Yerdeki Kargalar, Giriş: "Sis Çöktükten Çok Sonra"
İSİMSİZ ON ÜÇÜNCÜ KİTAP TASLAĞI, GİRİŞ.
YAZAN: METE ATLAS
TARİH: 27.10.2040
Joon ve ben 18, Urah ise 19 yaşındaydı.
Bu hatırayı zihnimin içinde ararken, dikenli ağaç yapraklarının arasında nerede olduğumu kaybederim. Okulun kafeteryasındaki balkondaydık. Şu, ormandaki keşiş mezarına bakan leş balkondan bahsediyorum. Urah'ın kimsenin girmesine müsaade etmeksizin tüm lise yılları boyunca tek başına öğle yemeğini yediği kafeterya balkonu.
Lisenin son yılında üçümüz o masada otururken, içlerinde kendini gelecekte göremeyen bir ben vardım. Kafadan problemleri olan, uyuzun tekiydim. Yine de hoşlandığım kızla aynı masada oturabilmeyi başardıysam, herhalde ileride bir gün yaşamaya değer biri olabilmenin de üstesinden gelirim diye düşlüyordum.
Joon bir şey dedi sanırım. Urah bu hatıramda net hatırlamadığım bir lafa takılmıştı; dirseğini balkonun beton korkuluklarına yaslamış, eliyle de başını tutan gevşek bir oturuşla kikirdiyordu. Ön dişleri irice ve ayrıktı. Ayın on dördü gibi parlayan doğuştan sarı saçları, yağmurun esintisiyle çilli tenine yapışıyordu. Joon'un ne anlattığı hatırımda değil, ellerini ve oturan bedenini kullanarak büyük büyük bir şeyler laflıyordu ona eminim. Bense bu hatırada tam ortalarındaki ayağı kırık sandalyede oturmuş, gözlerimi ağaçların arasında gezdiriyordum. Orada bir adam gördüğüme emindim. Kambur, minik ve yaşlı bir adam.
Ona baktığımı bilen, gözü yaşlı bir adam.
"O zaman sana şok olacağın bir sır veriyorum. Bunu herkese söylemem bak." dedi yerinden doğrularak. Sandalyesinin çıkarttığı gıcırtı sesi, beni kendime getirdi. Adamı bir daha göremedim. Dolandığım ağaçların arasından çıkagelip dikkatimi onun varlığına iliştirebildim.
"Bir dakika, bir dakika... Şimdi orası biraz zor muzlu Amerikan turtası. Park Joon-hyung gibi götünün T bölgesi sağlam bir Amerikan-Kore kırmasını şok etmek yürek ister..."
Geri zekâlı.
Urah, ellerini plastik sandalyesinin iki koluna dayadı. Gözlerini kırpmadan Joon'a bakarken gülüşünü saklayamıyordu. Joon komik biri değildi. Joon rezil biri olduğu için komikti. "Eğer beni rüyanda görürsen, ben de seni görebilirim. Al bakalım, şimdi ne diyeceksin." Cidden doğruyu mu söylüyor acaba, diye düşündüm. Zaten eserekli, ilginç bir kızdı. Yalan söylemişliğini de pek çok kere yakalamıştım. O sebepten bunun izahını değil, yalan olduğunu ne vakit söyleyeceğini bekledim.
Fakat sakladığı gülüş, tıpkı ağaçların arasındaki adam gibi ansızın yok oldu.
"Hah." dedi Joon, yarım kalmış sahte bir kahkahayı taklit ederek. Besbelli korkmuştu keriz. "Ben bunu yemem yalnız."
Gri gözlerini devire devire, "Sana kalmış..." dedi Urah. Bu ses tonunu biliyordum. "Korkacak bir şey yok. Ama bu dediğim sahiden doğru. Birinin beni rüyasında gördüğünü hissedebiliyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama ben de o akşam aynı rüyayı görüyorum. Hatta, kötü bir şey görürse... Bunu kontrol bile edebiliyorum."
Bu kez Urah'la göz göze gelmekten nasibini alan bendim. Bakışlarından saklanmak için yine ağaç dallarının arasına koştum. Daha evvelinde gördüğüm o rüyaları seyretmiş miydi şimdi Urah? Bu bakışın manası neydi?
"E bu manyak bir şey lan." dedi Joon, dudağının köşesini kıvırarak. "Benim denemem lazım bunu. Mesela seni domuz göbeği yemeye çağırdığımda-"
"Ben et yemem Joon."
"Pardon dünya iyi niyet elçisi. Meydana indiğimiz işte ya... Seni rüyada çağırsam geliyorsun yani kesin? Kurye gibi? Bu gece boş musunuz? Mete, izin alabilir misin nenenden?"
Urah güldü. "Ben rüyana kesin gelirim. Ama sen beni rüyanda göreceğine emin misin?"
"İyi de ben rüya falan görmem ki." dedi Joon da. "Bunun başka bir yolu yok mu? Telefonun bile tuşlu ki. Resmen tesadüfen okulda karşılaşırsak takılabiliyoruz. Mete, lan? Oho, dalmış gitmiş bu da."
"Başka yolu yok." dedi bana bakmadan. "Sadece tuşlu telefonum ve musallat olduğum rüyalarım var."
Hayat garip.
Bu hatıradan tam dört sene sonra Urah, Joon-hyung'un rüyasına girdi. Liseden çoktan mezun olmuştuk. Joon, Amerika'ya yerleşmişti ve biz küstük. Bense dört senenin ikisini rehabilitasyonda geçirmiş, değil Güney Kore'ye, Bursa'daki evimize dahi adımımı atamamıştım.
Ama kader, ya da belki de Urah, tam dört sene sonra bizi yeniden o okulda rast getirdi. Bu kez o kafeterya balkonunda sadece iki kişiydik.
Ne demişti rüyasında?
"Beni bulun. Ve evime geri götürün."
⚚
URAH'IN DOSTLUK KURALLARI
KURAL 1: HAKKIMDA BİLDİKLERİNİ KİMSEYE SÖYLEYEMEZSİN.
Bu kuralı çiğnersem başıma neyin geleceğini 18 yaşındayken bilmiyordum.
Fakat hislerimde yanılmadığımı bilirsin. İçimdeki garip bir güdü, daha onu duyduğum ilk günde bile senin sınırlarını aşmamam gerektiğini söylemişti. Beni korkutmayı başardın ama 40 yaşındayım artık. Lisedeki o sessiz Asyalı çocuk değilim.
Biriyim ben. Biri oldum.
Her sabah uyanmamı gerektiren yığınla sorumluluk taşıyorum. Elinden tutmam gereken biri var. Tüketmem gereken bir ömür, kederlenmem gereken yeni dertlerim, sevinince yakmam gereken bir el parmağı sayısınca sigaram var. Kredi kartlarım dokunulmamış paralarla dolu. Üç farklı ülkede mis gibi evim var. Her ay farklı bir ülkede, farklı bir vakanın içindeyim. Bugüne dek on iki kitabım basıldı. Kim bilir, belki de kendi zamanımın en meşhur hayalet avcısı olmuşumdur.
Aileme göre hâlâ bir bok olamadım. Boşa çabalıyorum. Diplomamın hakkını vermeli ve avukatlığa devam etmeliyim. Felia'yı kullanmıyorum. Yani epey oldu kullanmayalı. Yaklaşık... Yirmi sene? O kadar filandır. Peki, ben tüm bunları niye anlatıyorum?
Bugün senin doğum günün. Ve ben hayaletleri avlayan koca bir adam olmama rağmen, yirmi küsur sene sonra ilk kez bir kutu Felia satın aldım. Psikiyatristin beni bağımlısı yaptığı, sanrılarımı uyuşturan o pembe ilaç hani.
Terliyorum. Karaltı beni takip ediyor. Kim olduğunu sezemeyeceğim kadar ağır bir varlık.
Z Üniversitesi'ndeki söyleşide de böyle olmuştu. Slaytın ortasında burnuma önce bir yanık kokusu geldi. Peşinden soğuğa kapıldım. Hem terlemenin, hem de üşümenin ne olduğunu bilirsin. Bu hisse yabancı değilim. Çocukluğum, ergenliğim hep böyle geçti. Bir ruh, onu hissettiğimi bildiğinde hep yakama yapışır. Göz göze gelmek derim buna. Sense bana hep bir ayna olduğumu söylerdin. Çatlak ama dürüst bir ayna. Beni o yüzden buluyorlarmış hani. Onlardan kaçmıyorum diye. O aynayı hâlâ taşıyorum. Ceketimin cebinde olur. Ama o gün yoktu işte.
Öğrenciler beni bekliyordu, kürsünün ortasında durakaldım. Laptopu bir süreliğine kapatıp ekrandaki gölgeme baktım. Onu böyle görebilmem mümkün değildi. Bir aynaya ve ateşe ihtiyacım vardı, fakat orası bile tek başına öylesine kül kokuyordu ki yangın alarmına iki kere baktım. Yüzünü göremiyordum ama bana sarılıyordu. Kolları boynumda ve çıplak ayağı pantolonumun kemerindeydi.
Kimden bahsettiğimi biliyorsun.
"Ben buradayım. Sense oradasın. Elini uzatsan da, bana dokunamazsın."
Puf. Yandı, bitti, kül oldu. Yani kısa bir süreliğine yok oldu. Evde de, konserde de, sinemada da, her yerde beni takip etti. Geçen gece uykudan uyandım. Odadaki yoğun varlığı ruhumu kabzetmişti sanki. Başucumdaki lambayı açamadım. Açarsam gideceğini biliyordum. Derken pencerem kendi kendine aralandı. Fırtına ya da lodos yoktu. Yüzünü görmem için ay ışığını içeriye davet eden oydu. Baktım. Karyolanın tepesine ayaklarıyla tutunmuş, baş aşağı beni seyrediyordu. Bedeni bir direk gibi uzun ve siyahtı. Yanık kokusu ondan geliyordu. Sadece saçları yanmamış.
Sadece ayın on dördü gibi parlayan o sarı saçlar. Senin saçların gibi.
Felia'yı ertesi gün aldım. Ne olur ne olmaz diye başucuma koydum. Bunları neden yazdığımı biliyorsun değil mi? Sanırım on sekiz sene önce bir bok yedim ben. Bitirmem gereken bir şeyi bitirmedim. Ve beni bırakmıyor. Zikrettiğim hiçbir şey onu geri göndermiyor.
Liseyi düşününce aklıma converselerime yapışan gri çikletler, tuvaletten sınıfa sızan idrar kokusu ve patlayan şekerleri alkolle karıştırınca genzimizi nasıl yaktığı gelirdi. Bu hayat, nasıl bu raddeye geldi?
Kuralını çiğnedim diye mi peşime birini taktın bilmiyorum. Fakat ben sesini duyurmaktan başka bir şey yapmadım. Duydun mu beni? Adını anmadan, seni çağırmadan seni anlattım. İnsanlara ibret olsun diye yaşam öykünü anlattım. Seni hunharca kızdırmak ve peşime takmak için değil.
Bak. Yine yazıyorum.
On üçüncü kitabımda kuralını gözlerine baka baka çiğniyorum. Madem öyle, madem bana kızgınsın. O hâlde geç karşıma konuşalım. Adını anmak yasak mı hâlâ? Çok da umurumda.
Urah. Urah. Urah.
Eğer bu odadaysan, bir işaret ver bana.
Not: Karabasan'ı yazarken, onu önce yayınlamanın her şeyi mahvedeceğini düşündüm. Kurgu, kafa dağıtmak istediğim süre zarfında istediğim şekle büründü. Ve lisede yazdığım haline sadık kalmaktan vazgeçtim :)
Not 2: Aktif olarak bölüm atmayacağım, KESİNLİKLE. Sadece çok özlediğim ve yeni halini güncelde tutmam gerektiği için yayınlıyorum.
Not 3: Umarım en kısa zamanda geri dönerim. Anlatacak çok öcülü hikayem birikti :)
??. ??. 20??
Azize Rahel Katipoğlu

Rahel Rahel Rahel. Umarım en kısa zamanda geri dönersin.
YanıtlaSil