyi bileceksin. Kadınlar birbirine duvar olmazsa çok çabuk yıkılırlar. Ve ben evimin yıkılmasını istemiyorum. Hele ki sokaklar abim gibi insanlarla doluyken. Anlaştık mı?"
"Beni sokağa atmayacak mısınız?"
"Atayım mı?"
Ona hayranlıkla bakıyor, beni evinden atmaması için tüm sevimli yanlarımı ona sergiliyordum. Bu kez de ben eline uzanmak istedim, ama cesaretim anca paltosuna dokunmaya yetti. "Atmayın." dedim. "Yazık bana."
Nergis Hanım, başını ağır ağır bana çevirdi. "Bak sen şuna ya..." dedi. "Evladımı aldı yetmedi, kendi yetimlerini de bana gönderdiler. Oğlum nerede onu da bir bilebilsem!" Gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. "Gelmişim kırkıma, mektepli bir kıza mı bakacağım ben! Zaten sabahleyin seni odamda görünce kız kaçırdı da bana geldi sandım. Çok korktum abime çekti diye."
"Hayır! Ne münasebet." dedim. "Tarık'ın böyle taraklarda bezi yoktur ki. O hayatta kız kaçırmaz. Bilakis, biri kaçırılsa evine geri götürür sonra da hiçbir şey olmamış gibi usul usul kendi evine döner." Kendime kıkırdadım. "Biliyor musunuz? Yanında bir kadın görmedikleri için mahalleli ona çürük diyor. Doğrusu ben inanmıyorum buna. Bana kalırsa kızlar başlattı bu lakırdıyı. Yani Nazar ile Gülizar."
"Çürük mü?" dedi aklındaki kalıntılarından oğlunu düşleyerek. "Hiç öyle aciz görünmüyor ama. Çok bakmış kendine. Cılız da, şişman da değil. Kılığı kıyafeti temiz, uydurmuş da. Sabah görünce bir kötü oldum. Ne güzel olmuş eşek, boyumu da geçmiş. Faruk'un gözleri yeşil olmasa suratları neredeyse aynı, nasıl becermişim aynısını doğurmayı acaba. O hele bir geri gelsin ben ona yapacağımı biliyorum. Gönül beslediği biri yok mu? Anlatmıyor mu sana?"
Dişlerimi sıkarak, "Hayır. Yok." dedim. "Olsa ben anlardım. Âşık gibi bir hâli yok."
Dudaklarından süzülen duman, rüzgâra karıştı ve kayboldu. "Keşke ben de anlayabilseydim." dedi. "Çok hırpaladım mı seni?"
İrkildim. Bunu soracağını tahmin etmiyordum. "Unuttum ki." dedim.
"Tokadımı yedin ama?"
"Evet, afiyetle." deyip karnımı okşadım. Omuzuma bir kere daha vurup bana güldü.
Hâlâ ellerine bakıyordu. "Ne yapacağız Rehiye?" dedi. "Artık beni de bulaştırdınız bu işe. Ya Gülru'ya bir şey olduysa? Bugüne kadar şu köşkten içeri bir tane vukuat sokmadım. Tek bir tane bile. Ha, bir abim geldiğinde işte. Seni arıyorlar mıdır acaba? Ya kapıma zabıtlar gelirse? Kadınlardan sabıkası olanlar da var."
Baştan sona konuştuğumuz her şeyin yükü, esas meseleyi anımsamamla birlikte boğazıma oturdu. Ağlamaya çok ihtiyaç duyduğum bir andaydım lâkin Nergis Hanım'ın karşısında dik durmalı, ağlak görünmemeli ve beni sevmesini de sağlamalıydım. Ne var ki ben önce boncuk boncuk, sonra da saklamadan hüngür hüngür ağladım. "Kusura bakma." Sessi hissiz ve keskindi. "Benim için de ani oldu. Ağlama, bir hâl çare bulunur." Emrine uyup yaşlarımı silerken üflediği duman tekrar yüzümü sardı. "İster misin?"
"Efendim?"
Yeni yaktığı sigarasını kaldırdı. "İster misin? Denedin mi hiç?"
"Sigara mı? Yok... Tövbe."
"Tövbe mi?"
"Yani kötü bir şey. Tarık içtiğimi görse benimle bir ay konuşmaz. Sahneye çıktığımda bile burnumdan getirdi-"
"Sahneye çıktığında mı!" dedi sigarasını indirerek. Sevinmiş gibi görünmediğinden bunu söylediğime bin pişman oldum. "Ne ara geldin de ne ara sahneye çıktın sen! Nasıl olabilir böyle bir şey!"
"Nergis Hanım..." dedim nazlanarak. "Siz de mi kızacaksınız! Kızmayın. Ne olursunuz. Kendiliğinden oldu, daha heyecanını bile yaşayamadım ki! Hiçbir şey hatırlamıyorum! Neciplerin solisti sahneyi bırakıp gitmek durumunda kaldı, şarkı söylediğimi tesadüfen öğrenmişlerdi zaten. Ne yapayım! Tarık'la kavga edince ben de hislendim! Bünyamin Bey beni çok sevmişti... Hemencecik müsaade verdi-"
"Bünyamin mi!" dedi bu kez. Sigaralı eliyle dizine vurdu. "Tabii ya... Necip, benimle konuşmuştu Kardelen'e çıkabilmek için." Nergis Hanım'ın katı ifadesi, önce şaşkın sonra da meraklı bir hâl aldı. Bana döndü ama laflarına yenisini ilave etmedi.
"Siz de mi yakıştıramadınız?" Bu tavrına alınmıştım doğrusu. "Olsun. Hiç dert değil. Ben kendime yakıştırdım. Bugün nişanlı bir kız olabilirdim ama iyi de söylesem, berbat da söylesem hayatımda ilk kez sahneye çıktım. Yine olsa yine yaparım, zira böyle bir heyecanı ben daha evvel hiçbir yerde tatmadım! Sanıyorum ki ömrüm boyunca bu hissin esiri olabilirim. Tıpkı sizin içinize çekip çekip bıraktığınız şu taze sigara gibi. Ben de ne zaman arzulasam, o sahnenin tozunu içime çekeceğim. Oraya aitim ben. Dünyaya bir seyirci olarak gelmiş olmayı kendime yediremiyorum."
Bana öyle bir kahkaha attı ki, ya kavga edeceğiz ya da yüreğimi bin bir parçaya bölecek bir latife edecek sandım. "Bir dahakine beni de çağır." dediğinde soğuk parmaklarıyla çenemi kavrayıp kendine döndürdü. "Sana en son gülecek insan benim. Bilakis. En önden seyretmek isterim."
Birinin, hele ki bir kadının beni desteklemesine inanamadım. "Sahiden mi?" dedim. "Keşke bu lafı bana Tarık da söyleseydi."
"Keşke ben de oğlumu senin kadar görmüş olabilseydim."
Sahilden ayrıldık, yolu uzatıp kumsalda yürüdük ve tepemizdeki yokuşu çıktık. O beni bırakıp önden ilerlerdi. Bir müddet konuşmadan köşke yürüyüp bayırı tırmandık. Yol boyunca Tarık'ın çocukluğunu düşündüm. Bu sokağın nerelerinde koştuğunu, nerelerinde oturup oyun oynadığını düşledim. Eniştemin, saatlerdir yanımda olan bu kadını nasıl ve nerede dövdüğünü merak ettim. O akşamüstü Nergis Hanım'la köşke geri döndüğümüzde, kadınların üzerimdeki meraklı bakışlarını göz ardı edebilmem mümkün değildi. Paltolarımızı asmak için merdivenin altındaki portmantoya ilerledik. Evde ikimizin varlığından kaynaklanan ezici bir sessizlik vardı. Islak gözlerimi bilerek yumuyor, günahsızlığımı aşikâr edercesine başımı eğiyordum.
"Başını kaldır." Işık almayan portmantoda gözlerini aradım. "Surat astığını görmeyeceğim."
"Ama-"
"İnsanların seni nasıl bilmesini istiyorsan öyle davran. Her hissinin peşine düşersen işimiz yaş." diye ekledi paltosunu asarken. "Ben bu evde gözyaşı istemiyorum. Sil yüzünü. Yorgun değilsen de gel yemeğe katıl."
Yüzümün yaşını gömleğimin kollarına sildim. Üstümde hâlâ dün geceden kalan teri kurumuş giysilerim vardı. Hamama gitmeyi düşündüm, ama başkaları ellerinde sepetlerle hamam katına indiğinden çatı dairesindeki küvette yıkanmaya karar verdim. Kimseyi çıplak görmek istemiyordum. Odama çıkıp kendimi yatağa attım. Yaka paça uyandırıldığım o yatağa gömülerek bugün yaşadıklarımı ve sabahki kendimle ne kadar farklı biri olduğumu düşündüm. Sırt üstü uzanıp tavanı seyrettim. Belleğime kayıtlı bir hatıra destesinin içinde nedense Tarık'la bu yatakta uzanıp karanlığı seyrettiğime dair buğulu bir anı vardı ve ben ne kadar düşünsem de bu anın nereye ve ne zamana ait olduğunu bulamıyordum. Bir süre sonra kurcalamayı bırakıp annesinin anlattıklarını tasdikleyen başka hatıralarımızı düşündüm. Onca hatıranın içerisinde yürürken Nergis Hanım'ı dışlamışım gibi nankör bir his midemi kamçıladı.
Kalkıp valizimi kurcaladım. Fotoğraf albümümün içerisinden Tarık'ın şimdiki yaşlarına ait bir resmini ona vermek üzere dikkatle aradım. Elimde olanların çoğu eski yıllara aitti ve muhtemelen Nergis Hanım onun ufak hâline zaten alışıktı. Bense ona başka bir resim vermek istiyordum. Öyle bir resim olmalı ki, yedi senedir gasp ettiğim hakkını telafi edeyim, hem de bakıp bakıp bundan sonraki yaşamımızda oğlum diye dilediği vakit bağrına bassın. Ne kadar yakışıklı olmuş, desin gene. Benim küçük eşeğim koca bir at olmuş.
Albümümün son sayfasından gölde çekindiğimiz fotoğrafları yüreğim acısa da yerinden yırttım. Yazları mektep olmadığında birlikte Ankara'daki küçük İstanbullara gider, biraz nefes alırdık. Tarık bu günlere hep hazırlıklı giderdi. Piknik için sepet hazırlamamı söyler, manavdan en sevdiği meyveleri alır, çaktırmadan da üstüme ince bir şeyler giymemi, dilersem suda yüzebileceğimi söylerdi. Ama ben hem sudan korktuğumdan, hem de kadınların giydiği mayolar gibi bedenimi açık etmekten çekindiğimden onun eşyalarını bezimizin üstünde muhafaza eder, ona meyve doğrar, yüzen insanları ve bilhassa da bir balık gibi türlü biçimlerde suya dalan Tarık'ı seyreder, günün birinde onun gibi hür olabilmeyi arzulardım. Oysa o günü, çekindiğimiz bu resme yeniden bakıp hatırlarken gördüğüm ve hissettiğim ilk şey güzel hatıralarımız ve tatlı dostluğumuz değil, Tarık'ın yanımda sadece çamaşırıyla duruyor olmasıydı.
Resim çekilirken, hatta gün boyu, bu ayrıntıyı hiç dikkate almamıştım bile. Giyinik olması da, soyunmuş olması da benim için birdi çünkü ona bakmıyordum. Ama şimdi ötemde beremde olan tek erkek olduğu için, Tarık istemeden annesinin bana öğrettiklerini büyük bir suçlulukla inceleyeceğim günah dolu bir deneme tahtasına evirilmişti. O gölette çekilmiş fotoğrafındaki yarı giyinik bedeni, cehalet dolu zihnimde taze ve ürkütücü bir mana kazanmıştı. Besbelli onda tıpkı tüm diğer erkeklerdeki gibi bende olmayan bir uzuv vardı ve ben sadece merakımdan, yemin ederim ki art niyetsiz bir merakla, onu incelemek istiyordum. Ne de olsa bende de onda olmayan pek çok şey vardı ama o (evindeki mecmualara bakılırsa) bir kadının neye benzediğini dilediği zaman gözetleyebiliyordu.
Peki ya ben ne yapacaktım? Ben nasıl öğrenecektim? Gözlerim yerinden fırlayıp duruyordu. Fakat peşinden, "Öğrenmek için Allah'ım. Ne olursun günah yazma..." diye dua ettim. Tarık da olsa öğrenmemi ister, cömertlikle bana bedenini açardı. Ya da açmazdı. Belki de açardı. Kimi kandırıyorum ki, bakayım gitsin işte! Parmağımla yüzünü kapatarak bedenine baktım. Böylesi çok daha kolay oldu. Beyazları dedelere yakıştırdığı için her zamanki gibi siyah bir çamaşır giyiyordu. Ben arkasında oturmuş hasır şapkasını tutuyordum. Tarık ise az önümde, bezin ucundaki kayaya sırtını yaslıyor, bir eliyle yüzünü gölgeleyip kameraya bakıyordu. Gözlerim daha aşağıya indiğinde boğazımdan tüylü bir yılan geçti, resmi fırlattım. Fırlattığım gibi geri de aldım. Mutfağa indim ve Tuti Hanım'la laflarken masada patlıcan kabuğu soyan Nergis Hanım'a sırf bir oğul borçlu olduğum için Tarık'ın bu resmini hediye ettim.
Ona vermeden evvel üç katın merdivenini inerken, tam yedi kere Tarık'ın bedenindeki o kabarık noktaya baktım. Binlerce kere de tövbe ettim.
III. FASIL
"Bilmediğim Bir Sen"
౨ৎ
Salacak, İstanbul
3 Aralık 1951
Artık o köşkte yaşayacağımı bilmeme rağmen, içimde aklı başında olan bir yanım bana o odaya temelli yerleşmemem gerektiğini söylediğinde gül işlemeli saten nevresimin içinde Tarık'ın geri döneceği günü hesap ediyor, kayışını öğlenleyin araladığım devasa valizimi ayaklarımın arasından seyrediyordum. Tek bir günde çok şey öğrenmiştim ve Nergis Hanım'ın anlattıkları kadar, anlatmadıkları da merakımı gıdıklıyordu. İçeriye birinin girmeyeceğini bilsem çatı dairesinin tüm köşe bucağını tepetaklak edebilir, işittiklerimi tasdikleyen daha keskin hatıralar bulmak için keşfe dalabilirdim. Ne de olsa köşkün tüm geri kalanı kadınlara aitse, burası da başlı başına Nergis Hanım'a aitti. Bu fikir aklıma sızdığı gibi ayaklanıp irademe zevkle yenildim.
Aynada havlunun altındaki çıplak bedenime bakmadan, gözlerimi de aşağıya indirmeden kırık beyaz gecelik bir entari giyip sanki beni tüm erkeklerden ve bende olmayan uzuvlardan koruyacakmışçasına düğmelerini boynuma dek ilikleyip göğüslerimi sakladım. Üsküdarlı'nın odasına yürüdüm –ki hemen yan duvardaydı. Bir baktım ki her yer, her yerde. Tekli karyolasındaki lacivert nevresimi, yastığının içindeki elyaflar, şifonyerinin beş çekmecesinden fırlamış sarımtırak çocuk atletleri odanın pek çok farklı yerine, parkeleri örten ağır renkli Türk halısını kaplamıştı. Nergis Hanım'ın da benim gibi burada bir şeyler aradığını tahmin edebiliyordum, fakat aradığını bulamamış olmasından ben bu odayı karıştırmak yerine toplamakta hayır buldum.
Üsküdar'daki bu köşkte, çatı dairesinde Kız Kulesi'ne bakan balkondan sonra, en çok sevdiğim yer Tarık'ın odasıdır. Benim kaldığım (aslında Nergis Hanım'a ait olan ve baştan aşağıya bir kadının zevkine göre, her yerde görülebilen gül motifleri ve soluk pembe tonları ile döşenmiş; çift kişilik bir karyola, yedi çekmeceli bir şifonyer, iki pencere arasındaki oval tuvalet aynası, üstü bohçalarla dolu iki göz gardırop, o gardırobun ve pencerenin arasındaki Meryem Ana heykelinden ibaret olan) oda, sanki Tarık'ın keyfi ve afiyeti için güzelim evin tüm nimetlerinden feragat edilmiş gibiydi.
Onunkisi bir ayakkabı kutusundan hâllice, dikdörtgen biçiminde, lacivert bir duvar kâğıdıyla sarılmış dar ama uzun bir odaydı. Orayı bu kadar sevmemin ve içinde huzur bulduğumu sanmamın en büyük sebeplerinden biri, hatta ilki, yüksek ihtimalle Tarık'ın gerçek tabiatını yansıtan ve ona ait olduğu çok ötelerden bile belli olan şık bir oda olmasıydı. İkinci ve akla en yatar sebebi ise (Nergis Hanım'ın odasındaki yan yana pencerelerin ikisi de, bitişiğindeki diğer cumbalı evler sebebi ile kumsalı asla göremezdi) odadaki tekli karyolanın yanındaki pencerenin benim yan odadan göremediğim kumsala, ayakucundaki pencerenin ise doğrudan Kız Kulesi'ne bakıyor olmasıydı. Bu güzel manzara yalnız balkondan seyredildiğinden, belki de kendi arzusuyla, o pencerenin önüne meşeden bir çalışma masası hizalanmıştı. Alçak raflarında küçük biblolar, heykeller, sayfa bütünlüğü bozulmuş eski kitaplar, dolma kalemler bulunuyordu. Masanın en köşesinde gerçek bir insan büyüklüğünde bir baş büstü vardı ve elime alıp incelesem de bu suratın kime ait olduğu bilmiyordum. Evlerinde ne kadar çok heykelin olduğunu düşündüm. Eniştem olsa hepsini put beller, kırar atardı.
Yanına almadığı hasır şapkasını kafama takıp Ankara'daki eviyle bu odayı kıyas ede ede odanın tüm dağınıklığını biraz da kurcalayarak toparladım ancak merakımı söndürür nitelikte hiçbir şey bulamadım. Balkonun kapalı camlarının ardından kulenin siluetini ve denizdeki vapurlara yol gösteren, arada bir de pencerelerden sızan parlak sinyal ışıklarını izledim ve saydım. Salondaki gramofondan üç alafranga şarkı dinledim ve kulenin ışığı altıncı seferinde de Nergis Hanım'ın kapısına değdi. Kimi zaman ilahi sinyaller aldığına delicesine inan bir tarafım, içimi gıdıklayan bir yaramazlık güdüsüyle belki aradığımın en başından beri bu odada olabileceği ihtimalini aklımda uyandırarak beni terk ettiğim odaya geri götürdü.
Odanın ufaklığı ve eşyaların azlığı sebebiyle aradığımı bulamayacağımı bildiğimden hiç bakmadığım yerleri deşmeyi düşündüm. Şifonyerin çekmecelerini hem kurcalamak, hem de kurcalamamak istiyordum. Derken bir başkasına ahmakça görünecek bir içgüdüyle Nergis Hanım'ın yatağının altına baktım. Onda kendimi bulmuş ve görmüştüm, o hâlde niçin benim gibi saklama yöntemleri olmasındı ki? Karyolanın altında tıpkı benimkiler gibi, hatta daha da büyükçe, ağızları örtülü, mor renkte dört hasır kutu buldum. Kutuları bulduğum gibi de dairenin dış kapısını kilitledim. Biri içeri girmek istese henüz yıkandığımı ve üstümün müsait olmadığını bahane edebilirdim.
Kutuların hepsini balkonun önüne götürdüm. Hava karardıkça Nergis Hanım'ın odasında önümü göremiyordum, başucu lambası bana yetmiyordu. Işığı açıp salondaki sehpaya kuruldum. Kutuların içinde pek çok eşya, fotoğraf ve tarif edemeyeceğim zımbırtı bulunuyordu. Anladığım o ki kutuların hepsi belli dönemlere göre tasnif edilmişti. Elime gelen ilk kutuyu açtım. Ne büyük bir talihsizlik ki hatıraların en kötülerini elimle yakalamış gibi buldum. Sofra bezine benzer bir örtüye sarılı kahverengi lekeli sararmış bir gömlek, keten bir pantolon ve kayış buldum. Lekeler o kadar geniş ve fazlaydı ki bir an gömleğin kumaşına ait bir desen olduğunu sandım, fakat kurumuş ve taşlaşmıştı. Lekelerden birinin ortasında ise düzensiz kesikler, delikler vardı.
Kıyafetlere dokunmayı karnımı çalkalayan bir dehşetle bıraktım. Anladım ki bunlar Faruk Bey'in ölmeden evvel giydikleriymiş.
Onları yerine koyacak yürekliliği bile bulamazken Nergis Hanım'ın bunca sene onlarla aynı odada, aynı yatakta nasıl nefes alabildiğine inanamadım. Eşyaları gözlerimin önünden kaldırdım. Aynı kutunun içinden afişler (bu afişler Matmazel Üsküdarlı'nın ve Nergis Hanım'ın gösteri afişlerinin birer nüshasıydı) şaşalı takılar, Nergis Hanım'a büyük geleceği her köşesinden belli kaba sararmış sutyenler, bukleleri içe içe geçmiş çözülmez sarı bir kadın peruğu, yarıya inmiş kırmızı bir ruj, şifon çiçekli bir pembe elbise ve giriş sayfasında sarı bir saç tutamı yapıştırılmış, hepi topu on sayfası doldurulmuş ufak bir fotoğraf albümü çıktı.
Faruk Bey'i ilk o fotoğraflardan gördüm. Aklımda onun tasvirini Tarık'a en benzeyecek şekilde canlandırmıştım; onun gibi ak tenli, koyu saçlı, seyrek kaytan bıyıklı, koca ağızlı, candan gözleriyle konuşan bir adam olmalıydı. Yanılmadım, fakat resimlere bakınca sadece simalarının ve kılıklarının benzediğine, Tarık'ın geri kalanının tam anlamıyla annesine çektiğini düşündüm –ki bu da Nergis Hanım'ın sarıya boyanmış dağınık saçlarından, bol makyajlı gözlerinden ve ipince yolunmuş kaşlarından mütevellit inandırıcı bir ihtimal gibi gelmiyordu. Faruk Bey, oğluyla benzeşen yanları bir yana resimlerden hissettiklerimle Tarık'ın tam aksi bir havaya sahipti. Bana anlatılanla, kendi tecrübe ettiklerimi birleştirirsem görünen o ki ikisi de yerinde duramayan, neşeli insanlardı ancak Tarık sebepsizce daha ağırkanlı, oturaklı ve nazlıydı. Ya da babasından gelen yaramaz yanını bir tek bana göstermemişti. Faruk Bey ise sevgilisinin anlatılarında daha girişken, cüretkâr ve yürekliydi. Nergis Hanım bu fotoğraflarda şimdiki hâlinden çokça farklı ve hâliyle gençti. Kimi resimde kulak hizasında biten küt saçları henüz sarı renge boyanmamış, karakaşları ise hiç alınmamıştı. Bu hâlinde Fahriye ablamı ve Tarık'ı aynı anda görebiliyordum, bu kadar benzediklerini daha evvel hiç fark etmemiştim.
Fotoğraflardan birinde sahil kıyısındaydılar. Faruk Bey bir kolunu Nergis Hanım'ın boynuna, ötekisini ise karnına dolamış asık suratlı sevgilisinin yanağını öpüyordu. Saçlarını tarama yönü, şakakları ve kafatasının yandan görünen uzun biçimi Tarık'ın simasına çokça benziyordu fakat yakından çekilmiş bir fotoğrafında suratına vuran ışıktan gözlerinin onunkiler gibi koyu değil, aksine renkli olduğunu fark ettim. Bir diğer fotoğrafta kutunun içindeki peruğu takmış, yüzündeki abartılı zenne makyajıyla kulisteki bir iskemlede bacaklarını aralamış oturuyordu. Nergis Hanım ise o bacakların üstünde, resmen bir erkeğin kucağındaydı. Bazılarında öpüşüyorlar, sarılıyorlar ve bazılarında da birbirlerinin resmini çekiyorlardı. Faruk Bey'in fiyakalı birkaç fotoğrafı da vardı. Bu fotoğrafların bazısında kendi, bazısında ise zenne kimliğiyleydi.
Devamında Nergis Hanım’ın garsonluk yıllarından, daha genç yaşlarına ait fotoğraflar buldum. Elindeki nergis buketi, siyah üniforması, ahbapları ile gülüşen, Fahriye ablamın suretindeki bu kız diğer fotoğraflarda sarı saçları ve yarı çıplak dansöz kıyafetleriyle dans ediyordu. Fotoğraflardan geri kalanı köşkün içerisinde çekilmişti ve artık yalnız değildi. Resimlerden hususi olarak birinde uzun uzun takıldım. Alt kattaki salon şöminesinin önünde, berjere oturan Tuti Hanım ile çekinmişti. Dizini Tuti Hanım’ın başına koymuş kameraya bakıyordu. Bir an Nergis Hanım’ı benim yaşlarımda bir kızmış gibi canlandırdım aklımda. Annesiyle anlaşamadığı, ölümüne dahi üzülemediği günlerin ardından bir anne bulabildiğine hiç sevinmiş miydi, yoksa bu nimetin henüz farkında değil miydi acaba? Resme dokundum, okşadım. Tuti Hanım’ı Nergis Hanım, Nergis Hanım’ı ise kendim olarak hayal ettim.
Her şeyi yerli yerine koyarken kutunun altında kalan bir resim daha buldum. Tahminimce ya köşkteki kadınlardan birine, ya da odanın sahibi olarak, çok daha yüksek bir ihtimalle Nergis Hanım’a aitti.
Bundan yana şüphe duymamın sebebi, resimdeki kişinin ne ona, ne de ondan başka birine benziyor olmasıydı. Resim bir hastane odasında çekilmişti. Kızın yanakları tazeliğini aşikâr eden bir biçimde dolgundu, fakat elleri ve bedeni doğum yapmış olmasına rağmen bir o kadar zayıftı. Göğsündeki bebeği parlak bir güneş misali; saçlarından, ayak parmaklarına kadar ilahi bir ışıkla parıldıyordu. Fotoğrafı ters çevirdim. Arkasında lacivert bir mürekkeple ilk göz ağrım, boncuğum yazıyordu.
“Tarık…”
Geriye kalan tüm kutuları uykum gelene dek didik didik ettim. Tarık’ın bebeklik resimleri, doğum belgesi, göbek bağı, ilk saç tutamları, yelekleri, çorapları, yazıp çizdiği çocukça karalamaları, ona ait olduğuna hükmettiğim Latin alfabe talimleri, vesikalıkları, sünnet düğünü ve onunla tanıştığım güne kadar ki her hatırasına kavuştum. Vaktimin çok büyük bir kısmını da bu eşyaları kurcalayarak harcadım, zira Üsküdarlı’yı on dört yaşından daha küçük bir hâlde görmek konusunda çok eskilerden beri garip bir ısrara sahiptim. Onun bir zamanlar yardıma muhtaç bir bebek olduğuna inanmam mümkün olmadığı gibi bana pek de gülünç gelirdi.
Denizin ortasında, mücevher dolu bir sandık bulmuş gibiydim. Albüm benim elimden çıkmışçasına özenli, tarihleriyle etiketlenerek dizilmişti. Doğduğu günden, şehri terk ettiği güne kadar.
Birkaç resim daha buldum. Hemen hemen hepsi İstanbul’da, hatta köşkün altındaki kumsalda çekilmiş olmalıydı. Yüzünü net bir biçimde seçebildiğim an ellerimle kıkırtılarımı bastırdım. Öyle güzel bir bebekti ki şimdi kucağıma verseler onu bir kız çocuğu zannedebilirdim. Bebekken sarı olan saçları büyüdükçe koyulmuş, kumrallaşmıştı lâkin bazı bebeklik fotoğraflarında da bu saçlar tıpkı şimdiki gibi koyu renkte ve uzundu. Annesi de bu güzelliğinin farkında olmalı ki, neredeyse mektep yaşına gelene kadar saçlarını hiç kesmemiş, küçük birer topuzla tutturmuştu. Hep uzun saçlıydı. Ruhuna ne kadar çok kadının eli değdiği belli. İstese de atamaz o hanımlığı içinden.
O fotoğrafları ıslak gözlerle, gülmekten yırtılmış dudaklarla seyrettim. Onu çok düşündüm. Ona sahip olduğundan daha yeni manalar biçtim ve ondan dostça, tüm yüreğimle, sayamayacağım bir miktarın ağırlığıyla çok ama çokça hoşlandım. İşin en vahim yani Tarık’ı pek de bir kıskandım. Olduğum kişiyi terk etmek pahasına resmen böylesine sevilen, öpülen, sarılan o erkek çocuğunun yerinde olmak istedim. Ama o olursam onu seyredebilen herhangi bir fani olmanın, onun ekseninde özgürce gezebilmenin hazzına varamayacağımı idrak edince bu dileğimi yürekten bir dua olarak kabul etmemesi için Allah’a tövbe ettim.
Fotoğraflardan birisi 1943, Temmuz ayına aitti. Bundan neredeyse sekiz sene evvel sahildeki kayalıklarda çekilen bu fotoğraf hiç şüphesiz bana kendini uzun uzun seyrettirmeyi başaracak denli acıklıydı. Tarık’ın 1944 yılının Ağustos ayında Ankara’ya geldiğini anımsadım, ellerimde tuttuğum bu fotoğraf muhtemelen birlikte çekindikleri son hatıralardan biriydi.
Ana oğul bir kayının üstüne art arda oturmuşlardı. Bu yeri kumsaldansa, evvelki sabah gittiğimiz kayıkhanenin kıyısına benzettim. Nergis Hanım askılı bir elbise giymiş, Tarık ise geçmişte her yaz yaptığı gibi çıplak gövdesine yalnız bir tulum geçirmişti. Saçları çene hizasında bitiyordu, kafasına kocaman gelen hasır şapkası yine tepesindeydi. Yalın ayaktılar. Annesinin arkasında kolunu onun boynuna dolamış, âdeta bir şövalyeymiş gibi herkese gardını almıştı. Nergis Hanım bu resimde tanıştığım hâline benzemiyordu. Sıkı bir topuz yaptığı saçları kendi renginde, yüzü ise oğlunun suratının tazeliğindeydi. Beni tutsak eden o kadının bakışlarındaki fevri, haşin duygular gitmiş yerini savunmasız, incinmiş bir annenin hüznü almıştı. Makyajsız, çıplak gözleri daha bir şefkatli, daha bir candan bakıyordu ve oğlu boynunu nasıl sarmışsa, o da aynı hislerle onun eteğine çömelmiş, bir koluyla Tarık’ın tüm bedenini himayesi altına almıştı. İkisi de birbirini koruyordu. İkisi de birbirinden güç alıyordu.
Kendime itiraf edemediğim bir kıskançlıkla her şeyi yerleri yerine kaldırdım. Olur da Üsküdarlı gelir, bugün öğrendiklerimi bana kendi başına anlatmaya heveslenir diye uslu uslu bildiklerimi de kendimden sakladım. Tavanı seyredip uykuya dalmayı denedim, lâkin Nergis Hanım’ın odasındayken kurcaladığım bu hatıraların bizzat yatağımın altında uyukladığını bilmek ruhuma iyi gelmemişti. Bir kabrin üzerinde yatıyormuşum yahut bir ölüyü ayaklarımın altında çiğniyormuşum gibi çapkın Faruk Bey’i, hiçbir resmi olmayan zavallı Cem’i, onca acıya ve badireye rağmen hâlâ hayatından keyif almaya çalışan gözü pek Meryem’i, erkekleri, kadınları, bu iki mahlûkatın birbirinden farklı olan girintili ve çıkıntılı yanlarını düşünüyor bir sağa, bir sola kıvranıyordum. Ruhum bunca anıyı, bilgiyi ve yaşamı kaldıramamıştı. Ferahlığı, kendimi o odadan atıp varlığının hududunu ve derinliğini ezbere bildiğim birine sığınmakta buldum. Tarık’ın odasına geri yürürken kapısını aralık bıraktığım balkonda biraz nefes aldım. Salacak Aile Gazinosu’ndan yükselen nağmeleri, ıslıkları ve tok alkışları Kız Kulesi’nin korkunç siluetini seyrederek ciğerlerime doldurdum.
Bir gece evvelinde neyi başardığımı, sahneye nasıl çıktığımı unutmuş yahut hiç yaşamamış gibiydim. Bu düşünememe hâline aklımın o kısmındaki nedensiz bir buğunun sebep olması gibi, aynı zamanda da bir sürü başka nedeni bulunuyordu. Bir şeyler, kuvvetle muhtemel derinlerimde hissettiğim bir takım şeyler, öznesi ve kahramanı olduğum tüm günleri benden araklamış, yitirdiğim bu hâkim gücü de Tarık’ın avuçlarına vermiş ve beni bu sefil hâlimden fevkalade memnun ederek terk etmişti. Onu o kadar çok özlüyor, onu o kadar çok arıyordum ki katlanamadığım bu hiçliğin yankısında kendimi mutlu ve var etmeyi başaramıyordum. O yokken nefes alamadığımı, bir uzvumu toprağa gömmüşçesine eksik hissettiğimi henüz idrak ediyordum.
Geldiğinde beni onun hasretinden perişan olmuş bir vaziyette bulup acıyla beni teselli edebilmesini kolaylaştırmak için dairenin kilidini açtım ve kapısını da biraz aralık bırakarak odasına girdim. Gece şimdi biraz daha karanlık, sakin ve Tarık’sızdı. Onun anılarının karanlığında yolumu arıyor, beni de gittiği o meçhul diyarlara sürüklesin istiyordum. Entarimin içinde kalbimin ağrısından titreyen bedenimi pencere kenarındaki soğuk karyolasına attım. Etimin her köşesinde tüylerimi diken diken eden o soğukluğu hissettiğim gibi beni birdenbire Ankara’ya gömen o ansız kokuyu da daha fazla tutmadığım yaşlarla yaralı yüreğime teneffüs ettim.
Üsküdarlı’nın garip bir kokusu vardır. Ben bu kokunun sadece ona mahsus olduğunu, öte yandan kimi insanların da tıpkı onun gibi kendine has bir ten kokusuna sahip olduğunu ufak yaşlarımda keşfetmiştim. Bu kokuyu ona yakın olduğum zamanlarda, mesela bisikletinin tentesine oturup çenemi omuzuna dayadığımda fark eder, merakımı gidermesi için bir kere daha ona yanaşıp koklar ve “N’apıyorsun kız? Beni mi kokluyorsun?” demesine sebebiyet verirdim. Sonra evet manasında başımı sallar, “Terledim herhalde. Sen çok yanaşma bana.” demesinin üzerine, “Hayır ter değil. Değişik kokuyorsun.” derdim.
Üsküdarlı, “Değişik derken neyi kastettin?” diye sorardı. Terlemiş olmanın verdiği insani bir utançla gövdesini benden çeker, o yaşlarımda düşüncelerimi pata küte söylememden ürpererek pedal çevirmeyi sürdürürdü.
“Kokun misk gibi değil.”
“Pis mi?”
“Hayır. Et gibi.” Yanlış bir benzetme kullandığımdan etin, kurban eti gibi değil de insan eti olduğunu açıklardım. “Kendi etin kokuyor.”
Üsküdarlı da bu kokma mevzusundan artık gerçekten usanır, bisikleti kenara çeker ve atletinin üstünden kollarının altını, gövdesini koklardı. Hâlâ bisiklette oturan ben ise ona kollarımı uzatır, bana yaklaşmasını söyler ve yüzünü koklardım. Nedensiz bir biçimde bu kokunun çil kokusu olduğuna dair bir isim uydurmuştum. Duyduğum bu emsalsiz insansı koku sadece bedeninden değil en çok yanaklarından, burun çevresinden yayılıyordu ve henüz on dört yaşındayken, Üsküdarlı çokça çilli bir çocuktu. Fakat büyüdükçe (belki de ona sürekli kokuyorsun dememden haz etmemiş ve sözde çil kokusunu da ter kokusuyla denk tutmuştu) bedenini parfümlere, naneli erkeksi misklere bocamış, tıpkı bir berber dükkânı gibi baş ağrıtan bir ferahlıkta kokmayı kişiliğinin bir parçası hâline getirmişti. Bense o kokuyu kenarına geçtiğimiz kaldırımın üzerinde bırakmış, unutmuş ve hatıralarımı kurcalasam da bir kere daha bulamamıştım. Zira o, ne kokusunu duyabileceğim kadar yüzünü bana yanaştırıyor, ne de eskisi gibi çıplak bir gövde ve askılı bir tulumla gezip sırtına yaslanmam için bana fırsat veriyordu.
Lâkin o yatağa ne vakit yattım, terk edip gittiğim o çil kokusu beni ona en ihtiyaç duyduğum anda yılların ardından yeniden buldu.
Acaba bu kokuyu ben mi yarattım, diye bile düşündüm. Yastığını, nevresimini, yorganını kokladım ve bu kokunun gittikçe yoğunlaştığını, katlanarak arttığını fark ederek kendimi kokunun mabedine ulaşabilmenin delici merakıyla o yatağa gömdüm. Bir kere koklarsam iyi, gözlerimi de yumarsam bisikletinin ardında yüzümü omuzuna yasladığım anlara geri dönebiliyordum. Fakat üç kere, beş kere koklarsam köreliyor ve kokuyu yitiriyordum. Sonra yüzümü uzaklaştırıyor, biraz tavanı ve kule ışıklarının deldiği tül perdeleri seyrediyor, yeteri kadar unuttuğumdan emin olduğumda da tekrar kokluyordum. Ancak merakımı gideren bu kokunun eziciliği, bana Tarık’ın yanımda olmadığını ve kuvvetle muhtemel uzunca bir süre de hiçbir şekilde yanımda olamayacağını hatırlattığı gibi gökten çiselercesine beni ince, sıcak gözyaşlarına boğuyordu.
Onu, hakkında öğrendiklerimden sonra görmeyi daha çok istediğimi fark ettim. Çünkü bu şekilde bendeki manası zenginleşmiş, derinleşmiş ve kendini farklı bir yere taşımıştı. Şimdi burada olsa ona ne demek isteyeceğimi tasarladım içinden. Bir mektup yazabilirdim. Ulaşıp ulaşmayacağını bilmiyordum ama ona bir mektup yazıp geri döndüğü postacılık hayatında yüzünü güldürecek bir şey yazabilir, ona duyduğum hasreti ve yaşamındaki acıları artık bildiğimi, onu anladığımı söyleyebilirdim. Fakat mektuplar, kelimeler ve yatağında benim için bıraktığı bir avuçluk koku acilen sahip olmak istediğim bu yüzleşmeyi telafi edemiyordu. Dairenin dışından ses var mı diye yataktan doğruldum. Kimse yoktu herhalde. Karanlık odada bir başıma, kulenin yanardöner ışıklarından önümü görebildiğim kadar oradaydım.
“Ne olacak ki?” diye telkin ettim kendimi. “Metin Bey’le de konuşmalarımı bu biçimde talim ediyordum ve Firuze Abla horlamaktan beni katiyen işitmiyordu.”
Odayı toplarken çekmeceye kaldırdığım gömleğini ve kravatını yastığa giydirdim. Masasında kime ait olduğunu bilmediğim baş büstünü yastığın tepesine koydum ve evde bıraktığı hasır şapkasını da başına geçirdim. Tarık’ın yastığını sağımdaki duvara, sanki bedeni benim karşımda oturuyormuş gibi dikine yasladım. Kocaman, taş gibi bir yastıktı zaten. Kalıp gibi de durdu. Bacaklarımı bağdaştırıp bedenimi duvara döndüm. Gözlerimi karanlık olmasına rağmen yumdum, çünkü kulenin ışıkları odaya girdiğinde onun bir yastık olduğunu görebiliyordum ve tüm büyü bozuluyordu.
“Üsküdarlı…” Parmağımla yastığı iteledim. Sanki gövdesiymiş ve huylanmış gibi. “Acıdı mı?”
Acımadı Rehiye.
“Acımasın diye azıcık bastırdım zaten-”
Ne diyeceksen de hadi. Meşgulüm bak.
“Bilmiyorum ki, ne desem... Sadece-”
Ne sadece? Söylesene hadi…
“Burada olduğunu bilmeye ihtiyacım var.” Üsküdarlı yine nazlanıyor ve aklımdaki suratında dudaklarını bastırarak susuyordu. “…Yine aynısını yaptın. Burada bile değilsin ama yine sustun! Fena bir şey mi dedim ben!”
Ben sana öyle bir şey mi dedim şimdi? Kendi kendine manalar yaratma Rehiye, ağzımı bile açmadım!
“Mesele de o zaten! Ama ağzını da açmanı istememeye başladım açıkçası. Ne vakit bir şey desem benimle zıtlaşıyorsun! Hayalimde bile!”
Zıtlaşmayayım mı?
“Zıtlaşma, ne olursun...” Bunu demek öyle iyi geldi ki, İstanbul’a döndüğünde yüzüne söyleyeceğim ilk şeyin bu olmasına karar verdim. “Böyle güzel güzel konuş benimle. Diğer kızlarla konuştuğun gibi tatlı ol. Baban gibi ol. Şakalaşacaksan da beni kızdırıp hislendirme. Başından da savma.”
Ben zaten seninle güzel konuşuyorum. Hiç kimseye davranmadığım kadar güzel davranıyorum sana.
“Bana öyle hissettirmiyorsun ki.”
Oho… Senin derdin başka ben sana diyeyim. Ne hissettiriyorum ben sana da-
“Çok şey hissettiriyorsun.” diye böldüm lafını. Sustu. “Düşünmem gereken dertlerim, öğrenmem gereken pek çok ilkim var. Ve sen yoksun. Ben bugün neler öğrendim senin haberin var mı! Az daha anne olacakmışım da kurtarmışım kendimi… Çok utanıyorum. Biri beni dinlemeli.”
Defterine yaz?
“Olmaz. Defterime yazarsam fikirlerimin bir izi kalır. Biri okursa daha feci utanırım. O sebepten benim sana ihtiyacım var. Bir tek senin hayalinle avunabilirim şimdi.”
Belli. Yastık ettin beni.
“Ama senin yastığın. Sen gibi kokuyor. Boşuna onu seçmedim.”
Bak bak… Nasıl kokuyormuşum ki ben? Leş gibi mi?
“Çil gibi.” dedim ama Üsküdarlı hatırlamadı. Aklımda bile benim önemsediğim detaylara hiç kıymet vermedi. “Hatırlamadın mı? Birlikte pide almaya giderken demiştim, Ankara’ya geleli epey oluyordu. Artık konuşabiliyordum. Sen ise sen gibi kokuyordun. Böyle tuhaf bir kokun var. Sıcak, canlı bir ten kokusu. Hayatta olan birinin kokusu. Çil kokusu. Bazen boynuna ve bileklerine naneli bir misk sürüyorsun. Ben onu sevmiyorum. Bu kokuyu daha çok seviyorum. Bir giysiyi haddinden fazla giydiğinde böyle kokuyor kumaşları. O zaman hayatta olduğunu, yanımda olduğunu burnumun derinlerinde hissedip mutlu oluyorum.”
Kıyamam ki… Ter olmasın o koku?
“Ter değil. Sensin. Senin özün o. Hani elmayı sıkınca suyu çıkar da-”
İçimi kaldırdın Rehiye. Yastığıma ter sinmiştir. Ben kendimden koku almıyorum.
“Ter değil diyorum anlamıyor musun! Olsa ne olacak… O ter senin terin.”
Tiksinmiyor musun kızım sen benden? Bu neyin şairliği böyle?
“Tiksinmiyorum tabii ki. Niçin tiksineyim?”
Metin Kenter’ini ağzından öpmedin ama.
Cevap veremedim. Çünkü utançla gözlerimi araladığımda, kulenin ışıkları Tarık’ın hayalini aydınlattı ve bir yastıkla konuştuğumu dehşetle fark ettim.
Ne oldu? Sustun. Özledin mi beni?
“…Yastık olduğun nasıl da belli.”
Nasıl yani?
“Seni ben uydurdum, sen bana böyle şeyler söylemezsin.”
Belki de böyleyken söyleyebiliyorum. Yastık kılığına giriyorum gene yaranamıyorum. Özledin mi beni diyorum, cevap alamıyorum.
“Çok özledim… Hiçbir şeyi bu kadar özlememiştim Üsküdarlı. Bir de gazinodan sonra küs ayrıldık ya-”
Bir daha söylesene.
“Neyi? Ha… Tabii ki de seni çok özledim Üsküdarlı-”
Rehiye, dedi. Bana adımla seslen.
Geçen geceki o buğuya yeniden kapılmıştım. Duruşumu, sesimi, her şeyimi dizginledim. Yastığa baktım. Tarık’ın orada, üzerinde beyaz gömleği, kravatı, pantolonu ve kemeriyle yanımda uzandığını hayal ediyordum. Onun sıcaklığına ihtiyaç duyduğum gibi, ona dokunmaya da ihtiyacımın olduğunu hissettim. Yalnız gövdesine değil, şeytani bir merakla bacaklarına, beline de dokunmak, başımı kasıklarına yaslamak ve böylelikle saçlarımı okşayabilmesini istiyordum. Gözlerimi kısarak yarattığım bu hayali biraz buğulandırdım ve “Seni çok özledim. Tarık.” dedim. “Bugün o kadar korktum ki. Aslında hâlâ bir parça korkuyorum. İçimde sana ait bir sürü korku var. Geri gelmemenden korkuyorum. Sırrını ifşa ettim diye bana hislenmenden korkuyorum. Gazinoya çıktım diye darılmandan korkuyorum. Halama, annene ve bundan sonraki yaşamıma ait de birçok korkum var ama en çok seni alakadar edenler gerçekleşirse yaşayamam. Sana bir şey diyeceğim, fakat gülüp alay geçmeyeceğine yemin et.”
Yemin ederim Rehiye.
“İnanmıyorum ki.” Tarık’ın hayali gerçek olmadığından diretmedim. “Annen bana bir şey anlattı.”
Allah bilir ne anlattı. Gene ne yapmışım?
“Senle alakalı değil. Bana bir şey öğretti ve ben bunu düşünmeden edemez hâle geldim.”
Neymiş o?
Bu kelimelerin ağzımdan çıkması bile genzimi yakıyordu. “Sevişmenin esas manasını öğrendim.” Tarık sustu. “Oh, rahatladım. Erkek olduğun için daha da utanıyordum bunu söylemeye ama ne iyi oldu. Tarık. Sen de bir erkeksin. Ben sana o gözle hiç bakmamıştım, şimdi öyle utanıyorum ki seni ve karını düşünmeden edemiyorum. Biraz da kıskanıyorum ne yalan söyleyeyim. Sen bana güzel bir söz bile etmezken, bir hanımla bu derece yakın olman… Kabul edemiyorum işte Tarık.”
Bana kıkırdadığını bir şekilde işitebiliyordum. Gerçekten bilmiyor muydun? Ben biliyorsun sanırdım, dediğinde korkularım hayaliyle birleşmiş de büyük bir ukalalıkla daha çok, bu bizim gibi insanların ezelden beri bildiği bir şeydir bilhassa da karımla benim severek yaptığımız bir şey, aptal Rehiye, demiş gibi hissettim.
“Bilsem evlenmek ister miydim!” dedim. “Tabii ki de bilmiyordum. En azından bu kadarını bilmiyordum. Şimdi çok utanıyorum. Ondan sana anlatıyorum. Ne iğrenç, ne berbat bir şeymiş sevişmek. Keşke böyle bir şey olmasaydı ve seven insanlar yalnız öpüşseydi. O bile iğrenç ki. Tarık. Hayat neden böyle bir yer? Ben neden bir kadınım?”
Bana hâlâ gülüyordu. Annem belki seni korkutmuş olabilir. Fakat hiç de korkulacak bir şey değil.
“Sana hava hoş. Sen bir erkeksin. Erkekleri canı yanmaz.”
Sevdiğin insan yanındaysa böyle düşünmezsin Rehiye. Sen hele bir Metin Kenter’le vals et bakalım, ben seni o zaman göreceğim.
“Vals edince ne olacak ki?”
Elini bile tuttuğunda ona karışmak isteyeceksin.
“Annen gibi konuşuyorsun. Fakat denedim. Herhalde bana hiç bakmadığı için onunla hayal kuramıyorum. Onu o yüzden öpememiş olabilirim. Hakikatte de o benim elimi tutmadı ve öpmedi. Nazar’ınkini öptü, hatırlatırım. Benim elimi öpsen öpsen sen öpersin.”
Allah razı olsun, ne mutlu oldum.
“Öyle deme. Zaten bir kere öpmüştün köşke girerken, ondan dedim. Anladın mı?”
Anladım Rehiye.
“Ee?” diye uzattım. Maksadımın ne olduğunu sahte Tarık bile biliyor olmalıydı. “Neden elimi öpmüştün? Öpmek istediğinden mi yoksa eli öpülecek tek kişi ben olduğum için mi? Sokaktaydık çünkü.”
Latife etmek istemiştim.
“Sadece latife yani? Anlıyorum. O vakit sana daha mühim bir sorum var. Ama bunu sorduğumu kimseye söylemeyeceksin ve bana da hatırlatıp keyfimi kaçırmayacaksın.” Sor hadi. “Eğer biz… Dost olmasaydık ve sen dışarıdan, beni tanımayan ve sonradan tanıyan yahut sokakta gören, ya da kim bilir belki de-” Rehiye. “Yani sence ben bir erkeğin gözünde öpülebilecek bir kız mıyım? Ama ağzımdan.”
Yemin ederim ki gerçek Tarık yanımda olsaydı bunu asla sormazdım, fakat anın büyüsüne çoktan kapılmıştım bile. Yalnızca sorduğum soruların değil, aslında verdiğim cevapların da bana ait olduğunu fark edemiyordum. Yanıtlarımın her biri geçmiş hatıralarımızdan, yaşanmışlıklarımızdan kırpılmış cümlelerle doluydu ve hayatımın hiçbir yanında ne ben ona böyle bir soru sormuş, ne de o bana böyle bir sorunun yanıtını vermişti. Ne cevap vereceğini (aslında kendimin hangi cevabı duymaktan korktuğunu ve hangi cevabı duymayı arzu ettiğini) biliyordum.
Tarık yanıt vermedi ve bu bir noktada ya hayır ya da sana o gözle bakamam demekti.
Bense gerçeğinin de, sahtesinin de bunu demesinden korkarak ona, “İyisi mi sormadım say. Ben cevabımı aldım.” dedim. “Şimdi canım ağlamak istiyor. Müsaadenle sana biraz sarılarak uyuyacağım. Yanlış anlamazsan sevinirim. Beni de gidip karına şikâyet etme.”
Uzunca bir müddet yarattığım bu kuklayı yatağa yatırarak göğsünde ağladım ve parçalara ayrılmaması için ciddi bir itina gösterdim. Gözlerimi kaparsam resmen ona sarılıyordum. Gömleği giyilip atılmış olduğu için tam manasıyla yanımda olduğu hissini veriyordu çünkü. Biraz çil kokusu, biraz naneli misk ve bedeninden akıp kurumuş, hiç de kötü kokmayan soğuk ter damlaları onu yaratmaya yeterli bir iksirin parçaları gibi zihnimi buluyordu. Elimle göğsünü ovalıyor, bazen sıcaklığını hissetmek istercesine parmaklarımı düğmelerin boşluklarından içeriye sokuyor ama çoğunlukla yüzümü boynunun girintisine sokup heykelin ağır toz ve seramik kokusunu alınca da başımı çekip ağlayışlarımı katlıyordum. Sonra hakkım tükenmiş ve tazelenmiş gibi gömleğin yakalarını kokluyor, onu hatırlıyordum. Kokusundan kör olacaktım ve o kadar çok şey hissediyordum ki beni ona sarılma eylemine itenin ne olduğunu kestiremiyordum. Ona kızıyordum, onu özlüyordum, onu kıskanıyordum, hem yanında hem de o olmak istiyordum ve bunu ancak varlığına ait bir şeyden hıncımı çıkararak yapabiliyordum. Bu acınası hâlim giderek kendini katlıyordu. Artık haklarımı tazelemeden, unutmayı ve o kokuyu yeniden hatırlamayı hiç mi hiç beklemeden yüzümü direkt gömleğin ardında olan hayaline gömüyorum. Her bir köşesini avuçluyor, sıkıyor, o ten kokusunu yeniden içime çekip esasında içimde ona hesap soruyordum. Sanki yiyecek yemeğim kalmamış, günlerdir karnıma taş bağlamışım ve payıma düşen tek yemek bir başkasının tabağındaki artıklarmış gibi Tarık’ın kırıntılarını, ardında bıraktıklarını kokluyor, soluyor ve içime çekip o kokunun mabedinde beni bulmasını istiyordum.
Kendimi kaybettiğimi ancak uyandığımda idrak edebildim.
Islak kirpiklerim birbirinden ayrıldığında zaman geçmiş, aklım yerini sersemliğe teslim etmiş, ağlamalarım dinmişti ve ben artık yastığın üstünde, kokusundan haz etmediğim bir büstü yalıyor ve dudaklarını öpüyordum.
𖣂
Ertesi günle alakalı bir şeylerin ters gideceği daha sabahından belliydi. Cereyan balkonun kapısını bir tokat gibi örttüğünde yerimden sıçradım. Bir felakete uyanmış olmalıydım. Kuşluk vaktiydi, ne ara sabah olduğunu bilmiyordum. Pencereler kapalı olmasına rağmen içeride ciğerlerime dolan berrak bir hava vardı. Köşkün sinesinden birkaç patırtı koptu. Çatı dairesine iki kişi girdi. Her nereden geliyorlarsa, ettikleri münakaşayı da peşlerinden getirmişlerdi. Adım sesleriyle birlikte Nergis Hanım’ın, “Tarık!” diye bağırışını işitir işitmez kapının deliğine emekledim. Anladım ki gelmiş. Anladım ki annesine yakalanmış ve ne mutlu ki gelmiş! Beni bırakıp hiçbir yere gitmemiş!
Oradan çıkacak idrakte olmadığım gibi, çıkmam da kimsenin hayrına olmayacaktı. Saklamamı tembih ettiklerini bir bir annesine söylemiş, sırlarını ifşa etmiştim. Ne yapıp ne edip olduğum yerde çıt çıkartmadan kalmalı ve aklıselim bir şekilde konuşup anlaşmalarını beklemeliydim. Fakat büyük bir savaşın ortasında mahsur kaldığımdan bihaberdim.
“Geç karşıma, geç!” dedi Nergis Hanım. Gürültüyle kapanan kapı, dairenin tüm duvarlarını inletirken insansı bir uğultu çıkarttı. “Benden bir şey saklayabileceğini mi zannediyorsun sen? Dizimin dibine kadar gelip gözümün içine bakmadan benden kaçmak da ne demek? Madem o kadar büyüdün, gel de adam gibi hesap ver!”
“Anne!” diye bağırdı Üsküdarlı. Daha evvel birine sesini hiç bu kadar yükselttiğini görmemiştim. Şayet onu ispiyonladığımı da öğrenirse, muhtemelen kaçacak başka bir delik aramam gerekecekti. “Şimdi değil. Uyuyacağım. Başka bir vakit konuşuruz-”
“Geç karşıma! Ağzın kokuyor! Neredeydin sen? Neden gelmedin gece? Nereye fırladın gittin? Nerede uyudun? Necip’e haber ettim, görmemişler dün seni. Geldiğinden beri yüzünü bile esirgedin. Ne bir selam verdin, ne de gözüme baktın. Ne hakla, ney uğruna kaçıyorsun sen benden?”
“Ben mi kaçıyorum?” dedi Üsküdarlı imalı imalı. “Bilakis. Bunak âşıklarından vakit bulup evine uğramayan sensin anne. Neredeyse doğduğumdan beri.”
Nergis Hanım, onu kolundan tutup hırpalamasa Üsküdarlı neredeyse odasına girecek ve o hiddetle kapının ardındaki bedenimi çiğneyecekti. “Tarık!” diye bağırdı ölçülemez bir öfkeyle. “Laflarına dikkat et. Ben seni ihmal etmedim! Benim tercihlerim seni alakadar etmez!”
“O vakit benimkiler de seni alakadar etmez.” Kolunu çekti ve kapıya yürüdü. “Yalnız bırakır mısın beni.”
Nergis Hanım’ı susturan, müthiş bir düş kırıklığıydı. “Beni alakadar etmez mi?” diye titredi sesi. “Öyle mi?”
“Öyle.”
“İyi.” dedi burnunu çekip. “Başka meselelerden konuşalım o vakit. Bana uyar. Tamamlayabildin mi tahsilini? Hani benim yanımda hiçbir mektep kabul etmiyordu seni de, dayıma gideceğim diye tutturmuştun. Nerede diploman? Neyin kılığı bu? Yoksa abim seni de kendi işlerine mi alet etti acaba ha Tarık? Bu yaşına kadar kumara batıp bir bok olamadın mı yoksa?”
“Anne!”
“Ben senelerdir burada sensiz ne yaşıyorum senin haberin var mı!” derken Tarık’a bir şey fırlattı fakat Tarık kenara kayınca fırlattığı her ney ise kapıya denk geldi. Delikten uzaklaştım. “Kaç mektubum yanıtsız kaldı. Kaç kere seni uzaktan izlemeye geldim de göremedim. Anneciğim sen yapamazsın, geleyim evimize götüreyim seni, dedim. Olmaz, dedin. Ben burada daha mutluyum, dedin sen bana ya. Ama kabahat bende. Kabahat senin çocukluğuna itimat eden bende! Ankara’ymış. Sıçarım Ankara’ya. Gittim de abime güvendim, erkeksin diye seni başının üstünde tutar sandım. Yıllarca beni sensiz bıraktın, yüzüme bakmadın. Artık tövbe gelmez, orada evlenip barklanır, bir o zaman beni görmeye gelir dedim. Ama bir bakıyorum, beni görmeyi inatla reddeden oğlum ne idüğü belirsiz tanımadığım bir kızla pişkin pişkin gelip bana bir de utanmadan ben seni alakadar etmem anne diyor! Ne hakla dersin bunu bana… Ne hakla beni alakadar etmezsin sen? Ne hakla seni doğurup sokağa atmışım gibi davranırsın bana! Sen bu evden kendin gittin. Kinin neden bana?”
“Rehiye nerede? Gönderdin mi kızı-”
“Sualime yanıt ver!”
Üsküdarlı yanıt vermedi. Hatta sayamayacağım kadar uzun saniyeler boyunca aralarında konuşmadan bu tartışmayı sessizce sürdürdüler. Neler olduğunu anlayamıyordum, deliğe tekrar süründüm. Nergis Hanım kendini ne kadar tutsa da başaramadı, hıçkıra hıçkıra ağladı. Benim yüzümden. Benim anlattıklarım yüzünden. Kapının ardında, ben de onunla birlikte ağladım.
Ne var ki Üsküdarlı annesini yatıştırmak için isteksizce ona sarıldığında tüm gürültü dindi. Sırtını sıvazladı, annesinin saçlarını okşadı, pek yürekten olmasa da kabalığı için özür diledi. Nergis Hanım ise kucağına sığabilecekmiş gibi, inleye inleye oğlunu kollarının arasına aldı. Birlikte balkon kapısının önündeki üçlü kanepeye oturdular. Nergis Hanım duyduğu hasretten oğlunu parçalara ayıracaktı. Yüzünü öptü. Yanaklarını, alnını, saçlarını, gözlerini, boynunu, sanki ölmüş de dirilmiş gibi Üsküdarlı’nın her bir uzvunu acıyla, ağlayarak öptü. Sarıldı.
Kendimi iyi hissettiğim gibi, biraz da kimsesiz hissettim. Böyle hissettiğim anlar, Tarık’ın yerinde olmak istediğim anlardı. Beni bu kadar özleyecek, sarıp öpecek birini tanımıyordum.
“Ne kadar büyümüşsün…” dedi iniltilerinin arasından. “Tarık… Küçücüktün annecim. Ne oldu sana?”
Nergis Hanım’ın sırtı bana dönük olduğundan Üsküdarlı’yı göremedim. Yerimde kıpırdanıp görüş alanıma farklı bir açı yakalamayı denedim ama yine de göremedim. Onun da ağlayıp ağlamadığını bilmek istiyordum. Ne ahmaklık. Ağladığını görsem sanki bana mutluluk verecekti bu.
“Anne.” dedi duygudan yoksun bir sesle. “Sonra konuşalım. Yalvarırım.”
“Hayır, hayır…” diye sayıkladı Nergis Hanım. Sesi yavru bir koyun gibi titriyordu. Oğlunun ellerine uzandı ve öptü. “Ben seninle tartışmak istemiyorum ki. Bana sadece dün sabah niçin çekip gittiğini söyle. Lütfen annecim. Niye fena oldun öyle? Niye istifra ettin?” İstediği yanıt hızlı gelmedi. “Tarık?” dedi ısrarla. “O telgrafta ne yazıyordu da-”
“Okumadığımı nereden öğrendin?”
“Sualime yanıt ver.”
“Sen de benimkine ver.” dedi. “Harp okuluna gitmediğimi nereden öğrendin?”
İçimden bildiğim tüm duaları okumaya başladım. Hepsi birbirine karıştı.
“Benim abimde seni okutacak kalp yok.” dedi ardımı kollayarak. “Asker olsan ziyaret etmekten eşiğimi aşındırırdın. Belli ki yüzüme bakmaya cesaret edemeyeceğin bir hayat yaşamışsın.”
Üsküdarlı sustu, bense duyamayacakları sesli bir nefes verdim.
“Bilmediğim daha çok şey var değil mi?” dedi oğlunun yüzünü okşarken. “Bana anlatmadığın onca şey. Peki. Zorlamıyorum. Dilediğin vakit anlat. Ama bu kapıdan tek bir şartla çıkıp giderim. O telgrafta ne yazıyordu?”
“Anne.”
“Ne yazıyordu da benim oğlum koşa koşa istifra etmeye gitti? Ney korkuttu seni? Başına bir iş mi aldın, yoksa o kızın başına mı bir iş geldi? Söyle. Ben korurum seni. Yeter ki söyle. Tüm dünyayı yakarım, seni kim incittiyse hepsini kendi ellerimle öldürürüm. Benim hiçbir şeyden korkmayan oğlum o kâğıtta ne okudu da-”
Nergis Hanım’ın sözleri kesildi. Kapının deliğine bir kez daha yaklaşıp ne yaptıklarını görmek istedim. Sesimi işitmiş gibi yerinde kımıldanarak görüş alanımı genişletti. Ceketinin içini kurcaladı. Bu sayede Nergis Hanım’ın elindeki telgraf kâğıdını gördüm. Eliyle ağzını kapattı.
Üsküdarlı, “Fahriye ablama telgraf çekmiştim.” dedi. “Ankara’ya-”
“Bu ne böyle… Ankara’ya mı döneceksin?” dedi. “Tarık. Eğer öyle bir şey yaparsan, beni unut. Duydun mu beni?”
“Anne, olmaz!” dedi Üsküdarlı. “Kızlar yalnız kalmış. Bir tek kalfalar var. Onlar da pek korkmuştur. Dayımı da işittin, o da hastanede. En azından gidip başlarında durabilirim-”
Eniştem mi? O niye hastanede ki?
“Sana piç gibi davranan birinin ailesi seni alakadar etmez. Otur oturduğun yerde. Ne hâlleri varsa sensiz bir çare bulsunlar. Bana kalsa gebersin gitsin ikisi de. Umurumdaysa şuradan şuraya yürüyemeyeyim.” Kendine gelebilmek için şakaklarını ovalayıp sakin sakin nefes aldı. Elindeki kâğıdı bir kez daha okudu, “Niye fenalaştı ki bu?” diye sordu oğluna. Üsküdarlı’nın gözleri, annesinin suratında takılı kaldı. “Ne bakıyorsun öyle. Abim neyden bahsediyor ki?”
Üsküdarlı inatla yanıt vermiyor, bense telgrafta yazabilecek her şeye kendimi hazırlamaya çalışıyordum.
“Tarık.” dedi son kez. “Abim neyden bahsediyor? Konuşsana oğlum!”
Üsküdarlı annesinin dizlerini sıvazladı. “Bir şey yok. Tamam mı?” dedi. “Yalan söyledim. Asker olamadım. Okumuyorum. Sen dedin ya, okutmaz o seni diye. Aynen öyle bak, okutmadı. Ben de çalıştım. Bilmeni istemiyor işte.”
“Çalıştın…” dedi afallayarak. “Köşkün parasını mı ödedin sen?”
Beklemediğim bir tavırla yüzünü buruşturdu. “Ne? Hayır. Kimseye para ödemedim.”
“O vakit niçin çalışıyorsun?”
“Anne.” diye homurdandı. “Yalvarırım, yat uyu. Daha sonra konuşuruz. Kadınlar kalkacak.”
“Tarık...” dedi Nergis Hanım, sesi kırılmış yeniden ağlamaya başlamıştı. “Madem dizinin dibinde büyüdün o vakit bir sen, bir de ben tanırız abimi. Sen beni başından savabileceğini mi sanıyorsun? Unutup gideceğim, yüreğim ferahlayacak mı zannediyorsun kestirip atınca? O adamın bir kere üzüldüğünü görmedim ben. Gamsızın önde gideni o. Annem öldü, keyfini bile bozmadı. Ne kahvesi, ne çayı eksildi. Meryem takımlarımı ütüle, Meryem kahvemi getir, Meryem komşularla alakadar ol, Meryem o nasıl kıyafet anneni gömdün hiç mi utanman yok… Babam öldü, olmayan üç kuruşluk mirasının peşine düştü. Yetmedi kendi paramla aldığım köşkü üzerine yaptı. Seni tek başıma doğurdum ben burada. Bir kere bile gelip sormadılar, Faruk’a başsağlığına gelmediler, hakkını savunmadılar, bebeğin iyi mi demediler. Ayaklarıyla çiğnedi beni senin önünde. Benim abim iblise pabucunu ters giydirirken, ne oldu da bu adam fenalık geçirip yataklara düştü sen gittin diye? Ankara’da ne oldu da bana mektup bile göndermeyen oğlum evime geri döndü?”
Annesinin avuçlarındaki yüzünü tamamen göremesem de aklımda canlandırabiliyordum. İfadesizdi. Donmuştu. Gözlerine değil, yere bakıyordu. Lâkin “Bu ne?” dedi birden.
“Ney ne anneciğim?”
Üsküdarlı annesinin ellerinden kurtularak sehpanın altındaki bir şeye uzandı. Bir fotoğraf kağıdına baktığını görünce, evvelsi gece orada Nergis Hanım’ın hatıralarını kurcaladığımı ve kıskançlıkla eşyalarını toplarken ardımdan bir şey bırakmış olabileceğimi korkuyla fark edip elimle ağzımı kapattım.
“Bu.” dedi Üsküdarlı havaya kaldırdığı resmin arkasını ve önünü incelerken. Nergis Hanım resmi yakalamaya çalışsa da Üsküdarlı vermedi. “İlk göz ağrım. Sen misin bu?”
Biraz sonra, “Biziz anneciğim.” dedi Nergis Hanım. “Yeni doğmuştun, bak.”
“Hastane burası?” dedi Üsküdarlı. “Ben hastanede doğmadım ki.”
“Sarılık geçirmiştin, bir hafta yattık. O zamandan.”
“Allah Allah, hiç görmemiştim bu resmi. Nereden çıktı ki?”
“Bir bilebilsem.” dedi Nergis Hanım iç geçirip gülerek. Tek hamlede resmi aldı ve cebine soktu. “Hiçbir yere gitmiyorsun.” Benim gibi ağzından kolaylıkla laf alamayacağını anlamıştı. Ayaklandı. “Git uyu. Bana bir şey anlatmadan köşkten ayrıldığını görmeyeceğim Tarık.”
Ve çatı dairesinde, bizi baş başa bıraktı.
İçeriye girdiği zaman ona ne diyeceğimi bilmiyordum. Yüreğimi ferahlatan bir şey varsa, o da annesine askerlik mevzunu itiraf etmiş oluşuydu. Bana tembihlediklerinde inatçılık göstermemiş, bilakis açık açık olanı söylemişti. Fakat garip bir hâli vardı o sabah Üsküdarlı’nın. Tıpkı Ankara’daki son sabahımız gibi. Dairesinde onu terler içinde, darmadağın bulduğum ve İstanbul’a kaçmak için ısrar ettiğim o uğursuz sabahtaki gibi başında kara bir belanın olduğunu seziyor, ancak bu belanın yüzünü göremiyordum.
Saniyelerce hareket etmedi. Annesi onu kanepede nasıl bıraktıysa aynı biçimde; kambur bir sırt, ayrılmış bacaklarından sarkan bitkin kollarıyla kalakaldı. Kapının deliğinden bir müddet bu içler acısı vaziyetini seyrettim. Seyrettim ki anlayabileyim derdini. Bir ihtimal devası olabileyim. Lâkin gene izin vermedi. İstifini bozmadan, yavaşça ayaklandı ve salonun göremediğim bir yanına gidip eline aldığı birkaç alışveriş paketiyle odasına yaklaştı. Ben de telaşla çömeldiğim yerden gerisin geri ayaklandım. Hışımla kapıyı açtığında kalçamla komodinindeki abajuru ve de birkaç şeyi devirdim. Komodinin köşesine çarptığım için de oflaya oflaya kalçamı ovaladım.
“Rehiye?” dedi gözlerini belerterek.
“Tarık.” Kaşlarının hayra yoramayacağım bir çatıklıkta olduğunu fark edince, devirdiklerimi toplama bahanesiyle yere çömeldim. Hepsini bir çömelip bir kalkarak yerine koyarken gözlerine bakıyor, onu yumuşatacak gücü arıyordum. “Gelmişsin… İnan olsun o kadar sevindim ki, zaten-”
“Rehiye.” İşaret parmağıyla gerdanının üzerinde bir halka çizip uzaklara baktı. “Önünü kapat istersen, üşüteceksin.”
“Düğmem mi…” Zaten epeydir bedenimde de bir serinlik hissediyordum, düğmelerimin aralık olduğunu sezer sezmez yan dönüp göğsümü ilikledim. “Üsküdarlı… Neredeydin? İçim içimi yedi, bana haber bile etmedin… Pes yani! Ankara’ya gittin sandım.”
“Gitmiş kadar oldum.” Ona döndüğümde bana telgraf kâğıdını uzattı. Aynı aldırmaz, hissiz tavırlarla karyolasının ayakucuna kadar taşıdığı alışveriş poşetlerini gömme dolaba sürükledi. Kâğıdı hiç beklemeden okudum.
HANIMIM BEYİM FAHRİYEM HASTANEDE STOP BEYİM FİRARINIZI ÖĞRENİNCE KALP KRİZİ GEÇİRDİ STOP TARIK ANASINA BİR ŞEY SÖYLEMESİN KURBAN OLAYIM DİYOR STOP HANIMIM REHİYEYİ GÖRMESİN STOP GERİ GEL STOP BAŞIMIZA ERKEK LAZIM
Telgrafı kaç defa okuduğumu hatırlamıyorum. Okuduklarımın ve anladıklarımın beni kaç farklı Rehiye’ye böldüğünü de hatırlamıyorum. Fakat biliyordum ki Ankara’ya dönmek isteyen de, özür dilemek isteyen de, İstanbul’da kalmak isteyen ve o telgrafı buruşturup yırtmak isteyen de aynı Rehiye’ydi.
“Okudun mu?”
“Okudum.” dedim. Konuşmayınca, “Enişteme ne olmuş ki…” diye ekledim. Halamın bahsine değinmiyor, ölmesi de yaşaması da benim için aynı derece tehlike teşkil ettiğinden telgraftaki başka meselelere odaklanıyordum. “Fahriye ablam niçin hastanede?”
“Başlarında durmak içindir.”
“O vakit Nazar, Gülizar ve Fahriye derlerdi.”
“Kelime sayısından düşsün diyedir. Türkan Abla yazmış telgrafı, cebinden ödemiştir.”
“O vakit yalnız Fahriye değil, kızlar derdi ama…”
“Ee Rehiye!” diye yükseltti sesini. “Ne ehemmiyeti var bunun-”
“Kaçmamı bana Fahriye ablam söyledi çünkü!” dedim. “Kaç demeseydi seni de yanıma alırdım ve şu an Ankara’da olurduk. Ya kızlar onu ispiyonladıysa? Ya eniştem firar ettiğimizi böyle öğrenmişse ve Fahriye ablamı dövmüşse!”
“Bir şey olmaz Fahriye ablana. Domuz gibidir o.”
“Sana demesi kolay. Eniştem sana bir şey yapmıyor, ama kızını dövmek için dilediği vakit sebep bulabiliyor.”
Tadını bir şeyin kaçırdığı belliydi, canı iki gündür tek odağımız hâline gelen bu meseleyi konuşmak istemiyordu. Ayakaltında dolanıyor, aldırmazlığını ve her an bir şeye kusacağı hiddetini içinde tutmayı sürdürüyordu. Kâğıdı ikiye katlayıp komodinin üzerine, dantelin altına koydum. Nedensiz bir güdüyle, sırtını bana dönmüşken odanın kapısını aralık kalacak kadar kapadım. Onunla aynı odada, belli sınırlar içerisinde sıkıştığımı bilmek istiyordum.
“Burada mı uyudun sen?” diye döndü arkasına. Kapının gıcırtısını duymuş olabilirdi, çünkü sesi bana hesap soruyordu.
“Yok.” diye yalan söyledim entarimin eteklerini tutup salınırken. Derin derin nefesler alıp okuduklarımdan hiçbir şeyi hatırımda tutmamaya çalıştım. “Yan odada-”
“Bu ne?” dedi kaşlarıyla bir yeri ima ederek.
“Ney ne-” Her şeyi hatırladım ve eserime koştum. Büst şapkanın altında kaldığından ilk bakışta görünmüyordu, yastığına giydirdiğim gömleği ise bir köpeğin ağzından kurtarılmışçasına berbat durumdaydı. Yastığı tutup havaya kaldırdı. “Tarık- ver onu!”
“Niye gömleğim yastıkta ki?” dedi ilginç bir icadı inceliyormuşçasına. Şapkasını yerinden alırken büstü de gördü.
“O şey… Şey yüzünden-”
“Ney yüzünden?” dedi tek kaşını kaldırarak.
“Ölçü almak için. Ben gömlek dikmek istedim de.”
“Gömlek mi?”
“Sana.”
“Benim gömleğimle mi gömlek dikmek istedin?”
“Ölçü almak için. İçi dolu görünsün diye.”
“Sokrates ne alaka?”
“O kim?”
Yüzü yumuşamıyor, eserimi incelemeyi ise katiyen bırakmıyordu. Gözlerinin arada bir büste gittiğini de rahatlıkla fark edebiliyordum ve bu durum onu ne güldürüyor, ne de yumuşatıyordu. “Niye ıslak bu Rehiye?”
“Nasıl yani?” Üsküdarlı şüpheyle yastığı burnuna yaklaştırınca üstüne çullanıp yastığı aldım. “Elleme sana yeni yastık alırız. Terlemiş olabilirim, insanlık hâli. Gömleği de çitilerim çeşmede.”
Sorgu sual etmeden, “Lüzumu yok.” dedi ve alışkanlıkla şapkasını başına taktı. “Ben kendime yenisini aldım.”
Bir badireyi ucuz atlatmışçasına kucağımdaki yastığa iyice sarıldım. “Nereye gitmiştin?” dedim. “Bana küstün diye gittin sandım. Malum. Gazinoda da bana rahat vermedin, bizimle bile gelmedin. Beni köşke ahbapların bıraktı herhalde, çünkü-”
Daha demin başına koyduğu şapkayı (açıkçası şapkaya bir şey yapmışım gibi gizli bir tiksinti duyduğunu ifadesinden sezebiliyordum) şifonyerin üzerine geri bıraktı. Kravatını gevşetip gömleğinin yakalarını açtı. “Rehiye. Allah aşkına tadım yok, hadi.”
“Neden ki-”
“Neden mi? Bir gitsen mi diyorum artık? Benim odam hani? Dışarıdan geldim, uyuyacağım, soyunacağım belki. Ben senin odana giriyor muyum böyle?” dedi. “Gerçi senin canına minnet. Değil mi?”
Gazino meselesini aşamadığı belliydi. Ama ben yine de onu yitirmemek, aynı zamanda da kendimi ezdirmemek maksadıyla lafımın ardında durmaya karar verdim. “Sadece sahneye çıktım diye nasıl bu kadar fevri davranabilirsin?” dedim. “Ben ne yaptım sana da hıncını benden alıyorsun? Kavga ettiysen annenle ettin. Benimle değil. Ben senin arkadaşınım.”
Kravatını yatağındaki diğer kravatın yanına fırlatırken incelen dudaklarından iki koca dişi fırlamıştı. Sıkıntılı hareketlerle etrafında dönüp bana doğru eğildi ve katladığı parmağıyla omuzumu hafifçe itti. “O vakit arkadaşımmışsın gibi davran.”
Tek bir cümlesiyle yere serildim, zira hayatta sahip olmak isteyeceğim en son şeydi onun nefreti. Bir an için bu cüreti sebebiyle, ona duyduğum tüm merhametimi ve sevgimi yitirdiğimi hissettim. Ne ara kızdım, ne ara düşman belledim onu anlayamadım. Tanımadığım bir duygu beni ele geçirmişti. Dişlerimi gıcırdatarak sıkıyor, o ukala gözlerinin beni bulmasını bekliyordum. “Benimle böyle konuşmana müsaade etmiyorum. Yasak.”
Cevabımı pek gülünç buldu. “Oldu canım. Başka yasak var mı? Ona göre izin alayım annemden.”
“Benimle düzgün konuş Tarık!” diye sızlandım acıyla. “Ben senin düşmanın değilim. Nazını ve terbiyesizliğini çekecek erkek bir ahbabın da değilim! Benimle böyle konuşamazsın. Müsaade etmiyorum. Derhâl eski hâline dön!”
Üsküdarlı güldü. Kol düğmelerini açarken suratıma bile bakmıyordu. “Eski hâlime.” diye sırıttı. “Ben hep aynı kişiydim zaten. Eski hâline dönmesi gereken sensin bence. Ben değilim. Çık hadi odamdan. Giyineceğim.”
Yanımdan süzülüp gardırobuna yöneldi. Yere bıraktığı paketlerin içinden bir sürü gömlek, pantolon ve süveter çıkarttı. Hâlâ ayakta dikildiğimi görünce de odasından çıkmamı emredercesine eliyle kış kış yaptı. Fakat gitmedim.
“Neden böyle davranıyorsun ki?” İki adımda yanında bittim. “Ben de hep aynı kişiydim? Değişmedim ki ben?”
“Tabii canım, ben de latife ediyorum ya.” Üsküdarlı eşyalarını buruşturuyor, bir yün yumağıymış gibi dolabının karanlık raflarına fırlatıyordu. Gömleğini çıkartmak istediğinde dolabın kapaklarından birini araladı ki onu göremeyeyim. Lâkin her kıpırdadığında benekli beyaz sırtını ve atletini görebiliyordum ben. “Hep aynıymışsın da, benim gözlerim körmüş.”
“Ne demek bu?” diye yükselttim sesimi, ancak sesim öyle çatladı ki gözyaşlarımı tutamadım. “Neyi ima etmeye çalışıyorsun? Latife ediyorsan da hiç gülmüyorum ben... Ben değişmedim. Değişemem. Neyden bahsediyorsun! Açık açık söylesen ölür müsün?”
Lacivert bir pijama üstünü başından geçirip beline kadar indirdi. “Ha söyleyeyim istiyorsun yani?”
“Söyle tabii ki!”
Dolabın kapağını kapatıp yüzüme baktı. “Sen benden mi hoşlanıyorsun?”
Gözlerim neredeyse yuvarlarından çıkacaktı. Cevabım hazır olsa dahi evvelsi geceyi hatırıma getirdiğimden böyle bir soruyla karşılaştığıma inanamıyordum. Ona duyduğum sevginin karmaşık ve içinden çıkılamaz olduğunu, bu suale karşılık evet desem bile benim kabul ettiğim hoşlantı manasının aşk değil de masum bir hayranlık olduğunu biliyordum. Ama bir erkek bunu nasıl anlayabilirdi ki?
Yanıtım için koca bir ömür beklemişçesine yüzüme bakıyordu. “Rehiye.” dedi, her zamankinden de sabırsız asi bir tavırla. “Basit bir şey soruyorum. Sen benden mi hoşlanıyorsun?” Ağzımı açamıyordum. “Basit bir soru Rehiye! Evet ya da hayır! Söyle ki ona göre gardımı alayım.”
“T-tövbe...” dedim. “Bunu da nereden çıkarttın? İnsan niçin dostundan hoşlansın ki! Hele de Metin Kenter’in balosuna gitmeme iki hafta kalmışken. Aptal mıyım ben?”
“Rehiye.” Saçlarını kaşırken içli içli nefes alıyordu. “Hatırlamıyor musun gerçekten?”
“Neyi hatırlamıyorum?”
“Evvelsi geceyi.” deyince benim evvelsi gecemi kastettiğini sanıp yaptıklarımı nasıl öğrendiğini düşündüm. Hatta her şeyin bir rüya olduğunu, aslında Üsküdarlı’nın hiçbir yere gitmediğini, yan odamda uyuduğunu ve yastık sandığım şeyin aslında zaten kendisi olduğunu bile bir noktada gerçekçi buldum. “Gazinodan döndüğümüz geceden bahsediyorum.”
“Ha o gece mi? Yok, hayır. Eve bile nasıl geldim Allah bilir-”
“Rehiye!” dedi resmen karşımda çırpınarak. “Hatırlamıyor musun bana ne yaptığını!”
“Hatırlamıyorum! Ne bağırıyorsun! Ne yaptım ki ben sana!”
“Hatırlamazsın tabii.” Alnını kaşıyınca gevşer gibi oldu. “Ya Rehiye! Hadi şarkı söylersin anlarım, çocuklara destek olmak istersin anlarım. Sen neden her masaya gidip şaklabanlık yapıyorsun kızım? Öyle her ikram edileni içersen de ayılamazsın tabii! İçkili mekân orası, meyve suyu dağıtıp piknik yapmıyorlar. On saat seni aradım, bulduğumda da kendinde değildin! Var ya kabahat bende. Daha en başında o Bünyamin pi-”
“Nasıl yani?” dedim lafını keserek. “Ben içki mi içtim?”
“Yok ben içtim! Tabii ki sen içtin.”
“Ben mi…” diye diye bir hâl oldum. Sonra bir düşündüm. Geceye dair anımsadığım tek şey sahnede söylediğim ilk şarkılardı, ancak ne yaparsam yapayım gerisini anımsayamıyordum. Eve nasıl gelmiştim? Merdivenleri çıkabilmemi geçtim, karşı yakaya nasıl ulaşabilmiştim? “Yok artık… O yüzden mi bir şey hatırlamıyorum ben? Sarhoş oldum yani. Ben sarhoş mu oldum?”
“Evet, maalesef. Ve daha da fenası-”
“Bunun senden hoşlanmakla ne ilgisi var ki?”
Üsküdarlı o zaman bir şey diyemedi. Bana dün geceki patavatsızlıklarımı, ona sarf ettiğim yersiz sevgi sözcüklerimi ve belki de onu öpmeye çalıştığımı anlatmak için resmen yerinde çırpındı. Lâkin biliyordum ki bu öfkesine rağmen susmasındaki tek sebep, söyleyeceklerini dile getirdiğinde yalnız bendeki değil, ondaki dostluğumun karşılığını da değiştirecek olmasıydı. Birbirimize istemeden, tiksintiyle de olsa başka bir gözden bakacak ve bu olasılığı düşündükçe de birbirimizden utanacaktık. Hâlbuki onu bu denli galeyana getiren, içten içe sevdiği biri tarafından arzulanıyor olma korkusuydu. Duyduğu saf sevgi, güvende değildi artık ve daha ipin üzerinde düşeceği yeri hesap eden bir cambaz gibi bana hakikati söyleyip söylememek arasında kalmıştı.
Yüce bir merhametle, “Tamam. Eşeklik ettim.” dedi ve geçiştirmelik bir samimiyetle omuzuma vurdu. “Kusura bakma. Hadi git uyu sen de. Kalkınca konuşuruz.”
Üsküdarlı’yla aramızda sayamayacağım kadar fark vardır. Bazen agresifliği, kabalığı tutar. Parlar ve söner aniden. Mevzu bahis ehemmiyetli bir meseleyse, her neyle alakadar olursa olsun sineye çeker ve sabreder. Onunla konuşmak, hesaplaşmak istersiniz lâkin mutlaka oyalar sizi. Sonra, der. Başka zaman. Bu kadar tezatlığa rağmen nasıl ortak bir paydada buluştuk kimi zaman şaşarım. Zira ben her şeyi hemen konuşmak ve hemen çözüp aşmak isterim. Şayet ben tıpkı onun gibi, “Haklısın, bende de kabahat var. Hadi görüşürüz.” deyip odasından ayrılsaydım muhakkak biz ebediyen çocukluk arkadaşı olarak kalırdık.
Fakat Üsküdarlı haklıydı. Ben değişmiştim. Ya da en başından beri hep aynı kişiydim.
“Ne kadar da bencilsin.”
Yüzündeki varla yok arası samimiyet, tek bir lafımla yok oldu. Elini omuzumdan çekerken şaşkınlık ve kızgınlık arası bir bakış attı. “Bencil mi?” dedi uzaklaşarak. “Bunu söyleyeceğin en son insan benim Rehiye. Senin için buradayım ben. Bir de bencil mi oldum şimdi?”
“Evet. Bencil oldun.” dedim. “Sen de daha evvel içki içtin. Evine geldiğim sabah da ağzın kokuyordu. Biliyorum çünkü saklamıyorsun. Utanmıyorsun, utanılacak bir şey olmadığını düşünüyorsun. Hayatında ilk kez gazinoya gelmiyorsun. Hayatında ilk kez kadın görmüyorsun. Kim bilir neler görmüş, neler yaşamışsındır da ben bilmiyorum. Ama bunları deneme fırsatı bana gelince de iğrenç birine dönüşüp yoluma taş koyuyorsun. Günaha girdim diye üzülecektim lâkin senin garezinden üzülemedim bile! Çünkü çok şaşırdım… Asla yapmayacağım bir şeyi yapmışım ve benimle gülüp bu tecrübemi kutlaman gerekirken maşallah halamı da eniştemi de aratmıyorsun! İlaveten, korkaksın bir de. Bana onca öğüt veriyorsun, ama kendin için kendi memleketine kaçmaktan acizsin. Korkunca kusuyorsun. Gidelim dediğim sabah da kustun, al bak, bu telgraf da korkutmuş seni ki sabahleyin kusmuşsun. Farkında değilsin, ama kendi hayatımı da senin hayatını da ben kurtardım. Resmen bir gençlik borçlusun bana. Seni peşimde sürüklemesem bir köle gibi yaşamaya razı olacaktın. Arkadaşların Beyoğlu’nda mekân mekân gezip saz çalarken sen dayının dizinin dibinde oturup amelelik yapacaktın.”
Çenesi kabardığında onu kızdırdığımı anladım ve nedense pek mutlu oldum. Çünkü onda bir his uyandırabildiğimi ancak onu kışkırttığımda bilebilir, yüreğimle hissedebilirdim.
“Annene yalan söylemeni geçtim sen yıllarca bana da yalan söyledin. Resmen kandırdın beni. Yengemi dinleme Rehiye, ders çalış Rehiye, kendini kurtar Rehiye, evin işi sana düşmez, sevdiklerine kul köle olma Rehiye, Nermin’e hayallerini verme Rehiye… Arkadaşımdan bile şüphe duymama sebebiyet verdin. Sana hayrandım ben. Seni kendimden bile çok seviyordum. Fakat kimin nasihatlerini dinledim? Kendine yetemeyen birinin mi? Güya annesini korumak uğruna dayısına kendini yem eden bir çocuğu mu dinledim? Hani fedakârlık yapmazdın sen? Hani kendinden başka bir şeyi düşünmezdin? Diyorum ya işte. Korkaksın. Kendi kendine yalanlar, mağduriyetler icat edip duruyorsun. Sevdiklerin sana ulaşmaya çalışınca da başından savıyorsun. Ne günahı var bu insanların? Adam gibi karşılarına çıkıp ben harp okulunda okumuyorum, annemle dayımın arası pek fena, ben de ortamı yumuşatmak için dayımla yaşıyorum, her gün iki tane işte çalışıp kazandığım parayla da dayıma destek oluyorum diyemiyor musun? Sırrını tutayım dedim ama yok yani, sakladığın her ney ise saklanmaya bile değer değil.”
Tam şimdi odadan çıkmalı ve onu bu laflarla baş başa bırakmalıydım. Yoksa mümkün değil, beni unutup giderdi.
“Bir de senden hoşlanıyormuşum… Senden hoşlanmamı bu kadar istiyorsan evvela benden cesaret dersi alman gerekir. Zira ben korkak erkeklerden hoşlanmıyorum.”
Üsküdarlı hissini okuyamayacağım yorgun bir yavaşlıkla gözlerini yumdu, kaşını kaldırıp indirdi ve diliyle yanaklarının içini kaşıyıp ardına döndü. Hiçbir şey demeden, odasında yokmuşum gibi eşyalarıyla alakadar olmaya başladı. Ne öfkesini bir şeyden çıkarttı, ne de bana ne hissettiğini belli etti. Bense hiçbir yere gidemedim.
“Ne oldu? Kızdıramadım mı seni?” dedim. “Zaten kime laf ediyorum ki! Sen hep çok efendisindir zaten. İyi Tarık, ahlaklı Tarık, sabırlı Tarık, abi Tarık… Oysa ettiğin küfürleri de, içtiğin içkileri de bir ben biliyorum! Hatta başka ne biliyorum biliyor musun? Sehpandaki o biçim kadın mecmualarını! Niye bir şey demiyorsun bana? Niye benimle düzgün konuş demiyorsun benim gibi? Seni tanıyorum ben. Ağzını bile açmayıp beni ettiğim laflarla bir başıma bırakacaksın. Ben de ağlayıp eteklerine kapanacağım değil mi? Sana hakaret ettim. İşitmemiş olamazsın beni! Kızmış olman gerek. Gurur duyman gerek benimle!”
Paketlerin içinden başka başka kıyafetler çıkıyordu. Daha evvel üzerinde hiç görmediğim renkler, son moda kesim süveterler, ceketler… Bu kez hiçbirini savuşturmadı, katlaya katlaya sabırla hepsini raflarına dizdi. Ne bir duygu, ne de bir ses. Hiçbir şey vermedi bana. Eğildi ve bir şey arıyormuşçasına çekmeceleri kurcaladı.
“Üsküdarlı…” dedim yamacına gelerek. Omuzuna dokundum. Yetmedi pijamasını hırpaladım latife ederek. “Özür dilerim. Hadi, konuş benimle. Ne olursun. Sen benimle konuşmazsan ben yaşayamam ki. Bak, dün yoktun, bana haber bile etmedin. Bir gün bile dayanamadım. O kadar dayanamadım ki odanda uyuyakalmışım. Özür diledim işte. Ne olursun, barışalım. Sen benim en kıymetli dostumsun. Unut az evvel dediklerimi, kabahatli olan benim. Özür dilerim. Ben sana öyle şeyler demek istemedim. Ben sana kıyamam ki… Seni katiyen incitemem. Ben seni çok seviyorum. Yani o manada değil. Dost manasında seviyorum. Yemin ederim...” Onu sabırsız bırakana dek hırpalayıp durdum: “Üsküdarlı? Üsküdarlı… Üsküdarlı! Üsküdarlı?”
En nihayetinde konuştu benimle. “Rehiye.” dedi ayaklanıp. Ben de onunla birlikte ayaklandım. “Sus artık.”
Konuşmama fırsat vermedi. Belli ki o denli dile getirmek istiyordu söyleyeceklerini.
“Allah aşkına bırak artık şöyle davranmayı! Yılışma bana. Sevme. İstemiyorum! Benim sevilecek hiçbir yanım yok. Sen de dedin, bak. Korkağım ben. Zannediyor musun ki ben farkında değilim bunların? Git kendini sev, Metin Kenter’i sev, dağı taşı sev, başkasını sev ama beni sevme. Seveceksen de böyle sevme. Dostun olarak da sevme, başka bir şey olarak da. Birlikte büyümüş olabiliriz, birbirimize kol kanat germiş olabiliriz ama beni bu kadar sevemezsin Rehiye. Bu normal değil!”
Sesi hırçınlaştıkça daha da yükseliyor, o yükseldikçe de gözlerimi kırpmadan ağlıyordum. Hakkımda böyle düşünebileceğine hiç ihtimal vermemiştim. Oysa ben sevgimden de, tavırlarımın samimiyetinden de ne emindim.
“Bana yaslama bu kadar sırtını. Ben kendimi bile ayakta zor tutuyorum. Hayatının sonuna kadar yanında ben olamam, olmayacağım da. Ne güzel, benim yerime sen öğren ayakta kalmayı. Üstelik ben sana beni seveceğin, öfkelenmene rağmen pişman olup özür dileyeceğin hiçbir iyilik yapmadım. Bana hak etmediğim manaları yüklemeyi bırak artık. Olmadığım biriymişim gibi davranma. Ben senin zannettiğinden daha azıyım.”
Beni nazikçe tutup odama sürükledi. İki kapının arasına geldiğimizde onu durdurdum. “Ben senden hoşlanmıyorum! Ben seni çok seviyorum çünkü sen benim tek arkadaşımsın! Ben sana ne yaptım ki bu kadar nefret ediyorsun benden?”
“Sen bana bir şey yapmadın. Yürü hadi.” dedi fakat devamını getiremedi. Şaşkına döndüm. Çünkü sesi kısılmış, neredeyse ağlayacağı kadar genzinden gelmeye başlamıştı ve ben hayatım boyunca onu hiç ağlarken görmemiştim.
“Belli ki yapmışım!” dedim hazır böyle yakalamışken onu. “Neden böyle ıslak ıslak bakıyorsun bana o zaman?”
“Rehiye, git hadi! Uyumak istiyorum-”
“Tren garında da böyle bakmıştın.” dedim olduğum yerde kalmayı direterek. Üsküdarlı beni yan odaya itiyor, bense bileğinden tutup onu kendi odasına itiyordum. “Söylemediğin bir şey var ne ama? Anlat. Neden-”
“Rehiye yeter! Hâlâ aynı şeyi yapıyorsun. Bırak beni. Anlatılacak bir şey yok.”
“Anlatılacak bir şey yoksa neden kaçıyorsun!” diye bağırdım. “Neden yalan söyleyip duruyorsun? Neden hiçbir sualime yanıt vermiyorsun! Anlat işte bileyim!”
“Anlatamam Rehiye!”
“Neden!”
“Çünkü anlattıklarımı duymak istemiyorum!”
İkimiz de durduk. Ağzından laf kaçırdığını anlar anlamaz beni bıraktı ve odasına yürüdü. Kolundan tutup onu kendime çektim, gücüm buna yetmeyince de kapıyla arasına girdim. “Belki ben duymak istiyorum? Belki ben anlarım seni!”
Üsküdarlı iki omuzumdan tuttu ve hayvani bir güçle beni sarsarak, “Beni kimse anlayamaz!” diye kükredi. “Hiç kimse!”
Yumduğum gözlerimi açtım. Israrımdan geri dönüp ondan kurtulmaya çalıştım ama öyle kinlenmişti ki omuzlarımı sıkmayı bırakmadı. Ben o anda sevgili dostumu çoktan yitirdiğimi kabul etmiştim. Bundan böyle hiçbir kuvvet bizi eski Rehiye ve eski Üsküdarlı yapamazdı. Dimdik gözlerime bakıyor, esasında kinlendiği kimse, âdeta bende onu görüyordu. Canımı yaktığını bilse eminim ki beni bırakırdı fakat karşısında olanın ben olduğumu biliyor muydu ki? “Bırak…” dedim hayatımdaki ilk kez onun korkusundan ağlarken. Bırakmadı. O bırakmayınca ve ben de onun gözlerinde, güvenip sırtımı yasladığım arkadaşımı göremeyince hiç yapmayacağım bir şey yapıp suratına tokat attım. Ve yaptığımın bedelinden saklanmak için daireden çıkmak yerine kendimi banyoya kilitledim, kapıyı da sırtımla kapattım.
Hâlbuki ben münakaşalara, gürültülere ne de alışık bir kimseydim. Huzursuzluğa, sevgisizliğe ve havada uçuşan çirkin sözcüklere göğsümü ne de çok germiştim. Hele ki Üsküdarlı’yla o güne dek etmediğimiz tartışma kalmamıştı. Biz ki mütemadiyen kavga eder, akşam ezanı okundu mu birbirimizi sineye çeker, yüreklerimizde sessizce affederdik kinimizi. Fakat ben ciğerlerimi kanatırcasına ağlıyor, hangisini seçeceğimi bilmediğim koca bir sebepler bütününe isyan ediyordum.
Kapıyı tıklatırken bir yandan da kulpu zorladı. “Rehiye.” dedi. “Bir gelsene sen buraya.”
“Git!” diye bağırdım. “İstersen Ankara’ya git! Umurumda bile değil. Beni yalnız bırak!”
“Rehiye. Özür dilerim. Tamam, çok bağırdım.”
“Canım yandı!”
“Fark edemedim Rehiye! Özür dilerim! Ama ne yapabilirim insanı darlıyorsun sen de! Bir çıkar mısın dışarı? Bu kadar ağlamanı gerektirecek bir şey yok. Annem duyacak!”
“Git!” diye çığırdım oturduğum yerde. “İnşallah duyar da Tuti Anne’den dayak yersin! Ben bunu asla unutmam! Asla!”
“Sarılırsam geçer mi?”
“Hayır! Geçmez!”
“Aç o zaman şu kapıyı!”
“Git!”
Üsküdarlı kapının deliğine bir şey soktu, kilit bacağımın hemen yanına düştü. Ne yaptığını anlamak için ayağa kalktığım sırada kapıyı çoktan açmıştı. “Benim evim burası farkındasın değil mi? Gelsene sen bir buraya.”
Yumruklarımı sıkarak onu omuzlarından ittim. Canını yakmak istiyordum. Onu mahvetmek istiyordum ve en fenası bunları isterken onu hâlâ delicesine seviyordum. Sözünü dinlememek için gözyaşlarımı sergileyecek olmama rağmen çatı dairesinin kapısına yöneldim ve merdivenleri inmeye başladım.
“Rehiye!” diye bağırıyordu peşimden gelirken. “Gel buraya! Aramızda olan bir şey bu!”
Tüm katları hızla indim ve mutfağa indim. Ancak tam o sırada, evde bizden başka bir gürültünün daha duyulduğunu fark ettim. Kadınlardan birkaçı bahçeye açılan kapıda toplaşmış sohbet ediyordu. Onlar birini ya da birilerini içeriye buyur ederken Üsküdarlı kolumdan tutup beni durdurdu.
“Gel buraya. Bir şey konuşacağız diyorum. Laftan anlamıyor musun kızım sen!”
“Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok!”
“Aa… Bu kıza ne olmuş böyle! Neden ağlıyor!” dedi Tülin Hanım, fincanındaki Türk kahvesini yudumlarken.
Ben de bunu fırsat bilip bilhassa da Cevale Hanım’ı arayarak, “Tarık omuzumu sıkıp bana bağırdı! Canım çok yanıyor, etim çürümüş bile olabilir.” dedim.
“Ne!”
“Ne? Tarık mı?”
“Tarık hayatta yapmaz öyle şey şekerim, bir yanlışlık olmasın?”
Gözlerimle Nergis ve Tuti Hanım’ı arıyordum, orada değildiler ve bunu en çok onların bilmesini, oğullarına fırça çekmelerini isterken kendimi savunmasız hissettim. Üsküdarlı kendini müdafaa etmek üzere tam lafa girecekti ki kapıdan girenin ikimizin de pekiyi tanıdığı biri olduğunu fark ettik. Her zamanki bıkkın suratı, bu kez daha soluk ve bitkindi.
“Musti?” dedi Üsküdarlı hâlâ beni bir kolumdan tutarken. “Hayır olsun? Ne diye geldin?”
Gözyaşlarımı silip Musti’ye baktım. Ensesini kaşıyarak huzursuzca soludu. “Kızla bir konuşabilir miyim?”
Üsküdarlı aramızdaki husumeti bildiğinden, “Siz? Ne hakkında?” dedi.
“Sensiz.” dedi uzaklara doğru. “Ne abi? Keyfimden gelmiş gibi mi görünüyorum? El birliğiyle beni elçi bellediler.”
Hıncımı birinden çıkartmak maksadıyla ona yürüdüm, “Ne var be sen de!” dedim. “Arkadaşın yetmedi bir de sen mi dellendireceksin beni!”
Musti öksürerek utana sıkıla cebinden bir kâğıt çıkarttı. Herkes ona bakıyordu. Kâğıdı hitabetten yoksun, hızlı ve isteksiz bir sesle okudu. “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle Rehiye’yi Dertsizler’e istiyoruz. Ziya Orhan, Glenda’nın iki numaralı zennesi.” Kadınlar hep bir ağızdan gülerken Musti kâğıdı yırtarcasına cebine soktu. “Bu akşam en acilinden bir soliste ihtiyacımız var. Geliyorsan ne ala, ama gelmiyorsan keyfin bilir.”
“Ne! Rehiye şarkı da mı söylüyor?”
“Dün Nergis anlattı ya ayol!”
“Geçen ne konuştum ben sizle?” dedi Üsküdarlı. Tuttuğu kolumu bırakıp Musti’ye yürüdü. “Kim yolladı seni? Necip mi? Razı olmadığımı söylemiştim ben-”
“Razı olmadığını mı?” dedim.
“Sen bekle bir burada.” Üsküdarlı canımı yaktığı yerden tutarak beni oradan hayli uzaklaştırdı. Biraz da mübalağa ederek inlediğimde, “Pardon!” dedi ama merdiven altındaki portmantonun önüne geçerken beni resmen fırlattı. Birden et isteyen mağrur bir köpek gibi gözlerime bakarken kendimi ne de güçlü hissetmiştim. “Hiçbir yere gitmiyorsun Rehiye. Ne olur bak.”
“Ne oldu? Şimdi sesin yükselmiyor? Çimdirecek etim mi kalmadı?”
Üsküdarlı, tam saçıma götürecekken bileğimi tuttu ancak ben yalnız bileğimi değil, elimi de avcunun içinde hissedebiliyordum. Yumruğumu iki elinin arasında tutarken kasıklarım karıncalandı ve kendimi geri çektim. Bu sefer öteki elimi tuttu. Sanki yalvarır gibi, “Rehiye. Gitme.” diye fısıldadı.
Gideceğim varsa da bana böyle bakarken nasıl gidecektim? “Neden ama?”
“Çünkü… Gidemezsin. Sahnede olanları görmedin. Ben o adamların arasına seni bir daha sokamam. Benim yanımdayken bile o hâle geldiysen ben yokken-”
“Onu sormadım.” dedim. “Neden bana karıştığını sordum?”
Yanıt veremedi.
“Az evvel seni dostum olarak görmemekle suçladın beni Tarık.” Dinlenip dinlenmediğimize baktım. “Bilmiyorsan söyleyeyim. Dostlar birbirine karışmaz. Birbirini destekler.”
“Ben seni desteklemiyor muyum yani?” dedi elimi bırakarak. Buna sebep verdiği için ettiğim tüm laflara isyan ettim. “Seni benden çok destekleyenini bulamazsın. Ben seni korumaya çalışıyorum.”
“Beni illa birinden korumak istiyorsan kendinden korumakla başlayabilirsin. Zira beni senin kadar ağlatan yok.”
“Ben seni ağlatmıyorum. Sen kendi kendine ağlıyorsun.” Bakışlarındaki tatlılık da, yavru köpekçik de gitmiş bir anlığına sahip olduğum hâkimiyetim beni terk etmişti. “Eğer o sahneye çıkarsan-”
“Evet?” dedim. “Ne eğer o sahneye çıkarsam? Ne yaparsın-”
“Bu benimle son konuşman olur ve paşa paşa Ankara’ya dönerim.”
“Ankara’ya mı döneceksin? Dönecek yürek sende olsaydı dün giderdin ama hâlâ eteğimin dibindesin.”
“İşittin.” dedi tepkimin üstüne. “Eğer şimdi Musti’nin peşinden gider, bir de seni sahneye çıkartmalarına müsaade edersen bu benimle son konuşman olur Rehiye. Bilesin.”
Kavga anında bir ateş harlar. Verebileceğiniz makul bir cevap hep vardır. Ama o ateş, normalde hiç sarf etmeyeceğiniz bir lafın ve de kaderinize istikamet verecek beklenmedik bir hadisenin fitilini çoktan harlamış olabilir.
“Anlaştık.” dedim gözlerimi kırpmadan. “Lâkin bir yanlışın var. Bu senin benimle son konuşman. Zira ben sahneye çıktığım müddetçe, bana bu mesafeden yaklaşabilmek için ancak para ödemen gerekir.”
౨ৎ
Bölümü bitiren herkesi tebrik ediyorum...
Yine inanılmaz geciken bir bölüm ve yine ben. Bu bölümü çok seviyorum. Kitabın ilk taslağını yazdığım zaman bu bölümü yalapşap yazmıştım ve bu umursamazlığım aslında kitap için dönüm noktası olan bölümlerden birinin tüm iskeleti sarsmasına sebep oldu. Ben de geçen sene bu bölümde takılarak YKS'nin de sebep olduğu bir bunalıma girmiş, yazdığım ilk beş bölüme geri dönmüştüm ve nihayet karşınızdayım.
Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Bu bölümü yayınlamakta gecikmemin en büyük sebeplerinden biri de anksiyeteydi. Ben bu kitabı hep kadın merkezli, hayatı tüm çıplaklığıyla görebileceğimiz bir kitap olarak kurgulamıştım. Böyle şeyleri okuru tahrik etme ya da smut kastıyla yazmasam da aslında cinsellik (en azından bir kadının kendini keşfedebilme hakkının ne kadar önemli olduğu) kitap için çok önemli bir temaydı. Birini yeterince sevmenin yetmemesi, onun içinde yaşayacak kadar kör olmak ve onu merak etmek... Anlıyor olmalısınız. Buna adım atabilme cesareti gösterebildiğim için çok mutluyum çünkü cinsellik pek çok kadın gibi benim de travmatik bir şekilde, çocuk yaşlarımda öğrendiğim bir şeydi ve Rehiye'nin bunu benim gibi öğrenmesini istemedim.
Bakalım öteki bölümlerde neler olacak? Tahminlerinizi bekliyorum!!
Rehiye gazinoya çıkacak mı?
Üsküdarlı buna ne tepki gösterecek?
Ankara'da neler oluyor?
Rehiye ve Dertsizler'in ömrü ne kadar?
Rehiye'nin hem bedenini, hem de cazibesinin gücünü keşfetmesi başına neler getirecek?
Ama en önemlisi...
Rehiye arkadaşından hoşlandığını tam olarak kaçıncı bölümde dank edecek?
Hepsi ve daha fazlası Allah'a emanet olan 7. Bölümde...
(Yazım hataları kendini imha edecektir...)
Bana ulaşmak için *-*,
Instragram: rahelkatipoglu & azizerahel
Youtube: Rahel Katipoğlu
Sorularınız ya da kitap hakkındaki sohbetleriniz için,
sizleri yorumlara bekliyor,
hoşunuza giden alıntıları #siyahgözlere etiketi ile paylaşmanız için
sabırsızlanıyorum <3
Yorumlar
Yorum Gönder