Siyah Gözlere, 5. Bölüm: "Yeni, Mutlu ve Suçlu Günler"

 

SİYAH GÖZLERE


(DERTSİZLER, 1951.)


౨ৎ

"Yanımda olsa, hâlimi sorsa,
o yeterdi bana.
Karşımda dursa, hiç konuşmasa
razıydım ben ona."

Yanımda Olsa, Ayten Alpman



BEŞİNCİ BÖLÜM: 
"YENİ, MUTLU VE SUÇLU GÜNLER"


I.FASIL

"Senli Sensiz"

Salacak, İstanbul
2 Aralık 1951

Ne herkesi ezberimde tutabildiğimden, ne de her şeyi tek başıma anlayabildiğimden eminim. Baştan başlıyorum.

Tuti denen kadına herkes anne diyor. Gördüklerim yalnız bu kadarıysa zannederim ne o birinin annesi, ne de diğerleri onun çocukları. Bir ara, acaba bir türlü tesadüf edemediğim meçhul annesi o olabilir mi diye bir gaflete bile kapıldım ama nasıl mümkün olsun? Eniştemden yaşlarca büyük. Anne hitabını kazandıysa demek ki Üsküdarlı'yı bir anne kadar büyütüp beslemiş. Sebebi ancak bu olabilirmiş gibi geliyor bana.

Kısa, tıknaz bir kadın. Beyaza yakın, yer yer koyu gri, dalgalı küt saçları var. Kâkülleri özensizce, kısa bir hizada kesilmiş. Kaşları yok denecek kadar ince, ortaları genişçe alınmış, yüksek bir kavis atılmış. Güldüğünde yüzü yumuşasa da ansızın suratını kurcalamak istediğimde bana hisleneceğini düşünüp geri çekiliyorum. Tombul dudakları günün en tez saatinde bile boyalı. Yaşlı olduğunu anlayabiliyorum ama yaşını kestiremiyorum. Cildinde bazı kısımlar var ki hâlen daha taze gibi. İyi bakmış kendine, belli. Gözlerine çektiği kalem nizami, yanaklarına ustalıkla bocaladığı pudralar çizgilerine dolmamış. Kahverengi kalem eteğinin ve çiçekli pamuk gömleğinin üstünde hep bir önlük takılı. Bu öyle kâhyaların giyindiği türden bir önlük değil. Kendine, evine, mutfağına ait bir önlük. Sanki her an işinin başına dönecekmiş yahut yaramaz kızları evin altını üstüne getirecekmiş gibi tetikte, aceleci bir duruşu var.

Kızdı mı tam kızıyor. Yaş, güzellik, itibar tanımıyor. Zannederim herkes tıpkı benim gibi ondan ürperiyor. Tatlı bir ürperiş bu. Sevdiğini incitmek istememenin ürperişi.

Az evvel tabağımın yanına içlerinden birisi ballı süt koydu. Sandalyemin ardından geçerken de beni muhatap almayı bırakmadığını ima edercesine boştaki eliyle omuzumu sıvazladı. Adı Cevale'ymiş. Bu gördüğüm, elindeki dördüncü sigarası. Sabah akşam tütün içiyorlar. Keskin ama parfümüne karıştığından da buruna hoş gelen tuhaf bir kokusu var. Tomurcukları ateşten kavurulmuş bir bahar çiçeğini yüzüne batırmak gibi, börek kokusundan da nasiplenmiş şekerli bir is kokuyor köşk. Onu tanıdığım gece ince belli, geniş basenli gövdesine üstünde mini mini papatyalar olan lacivert bir sabahlık giymişti. Saçları omuzuna geliyordu ama kalın telli ve dalgalı olduklarından küt bir görünümü vardı. Yüzü uzun, kaşları ve gözleri birbirine yakıncaydı. Yanağının tam ortasında toplu bir et beni vardı. İçerideki diğer kadınlar gibi vitrine konmak için sıra bekleyen işveli tavırları yoktu. Tuti Hanım'dan hâllice, eli sopalı bir kişilikti. Lâkin herkese makul bir mesafeyle yaklaşıyor, hatta kimi zaman tabiatına aykırı bir şuhlukta kahkaha patlatıp eski nemrutluğuna geri dönüyordu.

Cevale Hanım'ı birçok yönden Fahriye ablama benzettim. Evvelsi akşam herkes etrafıma üşüşmüşken yüzümdeki tırnak ve tokat izlerini bir tek o fark edip bana bunu kimin yaptığını sual etmişti. Sabah mutfakta karşılaşınca da yüzüme sürmem için porselen bir kutudan hayli yağlı, yapışkan bir kremi uzattı bana. Kendi icadıymış, yüzüme sürmezsem iz kalırmış.

Kadınların bazılarında tuhaf bir tılsım sezdiğim çok oldu. Bir kısmının kim olduğunu, adını ve hikâyesini bilmiyorum ama onunla yollarımın kesişeceğini, diğerlerinden kendini sıyıracağını hissedebiliyorum. Bazılarında bu yok. Bir baktığıma ikinci kere de baktığım yerde, kimisini görüp geçiyorum. Kimliklerini yitirmiş gibi bu emsal verdiklerim. Burada güvende olduklarına şüphe yok, fakat... Nasıl denir? Bilinçleri yerinde değilmiş gibi. O boyalı gözlerin ardında biri yok. Yer zaman aramadan gülüyorlar. Tuti Hanım'ı celallendirmek pahasına kirli bulaşıklarını masada bırakıp iç çamaşırlarıyla salonun ortasında ayaklarına kırmızı tırnak cilası sürüyorlar. İçlerinden genç olanları onlar. Cahiller, fıkır fıkır ve koket ruhlular. Bu dünyaya çamaşır yıkayıp bulaşık toplamaya gelmemişler. Kimisi durduk yere ne uğruna olduğunu bilmediğim çeşitli provalar alıyor. Kimisi şöminenin önüne geçip dörtlü gruplar hâlinde bir koreografiyi talim ediyor. Mutfakta dolandığınızda bir üst kattaki nizami ayak takırtılarını işitmemek kabil değil. Kimisi çırılçıplak soyunup kadınlardan birine ölçülerini aldırıyor.

Daha ilk günümde tam üç çıplak kadın gördüm. Ben kendimden ve halamdan başka bir kadının bedenini hiç gün ışığında görmemiştim. Halam sisin içinde sırtımı çitiler, ben de onunkini çitiler, hiçbir şeycik görmezdim. Fakat bu kadınlar terbiyesiz olduklarından değil, evlerinde olduklarından cıbıl cıbıl geziyordu. Şahit olduklarımın utancından dut yemiş bülbüle döndüm. Böyle anlarda Tuti Hanım, "Bana bakın yosmalar. Tarık geri döndü, hatırlatırım! Çocuk da değil ayrıca, selvi gibi delikanlı oldu. Giy be sen de sutyenini! Kızcağız neye uğradığını şaşırdı!" diye telkinlerde bulunup kadınları hizaya çekiyordu.

Bu kadınlardan birinin adı Tülin Hanım. Onun kendi hayatımdaki yansımasını da köşkteki kalfamız Türkan Abla da buldum. Türkan Abla'dan genç biri. Aralarındaki en bariz fark ise görünüşleri. Türkan Ablacığım şalvarlar, yemeniler giyerdi. İrice ve uzundu. Tülin Hanım ise tam aksi; hem çok ince, hem de kısa. Saçları peruk değil, kendiliğinden sarı. Kafa derisi görünüyor. Kahverengi yumuk gözleri, minicik burnu ve köpek dişleri sivri, biçimli bir gülüşü var. O da diğer koketler gibi durmak bilmeden gülüyor, gerçi onunkisi daha aklı başında bir gülüş. Boş gözlerle değil, kendi yaptığı şakalara gülüyor. Ağzı pis değil, lâkin açık açık erkeklerle olan münasebetlerini konuşmaktan keyif alıyor. Söylediklerinin onunu anlamıyor, üçünü ise aklımdan tamamlıyorum.

Kalçaya vurmak gibi fazla temas seven bir tabiatı var. Bir başkasının münasip bulmayacağı yahut sokakta yapsa kınanacağı hâl ve tavırları burada hiç çekinmeden yapıyor ve kimse, ama kimse yadırgamıyor. Tezgâhta soğanları keserken bile sadece benim kalçama iki kere vurdu.

"Bir deri, bir kemik bu be." Tülin Hanım ve masayla tezgâh arasında mekik dokuyan kadınlar, iki yanıma üşüşmüştü. Yanımıza sonradan gelen Cevale Hanım'ın sigarasından bir nefes aldı, arkadaşının eline geri iade etti. Gözlerini ensemde hissediyordum. Beni yaşam öykümle değil, bedenimin ayrıntılarından çözümlemeye çalışıyorlardı. Benimse tek derdim Tuti Hanım'a iş bindirmeden kendime menemen kavurabilmekti. "Yemek yemiyor musun kız sen?"

"Vitaminsiz bu vitaminsiz. Yese de eriyip gidiyordur."

"Giyecek kıyafet getirdin mi bakayım? Bizim Elena'nın bıraktıkları olur mu acaba bu kızcağıza?"

"Nerede olacak ayol. Elena'nın kalçası kerevir davulu gibiydi."

Zülal, Nazenin, Cennet, Eftalya... Say say, ezberle ezberle bitmiyor. Bir sürüler. Hepsi biricik fakat bir noktada aynı kişi sanılmaya da çok müsait ender olmayan kişilikleri var.

Eftalya dediğim Efnan Hanım. Üsküdarlı'nın bahsini ettiği fotoğrafçı kadın. Bazen ismiyle, bazen mahlasıyla çağırılıyor. Ben ona Eftalya demeyi sevdim.

Ne duru, ne masalsı güzellikte bir kadın... Koyu saçları sırma gibi, dalgaları özenle örülmüş. Kaşları kendi kaşı, incecik ve kavissiz alınmış. Onu bu denli güzel kılan kesinlikle gözleri. Kirpikleri kıvır kıvır, badem biçiminde. Suratına baktığımda onu ürkek bir geyiğe benzettim. Öyle tatlı, öyle güzel ki onu tanıdığımdan beri dibinden ayrılamadım. Masada bile yanı başında oturdum.

Şefkatli de bir kişiliği var. Diğerleri gibi yırtık değil. Daha içine kapanık, ağırkanlı. Ama ne utangaç, ne de sıkıcı denmez buna. Orada olmaktan da, hâlinden de memnun; zira kızarık dudaklarından düşmeyen geniş bir tebessümü var. Evdeki varlığını şöyle tanımlayayım; Tuti Hanım'dan azar işittiğini görmediğim tek kadın o.

Kurallara bağlı, kendi dünyasında yaşayan, evcimen biri. Öteki kadınlar gibi odası üst katlarda değil. En alt katta. Üsküdarlı'nın annesinin ona yaptırdığı kırmızı odanın yanında şahsi bir odası varmış. Ufak bir oda. Ona yeten bir oda.

İçlerinde aklıma kazınan biri daha var. Karşımda oturuyor. Masanın en ucunda, salon kemerinin önündeki iskemlede. Eftalya Hanım neyse, onun tam aksi.

Herkes ona Ruşi diyor. Tuti Hanım'sa laf dalaşına girerlerse ona Kevser diye seslenme cüretine sahip tek kişi.

Güldüğünü görmedim. Kalın kaşlarının gevşediğini, önündeki Türk kahvesinin bittiğini, sigarasının söndüğünü ve birinin onunla latifeleştiğini. Hiç görmedim.

Mor, yakaları tüylü saten bir sabahlık giyiyor. Kuşağı kalın belinde kavuşmuş. Toplu, kudretli, iri kıyım bir kadın. Saçları kısa, simsiyah. Gözleri Tülin Hanım gibi çekik ve yumuk. Asık, ekşimsi bir suratı var. Herkese karışıyor. Kadınlar onun ötesinden berisinden geçmemeye, onunla münakaşa etmemeye gayret ediyorlar zira tüm münakaşalarda o galip geliyor. Dili çok sivri. Çok kaba. Çok haşin.

Ve gözlerini benim üzerimden ayırmıyor.

Cennet Hanım ise zannederim bir falcı. Eniştem görse ne kızardı, oysa misafirlerine getirdiğim kahveleri yudumladıktan sonra halam bizatihi salonun kapılarını kapatır ve gelen arkadaşlarına tek tek fal bakardı. Ancak Cennet Hanım onun gibi değil. O ulu orta, utanıp çekinmeden, saklamadan bakıyor. Sofrada otururken, "Şu kıza da kaynatın bir fincan." dediğinde gayet de gülümsüyordu.

Canım onların yanında kahve içmek istese bile, "Zahmet etmeyin... Hiç içemem şimdi." diye kestirip attım. Cevale Hanım bakır bir cezveye çoktan iki kaşık kahve katmıştı.

"Bırakın ayol, ürkütmeyin kızcağızı-"

"Cennet ne baksa çıkar bak... Pişman olursun şekerim. Daha ilk bakışta insanın gözünden anlar o ne ayak olduğunu." dedi karşı iskemledeki biri. "Böylesini İstanbul'da bulamazsın hayatım, canın tam baktırmak ister alırlar paralarını vallahi... Cevoş da kaynatıyor şimdi-"

"Yok... Eksik olmayın. Ben almayayım ne olursunuz." dedim. O masadaki ıssız saadetim, istikbalimin karanlığından yalın ayak kaçtı benden. Pekâlâ bildiğim kaderimin onları da benden kaçırmasından korkuyordum. Ama en çok, kaderimin tasdiklenmesinden, uydurmamış olmaktan korkuyordum. "Belki başka bir vakit? Ama şimdi değil..."

Kapının kilidi üç kere döndü ve aralandı. Aniden bana bakmayı kestiler. "Aa..." diye düştü sesleri. "Ne olmuş buna kız!" Fincanlarını uzun yemek masasına bırakıp bahçeye açılan tokmaklı kapıya yürüdüler.

Biri geçerken kalçasıyla omuzumu dürttü. Tülin Hanım'dı. "Gelmiş bak seninki." dedi. "Ay Tarık... Çıkmayıver şu köşkten! Ne aradı bu kız seni. Ben senelerdir görmüyorum, bir güncük görmedin şekerim ne bu hasret!"

Hasret tabii... Hem de ne hasret! Hınç dolu, öfkeli bir hasret.

O sabah, ikindi ezanına kadar köşkteki yeni hayatımın yolunu kendi başıma bulmak mecburiyetinde bırakılmıştım. Uyandığımda evvelsi gece kucağında ağladığım, gitmesin diye yalvardığım biricik dostum yaş dolu öpücüğümün ardından sersemlemiş ve "İyi bari. Bir gün daha kalabilirim senin için." diyerek bana aklınca bir müjde lütfetmişti.

Lâkin hiç ses etmedim. O bir günü de öpüp başıma koymanın, son damlasına kadar onu tüketmenin düşüyle uykuya daldım. Sabah ezanı okunur okunmaz ayaklandım. Ömrümün en tatlı uykusunu naftalin kokulu bir karyolada bırakıp yüzünü görmek uğruna odasını tıklattım. Ne göreyim? Üsküdarlı yok. Gün daha demin doğdu ama o, beni almadan ortalıktan kayboldu.

Ankara'ya gitti diye ne korktum. Kadınlarla bu esnada kaynaştım işte. Birilerine sormak, aralarına karışmak mecburiyetindeydim. Çekingenliğimi yendim de. Hatta ne yenmesi, hamamda bir güzel çitilendim, Tuti Hanım ile çarşaf böreği bile açtık. Onun yalanlarına dokunmadan benden, bizden ve Ankara'dan konuştuk. Çenemi tutamadım. Ona halama ettiklerimi anlatmadan, halamın bana ettiklerini anlattım. Saati akşam ettik ve İstanbullu Tarık, bir kerahat vakti kapıdan içeriye tanınmaz bir hâlde girdi. Ankara'dan firar eden Üsküdarlı, evvelsi gece hatırıma kazındığıyla kaldı.

"A benim eşeğim... Ne diye biçtirdin kendini akşam akşam?"

"Ayol ne diye biçtirmesin! Asker o, asker! Asıl biçtirmemesi kabahat. Bukle bukle gezilir mi sen de Tuti Anne..."

"Ay Tarık... Pek bir beğendim seni-"

"Sus ayol, nazar edeceksiniz çocuğa."

"İki tel sakalı vardı onu da heba etmiş. Olsun olsun, yüzün ortaya çıkmış karakaçan."

Onu gördüğüme sevinemedim bile. Göğsümün bir yanı hasetle, diğer bir yanı ise eski hâline duyduğum hasretle dolup taşmıştı. Beni ney uğruna burada bıraktıysa, berbere uğradığına göre acil bir mesele değildi. O hâlde beni almadan nereye gitmişti! Ben ki onun eski hâlini ne de çok severdim. Kumral saçları uzadıkça ensesinde kıvrılır, güneşten uçları açılırdı. Şimdi ise o hâlinden eser yoktu. Ensesindeki tüm bukleler kesilmiş, biçimli kafatası ortaya çıkmıştı. Şapkasını elinde tuttuğundan tepesindeki saçlar resmen nefes alıyor. Bir yere gidercesine yandan ayırılmış, parlak bir cilayla biçim verilmişti. Bir vakitler daha gür çıksın diye usturaladığı yanakları, şimdi eskisi gibiydi. İncecik bıyıklarını, yeni yeni uzattığı keçi sakalını hiç acımadan kestirmişti.

Kadınlar Üsküdarlı'nın çıplak yanaklarını sıkıyor, kızartıyor, öpüyor iken; Cevale Hanım'sa sigaraya çıkmak için yanından geçerken kalçasına ufak bir çimdik attı. O, bu sevgiden memnun olmak yerine sanki tahammül gösteriyormuş gibi görünüyordu. O cilalı eller yüzünde gezerken iki bakışta beni fark etti. Suratımın aldığı memnuniyetsiz ifade onu elbette ki keyiflendirmişti.

"Kara kuzum... Gel de soluklan, sabahtan beri göremedim yüzünü." dedi Tuti Hanım. "Börek açtık senin kızla. Gel de iki lokma bir şey ye, ayran da çırptım."

Üsküdarlı kadınlardan sıyrılarak içeriye yürüdü. "Rehiye'yle mi açtınız?"

"Tabii ya... Başka hanım kız mı var bu evde."

Kadınlar kendilerini dirsekleyerek buna hunharca güldü. "Ne edepsizliğimizi gördün be?"

"Sus da otur yerinde. On kere dedim, kıçınızı koyup durmayın şu masaya! Yemek yiyoruz, yemek! Ekmek unluyorum ben o masada! Gel Tarık, geç de otur sen şuraya-"

Üsküdarlı onu yatıştırmak için, "Yok Tuti Anne... Tokum vallahi, canım isterse akşam yerim ben."

"E akşam ettin saati ya!"

"Ne yapayım? Musti'yi aldım yanıma, dedim amcamlara bir uğrayayım-"

"Aa!" dedi kadınlar. "Ay Tarık ne iyi etmişsin, ne sevinmişlerdir seni görünce... Annene de söyledin mi-"

Kaşe montunun içinden deri kapaklı, kancalı bir dosya çıkarttı. "Tıraş olurken iskemlede unutmuş dingil." dedi. "Bu akşam karşıya geçiyorlar, nota falan herhalde bunlarda. Şimdi bulamazlar bir de bana patlamasın. Sahne alacaklardı. İskelede bulaşacaklar yarım saate, dedim vermeye gideyim."

"E niye verip gitmedin? Nerede oyalandın bu saate kadar?"

"Yengem bırakmadı, orada yedim işte. Dedim Rehiye'yi de alayım, değişiklik olsun. Gelecek misin?"

"Karşı dediğin yere mi gideceğiz..."

"Yok, iskeleye. Onlar karşıya gidecek. Biz değil."

"Balkondan sarkınca görülen iskele mi?"

"Evet Rehiye..."

Beş adım ötesindeki askıya koştum. Paltomu üstüme geçirdim, ev pabuçlarını çıkartıp çizmelerimi giydim. "Ben hazırım. Hadi!" diyordum ki Tuti Hanım seslendi.

"Öyle çıkılır mı dışarı? Zaten bir deri bir kemiksin, olmaz öyle. Tülin, git de köşedeki odadan şu kıza atkı matkı getir. Burası benzemez Ankara'ya. Deniz çarpar güzel kuzum."

Tülin Hanım bana el örmesi bir atkı ve bere getirdi. Gelişigüzel ikisini de kafama geçirip çıkmaya yeltendim. "Dur, olmaz öyle." dedi Cevale Hanım. Dudaklarının arasına sigarasın kıstırdı. Atkıyı birbirine bağlayıp göğsümdeki boşluğu doldurdu, bereyi çıkarttı, saçlarımı atkuyruğu yapıp öyle taktı. "Saklama yüzünü. Bırak kulaklarını bere örtsün."

"Pişt, bak ne veriyor sana." dedi Üsküdarlı. Dönüp baktım. Tuti Hanım bana deri, altın tokalı, askılı bir çanta uzatırken Üsküdarlı'ya da kese kâğıdına sardığı birkaç dilim börek verdi.

"Al bakayım. Madem süslendin, çantan da olsun yanında."

"Ama Tuti Hanım... Ne lüzumu var. Benim içine koyacak bir şeyim yok zaten, o kadar hazırlıklı gelmedim-" Ankara'daki her şeyim valizlerimdeydi.

"E git doldur yavrum. Olmaz öyle, her hanımın çantası dolu olur. Peçete lazım olur, hüviyetini, cüzdanını koyarsın. Bana bak, paran var mı senin?"

"Tuti Hanım... Ne lüzumu-"

"Ben paltosuna sıkıştırdım onun!"

"Heh aferin. Hadi bakayım şeker kız, git doldur çantanı."

Bana kızmasın diye Üsküdarlı'ya baktım. Kapının pervasına yaslanmış, kollarını bağdaştırıp bize gülüyordu. Gözlerini açıp kapattı. Ben de seke seke, kirli çizmelerimle çatı katına koştum. Açılmamış valizimden çantama koyacak bir şeyler aradım. Hüviyetimi, cüzdanımı, bozuk paralarımı, Nermin'in bir resmini, misk şişemi, tokalarımı ve de en mühimi, yapılacaklar listemi yanlarına indim. Alt tarafı balkondan seyredebildiğim bir iskeleye gideceğimizi bile bile.

Gövdesiyle daralttığı kapı aralığından süzülüp bahçeye inen taş basamaklara zıpladım. Üsküdarlı hasır şapkasını kapının hemen yanındaki askının tepesine bırakıp yanıma geldi. Böyle bir şeye alışık olmadığımdan, "E ama şapkan?" diye sordum.

"Hı? Haa... Boş ver ya. Hadi."

"Ama şapkan..." dedim adımlarımı durdurarak. O da benimle durdu. "Şapkanı hiç çıkartmazsın ki sen. Bir tek-"

Eğilip, "Rehiye, tamam?" diye fısıldadı. Sesindeki ılımlılık beni yatıştırdığı gibi aynı vakitte de kuşkuyla sardı. Kolumdan tutup bizi bahçe kapısından çıkarttı. "Bugün evde kalsın şapkam, zararı yok."

Köşkü gündüz gözüyle ilk o an gördüm. Kız Kulesi'ne bakan, dar sokaklarla çevirili yüksek bir bayırın en ucuna konumlanmıştı. Köşkün bir yanı başka ahşap evlerle birleşirken, öteki yanı bahçe kapısının açıldığı dar sokağa bakıyordu. Sokak yukarıdaki camiye dek uzuyor, daralıyordu. Yamacından ayrılıp çığlıklar atarak etrafta koşturdum. Denizi görünce adımlarımı kuleye doğru çevirdim. Kız Kulesi tıpkı balkondan seyrettiğim gibi sol köşede kalıyordu. Önümüzdeki ağacın ve lambanın ardına bakmam yeterliydi. Çünkü yakınında değil, bir tepenin üstündeydik. Sahil kıyısından yüksekte, zannederim bir çay bahçesinin hemen sırtındaydık. Sağ kenarımızdaki yokuş aşağı yolun ucunda çamurlaşmış kumlar ve deniz görünüyordu. Oradan gideceğiz sandım. Lâkin Üsküdarlı iskeleye gitmek için farklı bir yoldan dolanmamız icap ettiğini söyleyince geçen akşam geldiğimiz güzergâhta evlerin arasından dolandık. "Gene o bakış bak..." derken elleri siyah kaşe paltosunun cebinde, gözleri ise pabuçlarındaydı.

"Ne bakışı?"

Adımlarını durdurmadan mevzu bahis bakışları tarif etti. Bayık gözlerini koca koca belertip utançla başka bir köşeye devirince kendimi onun gözlerinden çabucak seçebildim. Sahiden böyle mi görünüyordum ben?

"Alışamadım diyedir... Şaşırdım biraz. Alışkanlıklarını çabucak terk eden birisi değilsin."

"Şapkadan olsa gerek." dedi. "Arada bir kafayı havalandırmak lazım."

"Şapka değil..." dedim. "Kafan çok boş geldi. Sakalların da gitmiş. Saçlarını o kadar kestirmemişsin aslında ama on yaş gençleşmiş gibisin."

"On bir yaşında gibi mi görünüyorum yani?"

"Kendi yaşında gibi desek daha doğru olur." dedim. "Sanki suratın çocuk kalmış, bedeninse adam olmuş gibi absürt görünüyorsun. Ne garip. Birkaç kıl insanı nasıl da değiştiriyor. Dişlerin ne de büyükmüş. Suratın da uzun ya, tam at ağızlı olmuşsun..."

Bir şey ilave etmedi, neşesi dudaklarından silinince ettiğim lafa gücendiğini hissettim. Benim nezdimde kırıcı bir şey dememiş olmama rağmen bunları bana başka birinin söylediğini düşündüm. Ne de müthiş kırılırdım. Hâlbuki köşke girdiğinde kılığını değiştirdiği için ne iltifatlar almıştı. Sinekkaydı yanakları bin bir ruja bulanmıştı. Yanında yürürken bile kırmızı boyanın lekelerini seçebiliyordum. Bir şeyler demeli ve gönlünü almalıydım.

"Atları sever misin?" diye sordum telaşla. "Ben bayılırım... Çok asil hayvanlardır atlar. İhtişamlıdır, kocamandır. Yakışıklıdır. Benim en büyük hayallerimden birisidir bir ata binebilmek. Keşke sen de bir at olsaydın. Biliyor musun? Bir at olsaydın ben en çok sana binmek isterdim..." Neyin yalanı bu... Ben atlardan korkarım! Bir at öldürmedi mi beni! "Yani at olmak sana yakışırdı anlamında dedim. Niye öyle baktın? Sana hayvansın demedim. Ben sana hayvansın demem. Sakalların güzeldi demek istedim. Hem uçları sarı, gerisi kumral. Ben seni sakallı seviyorum diye dedim... Öyle alışmış gözüm. Yoksa at-"

"Rehiye yuh, tamam." dedi bana bakmadan. "Olabilir, benzeyebilirim."

Ağzımı tutamadığımdan, "Doğru tabii. Mümkün. Aa! Sence ben hangi hayvana benziyorum?" diye sordum. Ve aklıma halam geldi. Eğer Üsküdarlı bana bir fareye, hele de bir firavun faresine benzediğimi söylerse ve bu acıyı bizzat ben kendime çektirirsem ne edeceğimi düşündüm. Niye böyle bir şey sormuştum ki?

"Bak bak, aynı şuna." dedi elini cebinden çıkartarak. Bana evlerin dibinden yürüyen yeşil gözlü, tekir bir kediyi gösterdi. "Hakkını yemeyeyim hayvanın. En azından o konuşamıyor."

"Ben de azıcık konuşuyorum." dedim. "Of! Amma uzattın! Ne yapayım garip baktıysam! Elimde değil. Seni yok yere Ankara'da farklı, İstanbul'da farklı hatırlayacağım diye üzülüyorum. Gerçi... Hatırlasam ne yazar? Bir güncük." Kedinin peşinde dolanan titrek gözlerim, Üsküdarlı'nın ara sıra bana baktığını hissetti. "Söylesene? Niçin bir gün? Niçin iki değil, üç değil, bir hafta değil de bir gün? Bugün İstanbul'da kalsan ne değişecek? Yarın Ankara'da olsan ney daha farklı olacak? İnsan en azından yaş günüme kadar yanımda kalır! Bunun için firar etmedik mi biz?"

"Yaş gününe kadar kalmak, benim en az iki hafta Ankara'da olamamam demek Rehiye-"

"Ankara da sana hasretti ya zaten." Dünyanın tüm boşluğunu içimde muhafaza edebilecekmişçesine derin bir nefes çektim. Evvela ciğerlerim, ardından da sırtım sanki biri beni bıçaklamış gibi dayanılmaz bir sızıyla doldu. Hissettiğim bu acıya katlanmak için çizmelerimin burnuyla çamura bulanmış çakıl taşlarını hiç acımadan ezdim. "Varsa yoksa Ankara. Hiç İstanbul ve Rehiye yok."

Köşedeki beyaz konaktan sağa sapıp bayı aşağı sallandık. Hem ona laf yetiştiriyor, hem de mahalleyi tanımaya çalışıyordum. Salacak, Ankara'nın aksine asfalt bir yol hattına sahip olmayan, hayli engebeli bir araziydi. Sahile bodosloma dalan sokaklar, dar patikalar, tehlikeli basamaklardan başka iskeleye ulaşmanın yolu ya zahmetli ya da yok gibiydi. Sürekli istikametimizi değiştiriyor, evlerin arasından dolanıp denizi kovalıyorduk. Sokaklar kıyıya doğru yokuş iniyordu. Girdiğimiz sokağın sonunda denize ulaştık, Kız Kulesi ve ona uzanan tahta iskele sağımızda kalmıştı. Niyeyse oraya gitmedik. Üsküdarlı yine denizin hizasında, inişli çıkışlı, bozuk bir patikaya atladı. Böylelikle çetrefilli sahil yolundan çıktık, biraz daha içeriye inerek deniz kıyısındaki kayalıkların tepesinde sekmeye başladık.

"Ona bakacağız." dedi temkinli bir adımın ardından. "Sen uyurken telgraf çekmeye gittik sabah. Oradan amcama uğradım işte. Berberdir kendisi. Tıraş etmeden bırakmam koyun gibi olmuşsun, dedi-"

"Kime çektin ki telgrafı?"

"Ankara'ya işte." dedi. "Sıkı bir dostum da orada yaşıyor, daha geçen hafta birlikteydik-"

Kabanının kuşağına tutunup başka bir kayaya zıplarken, "Ne..." diye bağırdım. "Üsküdarlı niçin böyle bir şey yaptın! Şimdi her şey aşikâr olacak! Ya burada olduğumuzu-"

İsmimi bastırarak, "Rehiye." diye susturdu beni. İşaret parmağıyla basabileceğim düzlükleri gösterdi. "İstanbul'a gittiğimiz ayan beyan ortada zaten. O da gidip yengeme ne olduğunu öğrenecek. Ardımızda bıraktığımız manzaranın neye benzediğini bilirsek daha sağlam adımlar atabiliriz. Hem ne malum? Belki sitem ettiğin o bir gün, zamanı gelir iki gün olur. Endişe etmelik bir mesele yok. Bende o iş. Bir aksilik çıkmadığı müddetçe arkadaşım bu akşam İstanbul'a varacaktır. Varmak zorunda. Dua et ki göze batmasın. Neyse, gel sen buraya."

"Niye buraya geliyor?"

"Öyle icap ediyor. Lazım bize." dedi. "Bir emaneti bulup bana getirecek. Basma oralara, önüme geç."

Kız Kulesi'nden iyice uzaklaşmıştık. Salacak İskelesi'nin sol yanında, yelkenlilerin kıyıya çekildiği izbe bir kayıkhanenin kayalıklarında dolaşıyorduk. Üsküdarlı, sahili mahalleden ayıran taş duvarların dibindeki daracık patika yolu boyunca bana ahşap tekneleri, sahipsiz kayıkları ve terk edilmiş yelkenlileri gösterdi. Kıyıda bir başlarına, inziva hâlindeydiler. Başlarında biri yoktu. Fakat biz kayalıkların sıklaştığı daha kuytu bir köşeye ilerledik. Sahilin bu kısmındaki kayalıklar iri ve sıkış tepişti. Bazılarının arasına yazdan kalmış olması muhtemel havlu ve kumaş parçaları takılı kalmıştı. Kış, sahili acıklı bir enkaz alanına çevirmişti.

"Bak seni kime getirdim. Yelkenlim." Elinden tutup üzerinde dikildiğim kayadan sahilin zeminine indim. "Hera."

Üsküdarlı münasip bir yer bulunca kayalardan birine çömeldi. Tuti Hanım'ın, köşkten çıkmadan evvel eline tutuşturduğu kâğıda sarılı börekleri kurcalamaya başladı. Ben ise sırtımı ona çevirmiş; dev kayaların arasında mahsur kalan bu yaşlı yelkenlinin kalıntılarını seyrediyordum. Gövdesindeki Hera yazısı haricinde yelkenli resmen tanınmaz hâldeydi. İki parçaya ayrılmış, burnu ise dev bir kayanın yosun tutmuş dibine yapışmıştı.

"Ne olmuş buna böyle?" diye sordum. Üzeri epey küflü olduğundan elimi sürmekte tereddüt ettim. "Resmen telef olmuş."

Oturduğu yerden lokmasını geveledi, "Lodos." dedi. "İskele bile zarar görmüş. Yelkenlim nasıl parçalanmasın ki." Buna ben de sessiz kalınca biraz duraksadı. Bu acı hakikati hazmedebilmesi için uzun, dingin dakikalara ihtiyacı varmış gibi sakin bir hâle büründü. "Çok samimi söylüyorum bahtsızın önde gideniyim. Üsküdar'a ve babama dair tek çocukluk hatıram artık birkaç küflü ahşap parçasından ibaret. Ben bununla ne yapayım şimdi? Söyle bana."

Tülin Hanım'ın boynuma doladığı yün atkıyı omuzlarımdan geri savurdum. "Kabahat kaderinde değil ki." dedim yerleştiği kayaya doğru yürürken. "Eğer Üsküdar'a daha sık gelseydin yelkenlin hâlâ yaşıyor olacaktı."

"Ama gelemedim."

"Ama gelebilirdin." dedim. "Kaderine boyun eğmemenin de kaderden olduğunu söylemiştin. Lüzumsuz yalanların sebebiyle yelkenlini bir başına bırakmışsın. Şimdi de parçalandı diye kendini bahtsız ilan ediyorsun. Üsküdar'ın lodosuyla meşhur olduğunu söyleyen sendin. Bu hakikati bile bile kendine bir suçlu arıyorsun-"

"Çok konuşma..." dedi uzata uzata. "Gel hadi. Ye şunlardan sıcak sıcak. Terlemişler zaten." Biraz tereddüt etsem de sırf iskelede beklemekten başka bir şey yapabildiğimiz için betondan farksız kayaya oturdum. Daha yerleşir yerleşmez ağzında lokma varken, "Sağıma geçsene." dedi, ben de dolanıp öteki yanına geçtim. "Ee?"

"Ne ee?"

"Senin için indim sahile? Rahat rahat anlat işte, neler yaptınız ben yokken? Korkuttular mı seni-"

"Sahile biricik dostlarına kayıp dosyalarını vermen için indik. Benim için değil." dedim. "Sana kalsa seninle İstanbul'da geçireceğim tek günümü de köşkte ziyan ederdin-"

"Oho bu kız bana bilenmiş." dedi sarkıttığı ayaklarıyla bacağıma vurarak. Kuvvetli bir dalga geri geri yükseldi ve ikimizin de pabuçlarını ıslattı. "Ama ziyan etmedim? Bak? Çekip aldım seni. Keyif çat diye..." Bir lokma daha.

"İkindi okundu... Ne ikindisi akşam okunacak. Biz ise henüz dışarıya çıkabildik. Sağ olasın valla fevkalade bir gün geçiriyorum."

İfadesine dostane duygular iliştirerek yutkundu, "Ama burası böyle Rehiyeciğim." diye yanaştı. "İstanbul akşamken güzel. Gündüz gezip ne yapacağız? Oturacaksın burada, oh, derin bir nefes alacaksın, sonra da sigaranı-" Bana bakıp lafını yarıdan kesti. "Aman... Boş ver, sen anlat şimdi, dinliyorum."

Palavra. Ona anlatacak bir şeyim yoktu, daha doğrusu ona anlatacağım uzun şeyler burada duracağımız vakte sığdırılamayacak kadar lüzumsuz ve uzundu.

Onun yerine çantamın içinden katlı liste kâğıdımı çıkarttım. "Bunu dün sabah yazmıştım, bak. Kaçmadan evvel yani." dedim. "Son görüştüğümüz gün, Kenterler'in geldiği Cuma hani, Nermin'le yazacaktık. Babasının da böyle bir listesi varmış, o da görünce kendine bir tane yazmış. Sabah gelirsin, seninkini yazarız demişti. Nasip olmadı." Kâğıdı açıp iç çektim, trenden indiğimizden beridir başarmak istediğim hedeflere hiç bakmamıştım. Şimdi yaşamak istediğim hayat hem ona ulaşabileceğim yakınlıkta, hem de dokunamayacağım kadar uzaktaydı. Tıpkı İstanbul'un iki yakası gibi. Terk ettiğim hayat da, arzu ettiğim hayat da birbirlerine böylece bakıyor; bir türlü kavuşamıyordu. "Bu da benim listem işte. Bunları yapmak istiyorum. Tıpkı derede söylediğin gibi. Ömrümden geriye yalnız iki saatim kalsaydı ben bunları yerine getirmek isterdim."

Yağlı parmaklarını kese kâğıdına silip listeme bakmayı teklif etti. İzin verdim. Ağzındaki koca lokmayı tekte yuttu. Bir elinin kuru parmaklarıyla listemi tutup tüm maddeleri içinden okumaya koyuldu.

"Alay edilecek bir şey görürsen kendine sakla." dedim dalgaları nefesime çekerken. "Hiç kaldıramam."

Cevap vermedi. Hatta yüzüne hiçbir duygunun yansımamasına özen gösterdi. Gayet anlayışlı, biraz da acımaklı mahzun bir ifadeyle listemi süzdü. Arada bir tebessüm ediyor, biriyle konuşur gibi kaşlarını çatıyor ve kaldırıyordu. Normalde olsa içlerinden birini seçer, "Yapa yapa bunu mu yapmak istiyorsun sahiden? Kızım vallahi enayisin. Boşa demiyorum." diye bir dolu laf ederdi. Oysa onun yerine:

"Bunlardan yalnız bir kısmını bugüne yetiştirebiliriz ama." dedi. "Dediğin gibi ikindi de okundu, hava karardı kararacak. Yapsak yapsak üç beş tanesini yetiştirebiliriz."

Hepsini bir güne sığdıramayacağımın zaten farkında olmama rağmen bana ayırdığı tek günden geriye yalnız birkaç saatin kalmış olmasına alınarak cevabımı içimde sakladım. Gün batıyordu ve muhtemelen listeme o Ankara'ya döndüğünde başlayabilecektim.

"Doğru." diyerek yırtılmaması için nazikçe listemi geri aldım. Hevesim kırılmıştı. Soğuktan donan çenemi kaşıdım. "Zaten ben de öylesine göstermiştim."

Onu yalnızca bir gün daha burada kalmaya ikna edişimin hüznüyle başımı eğdim. Sesimi titretmeden dalgaların köpüklerini seyrettim. Buraya geldiğimden beri onu sevmeye de, sarmaya da, ona nazlanmaya da hakkım yokmuş gibi yabancı hissediyordum. Kapının dışında kalmış, ondan uzaklaşmıştım.

Ne yapacaktık şimdi? Gideceğini bile bile onsuz tamamlayacağım bir listeye başlamak istemiyordum.

"Halamı öldürmüş müyümdür?"

Böylesi çıplak bir sual ikimizin de tüylerini ürpertti. Yüzünü göğe çevirip içli bir nefesle gözlerini yumdu. Bana kızdığından bu tepkiyi veriyor sandım. Lâkin o, "Akşama öğreneceğiz işte." diyerek kısa ve net bir yanıt verdi. Paltosundaki hayali tozları, kirleri tokatladı.

Birkaç damla yaş kuru gözlerime dolunca kabullenmeye çalıştım. Bu listenin bir safsata olduğuna, onu hiçbir vakit gerçekleştiremeyeceğime alışmalıydım. Bundan sonraki hayatımın, evvelinden berbat olacağına kendimi ikna etmeye çabaladım.

Böreğin ısırdığı uzun kısmını gözüme soktu. "Ağlama. Ye şunu."

Elimin tersiyle geri ittim. "İstemem, zaten ben yaptım. Ağzımın tadı da yok. Midem kaldırmaz-"

"Ye şunu..." Lafım bitmeden bir kere daha uzattı. Sahiden midemin kötü olduğunu yineleyecektim ki boşta kalan eliyle çenemi kavradı. Kapattığım dudaklarımı zorla aralayıp tüm böreği boylu boyunca ağzıma tıktı. Hepsini çiğneyip yutmak zorunda kaldım. "Midesi kaldırmazmış. Zorlayınca nasıl yiyorsun ama? Şöyle sessiz ol da canımı ye."

"Aa, ne kadar güzel olmuş bu-"

Kolundaki saate baktığından beni duyamadı, "Bunlar benim geleceğimi de bilmiyor ki. Gel de biz önden gidelim." diye ağzında geveledi. Bana temiz elini uzattı, koluna tutunup kayanın üstünde ayaklandım. "Sen şunu tutsana sana zahmet, ellerim yağlandı."

Uzattığı dosyayı iki kolumla sardım. Yosunlu bir kayaya zıplayıp çömeldi, ellerini denize daldırıp gelişigüzel yıkadı. "Kesti valla, buz gibi." Dosyayı geri uzattım. "Ellerim ıslak yav, kalsın sende. Vereceğiz zaten şimdi."

Birlikte kayıkhanenin içindeki kayalıklardan uzaklaştık, paltolarımızı silkeledik ve bu kez de solumuzda kalan Salacak İskelesi'ne doğru gene farklı patikalara sapa sapa evlerin arasından yürüdük. Yol sürmedi. Başka bir sokak aralığının başından sapınca iskeleyle birleşen ufku gördüm. Yolun ve iskelenin birleştiği kısımda, insanların kapısında sıra olduğu beyaz bir kulübe vardı.

"Bunu verdikten sonra ne yapacağız?" diye sordum. "Çok az vaktimiz kaldı... Bugünü hiç böyle hayal etmemiştim ki ben! Sahilde bile duramadık."

Sokak iskeleye doğru daralıyor, iki kişiyle yürünmez hâle geliyordu. Etrafına şöyle bir bakıp bıyıksız yanaklarını kaşıdı. "Haklısın Rehiye ama bilemiyorum." dedi. "Yazın gelsek çok daha fazla şey yapabilirdik, lâkin hava serin. Arkadaşımın getireceği havadisi bilemediğimden açıkçası neşelenesim de gelmiyor, kusura bakma. Köşkte otururuz belki? Ben de evimi özledim. Şu emanetimizi verelim seni çarşıya götürürüm. Bir şeyler alırsın kendine. Bir tane madden eksilmiş olur."

Payıma düşen neyse minnet ettim. En azından yanımda o olacaktı. İstanbul'un göbeğinde olmama rağmen bir evin içerisine yeni baştan hapsolmaya da razıydım. "Kestane de alırız belki. Ha?" dedim. "Salondaki şöminede ne de güzel kızartılır onlar. Sen, ben, hepimiz. O kadınlarla oturur eski günlerinizi konuşuruz. Sen yokken hiç bahsini etmedim. Onlar ne anlattıysa başımı salladım. Sırrını ifşa etmedim."

Güldü. "Aferin sana." Yan yana yürürken omuzuyla hafifçe itti beni. "Şimdi şömine, ev falan dedin bir içim kıyıldı... Ben tatlı da istedim bak."

Gözlerimi yüzüne diktim. "Tamam işte, çarşıya gidince bakar alırız-"

"Yok, sen yap. Ben senin elinden istiyorum. Börek yetmedi."

Birine çarpmamak için önüme dönerek, "...Sana tahinli irmik helvası yapabilirim. Şimdi en hızlı o olur." dedim. "Fakat sen de bana geriye kalan fotoğraflarını göstereceksin. Sonra da her şeyi anlatacaksın. Tek tek. Anneni, babanı, o köşkteki kadınları-"

"Hangi fotoğraflarımı gördün de geriye kalanını göstereceğim?" dedi adımlarını sayarken.

"Salondaki o büyük duvar var ya, piyanoyla şöminenin arasındaki." dedim. "Tavandan aşağıya kadar çerçeveli fotoğraflar gördüm. Kadınların büyükçe portreleri asılıydı. Üsküdarlı, nasıl hoşuma gitti... Senin de resmin var mı diye baktım, ama dediler ki annen saklamış. Bir tek sünnetinde çekilenleri gördüm. Yatakta yatıyordun. Çok ağlamıştın." Bahsettiklerimi anlayınca ağzı kapalı güldü. "Onları istiyorum işte. Tanıştığımızda o kadar da ufak sayılmazdın ki? Böyle bebekliğini merak ediyorum. Çok çok küçük olduğun hâllerini. Annen müsaade ederse birkaçını albümüme koyarım. Ama daha tanışmadığımız için senin müsaaden olmadan-"

"Şimdi anımsadım, senin koleksiyonun vardı değil mi?" dedi sırıtarak. "Benim de şahsi bir sayfam var mı, yoksa şimdi mi açacaksın?"

"Elbette ki var..." dedim. "Sevdiğim her insanın şahsi bir sayfası var... Senin de var tabii ki. Ama resmin az işte. Hiç çekilmemişiz. Senin kameranla çektiklerin var bir tek gölette. Ha bir de sokaktakiler. Hep beni çekmişsin. Ondan seninkiler az."

"Tamam, düşüneceğim bunu."

İskeledeki insanlara karışmak üzereydik. Ben ayağıma bir çakıl taşı takılmışçasına oyalanmak istedim. O da bunu bekliyormuş gibi durunca kenara, bir evin önüne geçtik. "Biliyor musun?" dedim. "Dünle birlikte bugünü de toplarsam, seni hayatımda hiç bu kadar fazla görmemiştim. Çok garip değil mi? Birlikte büyüdük diyoruz hep ama aslında o kadar da birlikte değilmişiz."

Üsküdarlı başını geri çekip muzip bir kıpırtıyla yüzünü buruşturdu, "Nasıl ya?" dedi. "Aynı sokakta yaşıyoruz ya Rehiye."

"Öyle değil..." diye açıkladım kendimi. "Seni bir sabahleyin görüyorum, bir de mektepten beni almaya geldiğinde. En son da akşam tepsiyle kapına yemek getirirken. Sen de hâlihazırda çalıştığından sokağa çok az uğruyorsun, e köşke de girdiğin yok. Ben de seni aşağı yukarı bir-iki saat görüyorum aslında. Sen de beni. Oysaki bir gün boyunca hiç bu kadar yan yana bulunmamışız. Düşünsene... Bu kadar az görüşerek bile bu denli sıkı dost olduysak kim bilir İstanbul'da daha neler olacak."

"Neler olacak derken?"

"Yani sıkının da sıkısı olacağız." dediğimde ayakları hareket almış, iskeleye yürüyordu. Ona yetiştim. "Artık aynı evde yaşıyoruz." Burada kalamayacağı gerçeğini ima ettiğini, yüzündeki hınzır gülüşten anladım. "Haa... Doğru ya."

Sesine sahte bir alınganlık iliştirerek, "Demek bana maruz kalmak seni garip hissettiriyor." diye toparladı. Çenesini sıkıp her an ağlayacakmışçasına uzaklara çevirdi başını. "Öyle olsun. Allah'tan yarın sabah çekip gidiyorum."

"Hayır... Alınma! O manada garip demedim ki? Ne bileyim... Her zaman bahsini etmeyeceğimiz çok fazla şey konuşmadık mı? Bir an seninle daha evvel hiç tanışmamış olduğumu, belki de başka birisi olduğunu hissetme gafletine kapıldım. Yalan mı söylüyorum? Sanki... Sen, sen değilmişsin; ben de, ben değilmişim gibi. İlk kez tanışmışız gibi. Bir de tipin değişti. Tam isabet."

Üsküdarlı bu dediklerime kıkırdarken bana hak vermek üzere duraksadı, "Olabilir." dedi dudaklarını birbirine bastırırken. "Neticede pekiyi tanıdığımızı zannettiğimiz insanların da bilmediğimiz tarafları ve o bilmediğimiz taraflarının da, bilmediğimiz zenginlikleri ve zafiyetleri olabilir. Demek ki birbirini çok da iyi tanımayan iki yabancıymışız aslında. Görünen o ki ait olduğumuz yerden uzaklaşmak birbirimize biçtiğimiz manayı anlamsız kılmaya başlamış. Olsun. Belki İstanbul'da yeni bir Tarık ve yeni bir Rehiye oluveririz."

Muhabbeti sürdürecek yeni bir şey sormaya yeltendim. Beyaz kulübenin dibindeydik. İçine karıştığımız kalabalıkta aradığımız yüzleri buldum. Kucağımdaki dosyayı sıkıca sarıp peşinden ilerledim. Bizi görünce tanımadığım birkaç yüz ışıldadı. İçlerinden yalnız ikisini tanıyordum: kısa ve mülayim olanı Necip, sıska ve hırpani olanı Musti. Ziya Amca yanlarında değildi. Onun yerine iki erkek ve bir kadın daha vardı.

"Tarık? Sen arıyorsun burada..." dedi Necip ışıl ışıl gözlerle. Birbirlerine sarıldılar.

Yanındaki diğer iki erkek daha onu görür görmez, "Hadi be..." diye şaşıp kaldılar. Necip'in kollarından ayrılan Üsküdarlı'yı tuttukları gibi kıstırıp aynı anda sarıldılar. "Oğlum... Bize bugün Ankara'ya döneceğini söylediler. Lan ne kadar uzamışsın pezevenk. İnsanın anası uzun olunca böyle oluyor demek." dedi erkeklerden biri. Ötekisi de, "Vallahi bizi görmeden gideceksin diye öyle gönül koymuştuk ki söylemezsem çatlar geberirim. Oğlum inanamıyorum lan... Kaç sene geçti?"

Üsküdarlı karşılık vermeden kolunu tombul olanın boynuna dolayıp kendine çekti. Kalın pazılarına peş peşe şaplak attı. Sıra Necip'in yanındaki esmer kıza geldi. Ayaklarının ucunda zıplayıp duruyor, ellerini çırpıp onu seyrediyordu. Üsküdarlı tek koluyla ölçülü bir samimiyetle kıza sarıldı. Kız, başını hafifçe onun omuzuna yasladıktan sonra hasretle geri bıraktı. Bir şeyler geveliyordu. "Tarık Abi ya..." gibi bir nidada bulununca yüreğim ferahladı. Gerisini de seyredebilme cesaretine sahip oldum. "İnanamıyorum... Bunlar hep gördü seni. Ben gittiğin günde kaldım resmen."

Üsküdarlı kızın çenesini kavrayıp okşadı. "Kıyamam ki... Çok dedim o babana kızını da getir diye de, işte dinleyen kim." diye karşılık verdi. Kız dayanamayıp bir kez daha boynuna atlayınca, birkaç adım öne geçip varlığımı aşikâr ettim.

Aşağı yukarı benim yaşlarımda olmalıydı; suratı ay gibi temiz ve tazeydi. Yanlarına geldiğimizden beri dikkatimden kaçmayan zarif, damaklı bir tebessümü ve o tebessümü daha da ışıldatan sıra sıra küçük dişleri vardı. Dudaklarını kapatsam, ne denli içten gülümsediğini ela gözlerinden anlayabilirdim; etrafına candan, tatlı duygular salıveriyor ona kötücül hisler beslememe mani oluyordu. O bakışların ardında hiçbir fesatlık, hiçbir fenalık yoktu. Siyah saçları küt olmasa da benimkilerden daha kısa ve kabarıktı. Kuşaklı, siyah kumaş bir palto giyiyordu; boynundan aşağıya sarkan bir fotoğraf makinesi asılıydı.

"Musti'yle amcama uğradık sabah. Tıraş olurken iskemlede unutuvermiş. Laf arasında duydum, altı gibi iskeleden karşıya geçeceğiz deyince kız da bir hava alsın dedim. Rehiye, versene şunu bir-"

Kollarımın arasından deri dosyayı çıkartıp Üsküdarlı'ya uzattım. Her ne olduysa bir anda parladı ve söndü. Musti, elimdeki dosyasını tanıyınca kemik görmüş bir köpek gibi kudurdu. "Notalarım niye bunda ki? Sen mi verdin?" Aramızda duran Üsküdarlı'ya aldırmadan üzerime yürüdü, beni pençelercesine elini tek bir savuruşunda notaları geri aldı. Öyle hızlıydı ki peşinden sendeledim.

"Manyak mısın oğlum sen? Düzgün davransana." Üsküdarlı, benimle arasına elini koyarak Musti'yi uzaklaştırdı. O ise Üsküdarlı'nın elini itti.

"Manyak mı olduk şimdi de?"

"Musti..." diye girdi araya Necip. "Yakışmıyor. Kızda kötü bir intiba bırakacaksın."

"Ne Musti?" dedi. "Bana ait olan bir şeyi niye bir velete teslim ediyor bu abi? Yok yere mi sinirleniyorum-"

"Sana ait bir şeyi niye ardında bırakıp gidiyorsun lan o zaman?" dedi Üsküdarlı.

"Sabahın köründe benimle gel diye kapımı kıran sendin. Kusura bakma refakat ettik, kendi derdimizi unuttuk-"

"Böyle sızlanacağını bilseydim ilk sana gelmezdim." Beni kolumdan tutup arkasından dolandırdı, sağına geçirdi. Onu dost bildiği birine karşı ilk kez böylesine taraflı ve tahammülsüz görüyordum. Etraf aniden soğudu, bu tatlı karşılaşma hiç oraya gelmememiz gerekiyormuşçasına hayli sevimsiz bir hâl aldı.

Tanımadığım erkeklerden biri, "Aman! Takmayın onu siz. Dert ettiği beste de beste olsa bari." dedi.

Kız gülerek abisinin koluna girdi. "Beste yarışmasına hazırlanıyor ya. Ondan evhamı. Notaları daha geçen bizim evde unuttu! Aklı beş karış havada."

Musti'nin ensesine vurup, "Lan bari sen kazan da boğazımızdan para geçsin." dedi sarışın çocuklardan biri.

"Feridun aptal aptal konuşma sen de. Musti para için nah katılır yarışmaya."

O vakit Musti sustu, dosyasını aldı ve çantasının içine yerleştirirdi, eski yerine geçti. Bu fırsattan istifade üstümüzde dolanan yeni suratları seyrettim durdum.

Necip ve Musti'nin ardında simaen çok benzeyen fakat sanki birbirlerinin farklı cüsselerine hapsolmuş gibi duran iki sarışın çocuk vardı. Zayıf olanın sırtında içinde keman olmadığı belli ince uzun bir enstrüman çantası asılıyken topluca olan çocuğun el çantası haricinde taşıdığı bir enstrüman yoktu.

"Rehiye, abiciğim." dedi Necip, çantasının askılarını kavrarken. "Sen boş ver bunları. Bir vakitler pekiyi anlaşırdık, lâkin büyüyünce böyle olur. Bilirsin. Hazır rast geldik bak sana geri kalanımızı takdim edeyim. Madem bir sen kalacaksın İstanbul'da hepimizi tam takır tanıman icap eder. Bundan böyle yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyecek nasıl olsa."

Kaçamak bir bakışla Üsküdarlı'ya baktım. Bana gözlerini yumup Necip'in dediklerine kulak vermemi tembihledi. Siniri dinmemişti.

"Kız kardeşim Zehra." Bu sırada da kız gülümseyerek çok büyük coşkulu hareketlerle bana el salladı. "O da nereden baksan senin yaşlarındadır, bundan böyle rast gelirsiniz sık sık, iyi geçinirsiniz diye ümit ediyorum. Sanayi-i Nefise'de Yüksek Süsleme okuyor şimdi. Dün akşamdan hatırlarsın, bu arkadaşımız da Mustafa. Biz Musti deyip geçiyoruz, sen de öyle deyiver. Ekibin en küçüğü olur. Bu Feridun, bu da Zülfikar. Ayırt edilebilir olmalarına bakma, inanması bizim için de güç amma velâkin, ikizler. Cemil diye de bir dostumuz vardı, lâkin kendisi kıza kaçtı." Koro hâlinde Necip'e güldüler. "Kayınpederi bankacı, gerçekten kaçtı."

Çekinmeden elimle işaret ettim, "O çantalarda enstrüman var değil mi?" diye sordum. "Aynur Öğretmenimiz de hep böyle bir çantayla gelirdi Cuma günleri. Mektebe yani. Müzik talimi için."

"Fena şamarlayacak şimdi beni." dedi Üsküdarlı araya girerek. "Rehiye. Ben bunu sana söylemeyi unuttum ama Neciplerin bir müzik topluluğu var." Gözlerim hızla aralanınca Üsküdarlı benden istediği tepkiyi aldı. "İsimleri ne olsa beğenirsin? Dertsizler... Biz ufakken de çalarlardı. Babaları da çalgıcıdır onların amma şimdi oğulları icra ediyor. Ziya Amca ve babam-"

"Sıkıysa anlat kıza şimdi-"

"Siz... Meşhur musunuz?" diye bölüm hepsinin lafını. Sualim Üsküdarlı, Musti ve ben hariç herkesi kıkırdattı.

"Ne meşhuru yav dört bardak rakıya uykusuz çala-"

Üsküdarlı öksürdü. "Feridun." dedi. "Kız var."

İsmi Feridun olan çocuk tatlı tatlı bana baktı. "Ne olacak lan varsa? Cennetten mi düştü bu kız? Pişt. Hep karışıyor mu bu böyle sana-"

"Feridun."

"Kız size bir şey sordu!" dedi öteki tombul olan. Sualimi en azından birinin işitmiş olmasına pek memnun oldum.

Bunun üstüne, "Keşke meşhur olsak abiciğim." diye araya girdi Necip. "O iş baht meselesi. Biz kendi müziklerimizi yapmıyoruz. Mekânlarda sahne alıp isteğe göre çalıyoruz."

"Ama olsun..." dedim. "Bu ne kadar güzel bir şey! Çok şanslısınız... Ben sizi dinlemeyi çok isterdim. Bir gün yani, eğer müsait-"

"E gelin işte." dedi Necip. "Tarık'a dün dedim ama yarın gidiyorum demişti. Şimdi de burada beyefendi."

"Harbi ha... Gelirseniz provaya da yetişirsiniz." dedi Feridun, ellerini kiremit rengi kadife paltosunun ceplerine koyarak. "Kardelen'e çıkıyoruz bu gece. Nergis Teyze ve Ziya Peder sağ olsun... Bünyamin'i attılar cebe. Herif adam bulamıyormuş geçenki teftişten sonra. Solist diye çıkarttıkları genç sabıkalı çıkmış. Olaya gel. Bula bula bizi buldu. Kadın solist bulun gelin dedi, Zehracık da sağ olsun. Mektepli bir hatun buldu, bir görsen- Aman işte. Ömrü hayatımızda ilk kez ana sanatçıyız. Beş saat çalacağız oğlum, rüya gibi lan!"

Üsküdarlı'ya beni tüm bunlardan mahrum etmesinin hıncıyla tam bakıyordum ki, "Eksik olmayın. Emanetinizi aldıysanız kaçalım. Yarından tez dönmem gerek, Rehiye'yi de eve bırakacağım." dedi. Omuzunda tüm bedenimi sarsan koca bir el hissedince nefesimi saldım. "Daha kestane ayıklayacağız."

"Oho... Bu dantel örmeye de başlamıştır."

"Tabii canım askerlere patik de örüyordur hanım götlü-"

Kinini bir kenara bırakıp, "Gelmiyor musun yani?" diye sordu Musti.

"Gelmiyorum." dedi ona bakmadan.

"Tarık." dedi Necip. Yumuşak bakışlarını düşürüp nazlı bir alınganlık takındı. "Bizi ihmal etmek sayarım bu kadarını. Davete icabet etmek gerekir. Babam çağırdı, gitmedin. Ben çağırdım, gelmedin. Belli ki dönmek ve kalmak arasında kararsızsın. Bari bu gece misafirimiz ol. On iki olmadan biter zaten. Sabah uyanmana da mani olmayız. Kıza da değişiklik olur. Bize itimat etmiyorsun madem, bari sen dur başında."

"Ödlek işte. Anasına da böyleydi bu." dedi Zülfikar. "Kadın cinsi görmeyedursun, kendini muhafız sanıp rolleniyor."

"Necip'e ne demiş duydun mu? Kızı bozarmışız. Hassiktirsin oradan- alt tarafı masada oturup iki kuru leblebi, bir de bayat gazoz içecekler. Bizim de kız kardeşlerimiz var. Gören de sanır ki Ruhiye'yi tutup sahneye fırlatacağız."

"Ruhiye değil oğlum, Rehiye."

"Aman... Neyse ne işte. Değil mi kız?" Feridun bana göz kırpınca çok utandım, ama mutlu da oldum. Tabiatında haylazca, ama güvenilir de olan bir fırlamalık vardı.

Listeme adım atmak için ne de güzel bir gündü. Evet, hava soğuktu. Halama ne olduğunu bilmiyorduk ve eğlenmenin yeri değildi. Üsküdarlı yarın Ankara'ya dönecekti ve onunla geçirmek için kısıtlı bir vakte sahiptim. Fakat niçin bu vakti İstanbul'da gezerek harcamıyorduk? Neden her sevineceğim tuttuğunda kendime dertler ediniyor, ardımda bıraktığım yaşamımın kalıntılarını bahane ediyordum? Deniz arabasına onunla binebilirdim. Ve halamı düşünmek zorunda değildim. Hayatımın ilk canlı müziğini onun eşliğinde dinleyebilirdim. Ve halamı düşünmek zorunda değildim. Ona ne olduğunu öğrenmeden son bir kerecik mesut olabilirdim.

Bir kere olsun, sadece yanımda değil, aklımda da olmayabilirdi.

Omuzumdaki eline uzandım. Onu orta parmağından tutup az kenara çektim. "Ne olur..." diye dudak büktüm. Konuşmadan gözlerine sızlandım. Bu her zaman işe yarardı. "Çok yazık bana."

İtiraz eden bir suratı olmadığı gibi bu arzumu kabul eden de bir hâli yoktu. Beni kendine çekip kulağıma, "Arkadaşım gelecek ama Rehiye? Anlattım ya." diye fısıldadı. "Gardan indikten sonra bizi nasıl bulacak gidersek? Köşke gelmesini söyledim. Telgrafı çekeli kaç saat oldu, çoktan yoldadır."

"Köşktekilere söyle, onlar da gideceğimiz yere gelmesini söylesin..."

"Oldu. O yolları bir daha çıkarsak ben hayatta geri inmem."

"Ben gidip söyleyeyim? Bir koşu gider-"

"Olmaz. Kestirmeleri bilmiyorsun, kaybolursun."

"Nasıl kaybolurum? Kulenin karşısında işte."

"Aynen değil mi, biz de kuleye baka baka bulduk yolumuzu. Olmaz dedim, yerler kayıyor. Yokuş buralar, o çizmelerle düz yolda bile kayar düşersin hiç başıma iş çıkarma. Daha yeni çizme alınacak sana."

"O vakit ben Necip Abilerle gideyim, sen de arkadaşını direkt gardan alıp yanımıza gel."

Her zaman benden çıkmayan bu parlak fikri çenesini kaşıyarak tarttı. Ne kadar ihtar çekse de, en nihayetinde onlara sonsuz bir itimat duyuyordu. "Necip." dedi. "Rehiye sizle gelse, ben arkadan gelsem? Bir arkadaşım gelecekti. Şimdi karşıya geçersek bulamaz beni. Prova bitene kadar yetişebilirim. Bir sıkıntı olur mu size?"

"Gelsin tabii!" dedi Zehra. "Kız kıza takılırız biz de."

"Başım gözüm üstüne. Yeter ki gelmek iste azizim. Feridun git bir bilet daha kap gel, ben dönerim sana."

"Koştum."

Gözlerim kamaştı. Üsküdarlı'ya baktım. Ona bir kez daha, sırf canım saçmalamak istediğinden yalvardım. "Ne olur, uyumazsak gece yarısı kestane kızartırız. Listemi de gördün. Böyle bir yere gitmeyi hep çok istediğimi biliyorsun! Bayık bayık bakıp alınma bana! Gözüme bak..."

"Bakıyorum?"

"Teşekkür ederim. Ne de tatlı baktın. Acaba seni küçükken bir leğen dolusu şekerle-"

"Of Rehiye..." dedi gözlerini devirerek. "Kaybolmayacaksın ama bir yere. Beyoğlu'na gideceksiniz, ben oralara güvenmiyorum. Necip'in yanından, hatta direkt Zehra'nın yanından katiyen ayrılma. İkizlerle de vakit geçirebilirsin. Ama gözünü seveyim şu horozun damarına basma. Sessiz sakin pıtı pıtı gez peşlerinde emi? Ben yetişirim size."

"Söz veriyorum, söz!" dedim ellerini yanaklarıma koyarak. "Hem de o kadar çok söz veriyorum ki... Yemin ederim, ağzımı açmayacağım. Kimselere görünmeyeceğim. Şarkımı dinleyeceğim, leblebimi yiyip köşke pıtı pıtı çamurlara düşmeden geri döneceğim. Söz!"

Tam da zamanında uzaklardan gelmekte olan bir vapur yeri titreterek iskeleye yanaştı. Köprünün başındaki kulübeden çıkan birkaç görevli adam vapurdan ineceklere müsaade etmemiz için geri çekilmemiz gerektiği söylendi. Üsküdarlı çocuklarla tek tek vedalaştı. Beni en sona bırakarak geldiğimiz yokuşa doğru yürüdü.

"Ben gidiyorum bakalım. Rehiye?" dedi geri dönerek. "Niye ağlıyorsun kızım? Git dedim ya."

"Mutluluktan." Paltomun uçlarını avucumda buruşturup ağzımı büzdüm. "Hadi, sağ salim git gel. Ama dur." Beline sarılıp onu var gücümle sıktım. Neredeyse suyu çıkacaktı ki canı yandığından inledi. "Teşekkür sarılması."

"Teşekkür sarılması mı? Onu ne ara uydurdun?"

"Şimdi." dedim kafamı kaldırarak. "Tipin değişince Ankara'daki Üsküdarlı beni terk etti sandım. Ama hep yanımdaymış."

"Of... Git hadi."

Beni kendinden o kadar kibar bir şekilde silkeledi ki arkadaşlarının yanında ona sarılmamdan çekindiğini fark edemedim. Sonra da gitti işte. İnsanlar vapurdan indi, sokak doldu tatşı ve ben ufacık bir nokta olana dek onu gittiği yere kadar izledim. Yabancı bir el koluma girince de onu içimde özgür bıraktım. Ne de olsa geri dönecek ve beni bulacaktı.

Zehra beni yıllardır tanıyormuşçasına bir samimiyetle, "Nasılsın bakalım?" diye sordu. Sesi tüy gibi, incecik ve narindi. Bir elini koluma dolarken diğer eliyle tuttuğu kolumu nazikçe sıvazladı. "İlk kez geliyormuşsun İstanbul'a. Öyle dedi abim, doğru mu bu?"

Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ömrü hayatımda Nermin'den başka hiçbir akranımla kol kola girecek sevgi ve alakaya ulaşamamıştım. Yaşamımın tüm coşkulu zamanlarını yalnız, bir başıma, kendimi herkeslerden dışlayarak geçirmiş, soluğu ise tahsilini Fransız bir dadıdan alan biricik yalnız arkadaşım Nermin'in evinde bulmuştum.

"Bugün öyle eğleneceksin ki ömrü hayatında bu kadar eğlenmemişsindir... Güven bana! Müjgân Hanım'ın sesi de pek güzeldir. Onu dinleyince ayrı bir zevk alacaksın-"

"Müjgân Hanım kim ki?"

"Dertsizler'in beş yıldızlı solisti..." dedi iğneleyici bir gülümsemeyle. Kolumu sıkıp bıraktı. "Latife ediyorum. Müjgân Hanım mektepten bir ahbabımın tanıdığıdır. Yüksekokuldan kendisi. O da böyle arada sahne alır, assolistin arkasında solistlik yapar. Abimler ilk kez ana sanatçı olacak. Yanlarına kıdemli bir lazımdı. Kıyamam... Onun da ilk ciddi sahnesi olacak bu. Düşünsene yıllarca tahsil gör, nice sanatçının arkasında solistlik yap şimdi de sıra sana gelsin. Hem de... Dertsizler'le. Valla bahtı ak mı, kara mı bilemedim. Asma suratını öyle! Gülsene... Dün gece gelseydiniz tanışırdın. Şimdi de Müjgân Hanım erkenden gelseydi tanışabilirdin ama nasip değilmiş. Mekânda rahat rahat tanışırız diye ümit ediyorum." Bir şey anlamadığımdan muhabbetin istikametini değiştirdi. "Ee, sen neler yapıyorsun? Ben de bilmediğin şeyleri anlatıp durdum sana, tabi asarsın suratını öyle? Ne yapıyorsun? Nelerle meşgulsün? Anlat bana bileyim."

"Ben mi? Hiçbir şeyle meşgul değilim ki. Üsküdarlı nereye götürüyorsa ben de oraya gidiyorum."

Zehra bu dediklerime epey güldü, kahkahasını bastırmaya yarayacakmış gibi koluma vurmaya başladı. Bense hiç gülmeli bir şey demediğimi bildiğimden şaşkın şaşkın ona bakıyordum. "Rehiye, ne tatlısın..." dedi. "Sahiden Tarık Abi ona Üsküdarlı demene müsaade ediyor mu? Gerçi benimki de soru. Zaman geçtikte insan niçin huylansın ki babasından değil mi? Şapkasını başından hiç indirmezdi gerçi. Biz bile babamızın eski resimlerine bakarken gülmekten çatlıyoruz. Bir karış topuklu. Vallahi ben giyemiyorum onları."

Farkında olmadan bir hata ettiğim yanılgısıyla duraksadım. Anlattıklarını çabalasam da birbirine bağlayamıyordum. "Niçin öyle dedin ki?" diye sordum. "Niye müsaade etmesin?"

Zehra bildiğimi sandığı bir meseleyi ima edercesine kafasını ve gümüşi küpelerini iki yana salladı. "İşte..." dedi tebessümünü soldurmadan. "Bizim Matmazel Üsküdarlı hani?"

"Matmazel Üsküdarlı mı?" dedim. "O kim ki? Annesinden mi bahsediyorsun?"

"Ha..." dedi kafasını geriye yatırarak. "Tamam, ben hiç karışmayayım o kendi anlatsın. Sen bana ne bakıyorsun ki... Nasıl arzu ediyorsan öyle seslen tabii. Belki de farklı bir hatırayı anımsadım." Ona bakan sersem gözlerimi fark edince, bu kez de o bir hata ettiğini hissetti. "Söylemezsem çatlarım, gözlerin ne kadar güzel senin. Göz ne kelime, suretin güzel. Daha yanımıza gelirken bile seçebildim. Parıl parıl. İnsanın baktıkça bakası geliyor sana."

"Sahi mi?" dedim hiç tasam yokmuş gibi. İşin aslı neredeyse yaşıtım olan genç bir hanımdan böylesi bir iltifat işitmek beni bu övgüye daha ait hissettirmişti. Bana yalan söylemeyeceğine inanmak istedim. "Çok teşekkür ederim ama yok... Değilim. Nedense herkes aynı şeyi söylüyor bana. Hâlbuki ben aynaya baktığımda hiç de böyle göremiyorum." Bana yanıt vermesine müsaade etmeden laflarıma yenisini ekledim. "Sen... Çok şanslısın."

"Ben mi?" dedi hiç işitmediği bir cümleymiş gibi. Kıkırdadı. "Neden ki?"

"Bir kere İstanbul'da yaşıyorsun." dedim. "Abin bir müzisyen ve sen de çok iyi bir mektepte tahsil görüyorsun. Bana tatlı diyorsun, ancak sen daha tatlısın. Hem... Fotoğraf makinen de var. Kim bilir bilmediğim ne meziyetlerin, nasıl keyifli meşguliyetlerin vardır. En basitinden, mektebe gitmediğin günlerde böyle abinin peşinden müzik dinlemeye gidiyorsundur. Benim bir kardeşim yok, olsaydı onun da müzik icra etmesinden pek hoşlanırdım. Abimin meşhur olduğunu söyler, mektepteki ahbaplarıma hava atardım. Her günüm türlü türlü mekânlarda geçer, gençliğimi doyasıya yaşardım."

"Mekân mekân gezmek sence gençliği doyasıya yaşamak mı demek?"

Böyle sorunca da bir düşündüm. "Evde oturmaktan evla bence." dedim.

Söylediklerim onu daha da güldürdü. "Anladım ben seni... Sen de bizim Şükriye gibisin. Anası hiç evden salmıyordu onu da böyle konuşuyordu." dedi. "Hiç de sandığın gibi değil ki güzelim... Meşhur olmayı geçtim, abimler çıkacak mekân bulabildiklerine bile şükrediyorlar. O da Nergis Teyze ile babamın hatırı için. Henüz şöhret olmuş sayılmazlar, ya da ben mektebimden pek keyif alıyor da sayılmam. Sen bunda bir şans görüyor olabilirsin, lâkin herkesin farklı bir imtihanı var işte. Ben hâlimden memnunum çok şükür. Fakat abimler de keşke arzu ettikleri müziği icra edip plak doldurabilselerdi. Şimdilerde onların yerinde olan bahtsız sayılıyor esas. Sanat dediğimiz meşguliyet mutsuz kimselerin avuntusudur. Sanma ki bizimkiler hâlinden memnun. Mutlu olsalar elleri enstrüman tutar mı hiç? Bilhassa mutlu olabilmek için müzik icra ediyorlar."

"Niçin öyle dedin ki?"

"Niçini mi var?" dedi. "Halkımız alafranga müzik işitmeye görsün. Sanki ecnebi olmuş da, vatanına ihanet etmiş gibi ellerini çekiyorlar genç sanatkârlardan. Öyle kolaylıkla elit mekânlarda sahne alabilmek, dinleyenlerin sevgisini kazanabilmek de kabil değil. Babamın mühleti doldu, onu tanımıyorlar. Anca Nergis Abla selam çakarsa sahne alabiliyorlar. Evvela İstanbul'un en köhne, en alaturka mekânlarında sürünmek icap ediyor. Gerçi bizimkilerde de kabahat var. Nasıl bir müzik icra etmek istediklerini bilmiyorlar ki tutunsunlar bir yere. Kulaklarına ne güzel gelirse, hangi mekân onları kabul ederse üç beş kuruşa teslim oluyorlar. Enstrümanları değiş tokuş edip sahneye çıkıyorlar. Abim gitar çalar, onu sever en çok. Fakat mekânına göre uduyla ya da mandoliniyle değiştirir. Musti sabittir, on parmağında on marifet olsa dahi o hep keman çalar. Feridun üflemeli çalgılarda beceriklidir. Saksafon üfler, arada bandolarda trompet çalar, böyle samimi mekânlarda da klarnet çalar. Zülficik de piyanisttir. O da Musti gibi sabittir. Sen şimdi bunu da meziyetten sayarsın ama çok seçenek de bir manada hiç seçenek demektir. Müjgân Hanım'ın bir duruşu var, onu bu sebepten aracı ettim. Belki o yol gösterir, liderlik eder, farklı bir lezzet yakalayabilirler diye. Yoksa ben bile sıkılıyorum onları dinlerken. O sebepten provalar daha keyifli işte. Fakat yalan da söyleyemem şimdi, sahiden iyi çalarlar. Kulakları doludur, anlarlar yani bu işten. Amma... Sabit bir zevkleri yok. Hatta ayan beyan zevksizler. Gerçi hakkına girmeyeyim, içlerinde bir tek Zülfi ve Mustafa anlar hakiki müzikten. Zülfi pasiftir, üretmez. Musti'nin bestelerine ise huysuzluğu sebebiyle pek kulak veren olmaz ne yazık ki."

Bahsini ettiği her şey onun gibi beni de keyiflendirmişti. Müzik hakkında sohbet edebileceğim bir kızla tesadüf edebildiğime çok memnun oldum. Daha birkaç dakikada Zehra'nın tabiatındaki iyi ve fena yanlarını bilmeden onu içimdeki kıymetli köşelere taşıdım. Her şeyimi onunla paylaşmak, tüm sırlarımı ona anlatmak istedim. Fakat bu dostluk ihtimali aynı anda bana hem Nermin'e, hem de Üsküdarlı'ya ihanet ettiğimi hissettirdi. Yüreğimin ağrısını, kalabalığın arasından hasır bir şapka arayarak okşadım. Çoktan gittiğini bile bile.

Zehra'nın kolunda iken Dertsizler'in en arkasında kalmıştık. İskele hafiften sallanıyordu. Öyle ıslak ve rutubetliydi ki bunca insanı nasıl taşıdığına, bu hoyrat denizde nasıl nefes alabildiğine hayret ettim. Vapurdan iki adamın uzattığı bir rampa, iskelenin ağzını kapattı. İçinden çıkan bir dolu insana yol verdik. Zehra elimi tuttu, bana bakmayan suratına muhtaç bir bakış atıp elini kavradım. Resmen denizin üstündeyim. Birkaç adım sonra o rampaya tırmandığımda kıyıdan büsbütün kopacaktım. Yüzmeyi bile bilmeyen ben, değil bir gölette, iki yakaya sığan koca bir denizin kucağında salınacaktım. Beklenmedik bir dehşet yüreğime doldu. Zehra'nın elini daha sıkı tutarak sırtına yapıştım. Tek şerit ileri yürüdük. Dipsiz karanlıktaki korkunç dalgalar, iskele tahtalarının ince boşlukları arasından bana göz kırptıkça yanlış bir yerde olduğum hissine kapılıyor, istemeden de olsa Ankara'nın güvenilir kıyılarında olmayı özlüyordum.

"Sadece ayaklarına bak." dedi Zehra arkasına doğru. Midem bulanmaya başladığı için bana seslendiğini ancak fark ettim. Çok yüksek sesle konuşuyordu. Her hareketi çok hisli, abartılı ve teatraldi. "Karşıya bakarsan ayağın takılır! Önüne bak ki ayağın rampayla iskelenin arasına sıkışmasın."

Başımı sallayıp pabuçlarımda nöbet tuttum. Her adımımı onun eşliğinde dikkatle gözetiyor, durgun bir kara parçasında olmamanın nasıl bir his olacağını aklımda tasarlamaya çalışıyordum. Zehra tek adımla rampaya geçti, elimi bırakmadan bana döndü. Sıra bana gelince anlık bir cesaretle rampaya zıpladım. Fakat biraz acele etmiş olmalıyım. Zehra beni tutuyor olmasına rağmen dalgaların akıntısıyla kıpırdayan vapur, rampasını iskeleden uzaklaştırdı. Ayaklarım yerden kesildi. Bir ayağım rampada, bir ayağım iskelede kaldı. Neredeyse takılıp denize düşüyordum.

"Rehiye!" diye koşturdu Necip. Peşinden ikizler gelip beni tuttukları gibi rampaya çektiler. "İyi misin?"

O an kendimden tiksinecek kadar çok utandım. Bir dolu İstanbullu kendi hayatlarının en olağan eylemini gözleri kapalı hallederken ben bir vapura binmeyi dahi başaramamış, üstelik rezil olmuştum. Musti bile bıyık altından düştüğüm vaziyete gülüyordu. Peki ya Necip? Zehra? Onlar da bana gülüyorlar mıydı? Bakamıyordum. Başımı eğmiş, gözlerimi kaçırıyordum. Üsküdarlı olsa beni tutar, bu vapuru süren kimse ona ağız dolusu küfür ederdi.

"Bir şey yok. Teşekkür ederim..." diyerek erkeklerin yanından uzaklaştım.

"Tamam, siz gidin bir başımızdan. İlk kez biniyor kız! Daha normali mi var!"

Birlikte el ele verip yolcuların arasına karıştık. Bir an aklıma korkunç bir ihtimal geldi. Ya şimdi on sekizime çoktan basmış olsaydım, o aralığa takılıp denize düşmem ve ihtimal ki ya soğuktan, ya da boğulmaktan ölmem ne kadar olasıydı? Başıma gelen bu talihsizlik kaderimin bir ikazı mıydı acaba, diye düşündüm.

Seni unutmadım Rehiye, mi diyordu acaba kaderim? Yaşını doldur, listeni tamamla bakalım. Ama... Tamamlayabilirsen. Başına gelecekleri biliyorsun. Kimse sana inanmasa da-

"Ayy Allah'ım sen koru..."

"Efendim?" dedi Zehra. "Bir şey mi dedin canım?"

"Yok. Kendi kendime konuştum galiba-"

"Gel bu tarafa."

İnsanların bir kısmı kenardaki kestirme yollara yönelip ortadan kaybolurken, geri kalanlarsa Zehra'nın beni götürdüğü geniş salona akın ediyordu. Feridun, "Yukarı çıksanıza lan! Ben daralıyorum içeride." deyince biz de demir basamakları tırmanıp güverteye çıktık. Kalabalık sıklaştı, birbirimizin kolundan itiş kakış esnasında koptuk. Gördüklerime duyduğum hayret ise şimdi onlardan az geride kalmama sebebiyet vermişti.

İnsanlar boş bir iskemle bulabilmenin derdine kapılmışken ben gözlerimi yerinden çıkartacak bir hayranlık içerisinde gördüğüm bu tarifsiz manzaranın büyüsüne yakalanmıştım. Bu his, sanıyorum ki daha tazesini dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağım kadar emsalsiz bir histi.

Sadece bir vapur sefasıyla bile beni ömür boyu kölesi yapabilecek letafette; noksansız bir şehrin göbeğindeydim.

Ayaklarım zemine tam tutunamıyor, vapurun hafifçe sallanışı içimi bir hoş ediyordu. Gece boyu balkondan seyrettiğim denizin üzerindeydim şimdi. O deniz ki, artık yalnızca uzaktan gördüğüm bir şey olmaktan çıkmış; bir parçası olduğum, inkâr edilemez bir hakikate bürünmüştü. Esas İstanbul benim kıyısından bölük pörçük uzaklarını ve dinmeyen dalgalarını seyrettiğim değil; tam da şu an ayak bastığım, vapurdan gördüğüm o büyüleyici denizin ta kendisiydi.

Birbirine kavuşmayı bekleyen iki yakanın ortasındaydım. Ardımızdaki Kız Kulesi, Salacak Sahili'nin girintili çıkıntılı kıyıları, daha demin birlikte oturduğumuz o rutubetli kayıkhane... Üsküdar.

İşte şimdi görebiliyordum.

Yaşadığım ve yaşayacağım tüm zorlukların, bu birkaç saniyenin her bir kırıntısına niçin değer olduğunu anlayabiliyordum. İyi ki kaçmışım, diyordum. İyi ki cesaret etmiş ve kendimin elinden tutmuşum. İyi ki tüm badireleri atlatmışım. Bir daha katiyen halamı düşünmem ki ben! Katiyen üzülüp kendime yük bindirmem! Bir daha hiçbir kuvvet beni Ankara'ya geri döndüremez...

Güvertenin öteki kısmına yürüyecektim ki bir adama fena toslayıp yere kapaklandım. Birilerinin beni görmemesi için dua etmeye dahi fırsatım olmadı. Omuzumdaki çantam yere düşmüştü. Listem, Nermin'in resimleri, lira kesem ve hüviyetim...

"Eyvahlar olsun... Ben çok özür diliyorum efendim, iyi misiniz?"

"Asıl ben özür dilerim efendim." dedim yerde emeklerken. Şapkalı, aceleci bir adam çömelmiş bana yardım ediyordu. Birbirimizi gördük. Dudağında uzunca bir dikiş izi vardı. Sol gözü, onu neredeyse hiç kullanamıyormuş gibi kısık, hareleri buğulu ve de kirpiksizdi. Maksadımın dışında da olsa ona iki kere kabaca baktığımı fark edince, utancından benim yerime eşyalarımı topladı.

"Hay Allah'ım ya... Ne desem nafile, çok mahcubum çok özür diliyorum. Bir yeriniz incinmedi ya-"

Bir insanın kusurlarının ona duyulan merhameti kolaylaştırması ne büyük acı. "Olur mu öyle şey?" dedim en nazik hâlimle. Gözlerimi ondan ayıramıyor, elime geleni çantaya atıyordum. "Benim sakarlığım, siz iyisiniz ya-"

Adam bana daha başka bir cevap verdi. "İyiyim desem ne değişir? Ne değişir! Ne çocuğuma bakabiliyorum, ne hanımıma. Bir iş bulamadım ki iyi olayım. Koskoca İstanbul! Onca insan var, lâkin bir tane iş yok!"

"Anlıyorum tabii, siz de haklısınız..." O kör cahillikle neyi anlardım? Safi yalan.

"Şimdi de bir iş mülakatı var. Bakalım ne olacak."

Onu anlamadığımı bilmemeliydi. Onu dinlemediğimi düşünmemeliydi. Niye? Gözü görmüyor diye mi? "Oraya gidiyorsunuz herhalde siz de." dedim derdine ortak olarak.

"Evet evet." dedi adam gözlerimi yakalayarak. "Beykoz'a. Siz?"

"Ben..." Neresi demişti ki Üsküdarlı? Hah! "Beyoğlu'na gidiyorum."

"Bir başınıza gitmiyorsunuzdur inşallah. İstanbul'da sizin gibi gencecik bir kız-"

"Yok, yok..." dedim ellerimi sallayarak. "Dostlarımla gidiyorum." Söylemezsem çatlardım. "Müzisyen onlar."

Adam duraksadı. "Hadi canım..." dedi. "Nerede çalarlar ki? Hanımım pek sever canlı müziği. Arada bir çocukları alır gideriz Salacak Gazinosu'na. Bilir misiniz orayı?"

"...Tabii. Tabii ki bilirim." Salacak'ta gazino mu var ki?

"Bak sen şu işe ya! Rastgele bir kızcağıza çarpayım o da müzisyenlerin dostu çıksın-"

Bir şekilde ama bir adamı mutlu etmek, görmeyen gözünü telafi edebilecek bir iyilik de bulunmak istedim. "Bu akşam işte. Dilerseniz gelin siz de, neydi adı... Heh! Kardelen-"

"Bilirim ya, bilirim orayı ben."

"E ne güzel işte! Ben dostlarıma haber ederim, çocuklarınızı, hanımınızı-"

"Rehiye!"

Güverteden gelen ses ikimizi de bir adım geriye sendeletti. Çantamın kancasını geri takıp ayaklandım. Adama, "Kusura kalmayın. Ben gideyim. Tekrardan özür diliyorum." dedim. Gitmeden evvel de, "İnşallah mülakatınız çok güzel geçer." diye ilave ettim.

Yanlarına döndüğümde hepsi güvertenin ortasındaki iskemlelere karşılıklı yerleşmişti. Necip oturduğu yerden, "Kimle konuştun abiciğim?" diye sual etti.

"Hiç... Adamla çarpıştık. Çantam dağılınca kibarlık etti." Kızmamaları için ne diyebilirdim? "Bir görseniz... Bir gözü amaydı herhalde. Çocukları varmış. Gariban bir adamcağız. Hanımı müzik severmiş, ben de gideceğimiz yere davet ettim-"

"Gazinoya mı davet ettin?" dedi Musti, Necip'in yanında bir ayağını dizinin üzerine atmıştı. "Çarpıştığın bir adamı niye gazinoya davet edersin ki? Ne kadar tanıdın da, neyine güvendin-"

"Ama gözü görmüyordu-"

"Süzme salak bu ha." dedi beni göstererek. Nefesimi tuttum. "Tüm körleri, topalları toplayalım hayrına sabaha kadar-"

"Musti. Vallahi bıktım ama ha..." dedi Necip, ikizlere söz hakkı vermeden.

"Gazinoya biz zor giriyoruz, iti kopuğu yanımıza sokarsa Bünyamin'e verirsin hesabını. Herifin yakasından zabıt da düşmüyor ki anasını satayım."

Ne köpürdüm, ne de hiddetlendim. Hem gözlerinin önünde, hem de onlardan ırak olabileceğim bir iskemleye geçtim. Zaten istesem de bana yer yoktu, Zehra ikizlerin yanına sıkışmıştı. Bense geçsem geçsem Neciplerin yanına geçebilirdim ki bunu bilhassa şimdi hiç mi hiç istemezdim. Vapurun motorları harlanana dek denizin akıntısını, vapurun dibinde meydana gelen girdapları, köpükleri ve uzakları seyrettim. Zannederim Üsküdarlı'yı ardımda bırakıp bir başıma yolculuğa çıkma fikri hiç de benlik değildi. Burada kös kös oturup göz hapsinde olmaktansa onun yanı başında pazarlık düzmeyi, evimize gitmeyi ve o kestane kızartırken ben de onun için irmik kavurmayı isterdim. Fakat... Üzülecek hiç de bir şey yoktu?

Bugünün böyle geçmesini ben dilemiştim.

Kendi ayaklarımın üzerinde durabilmeliydim ve bu, gerekirse Üsküdarlı'dan uzak olmayı da gerektirebilmeliydi.

Necip karşımdaki iskemleye yerleşene dek bu durgunluğum aynı biçimde sürdü. "Kızdırdı değil mi seni?" diye yanaştı. "Herkesin kendine has bir tabiatı var işte. Tarık'ı kıskanıyor senden. Bir açığını yakalamak için yanıp tutuşuyor. Ondan garezi."

"Dert değil." dedim gitmesini uman görgülü bir tavırla. "Kimse beni sevmek mecburiyetinde değil ki..."

Bana vereceği en ufak bir karşılık, birilerinin ben sevmeme mecburiyetini haklı çıkaracağından Necip: "Rehiye. Tarık sana bizden hiç bahsetmemiş galiba?" diye araya girdi. "Müzikle uğraştığımızı dahi biraz evvel öğrendin. Pek bir şey anlatmaz mı sana?"

Bu ihtimal gücendirdi beni. "Hiç de bile. Anlatır..." diye söylendim. Arzu ettiğim ihtimal buydu. "Ben onun en yakın arkadaşıyım. Senden sonra tabii. Vakit bulamadı bir türlü. Ondan anlatamamıştır. Yoksa anlatmadan duramaz. Hep bana anlatır. Her şeyini bilirim yani."

Necip'in suratında daima bir tebessüm vardı. Gözleri nazik, huyu yumuşak ve babacandı. İnsanı sahiden dinlediğini hissettiren garip sıcaklığı onu tanımasam bile kendimi anlattıkça anlatmak, dertlerimi döküp hüzünlenmek istememe neden oluyordu. Dizlerinden sarkıttığı ellerini birbirine vurup, "Tarık'la alakalı bir mesele olursa bana gelin diyorsun yani." diye güldü.

Aynı sıcaklığın kılığına büründüm. "Aynen öyle diyorum."

Kısa bir boşluk oldu. Hangimiz lafa girecek diye düşünürken onu inceledim. Elleri temizdi. Tırnak yatakları geniş ve teninin rengindeydi, fakat yalnız baş ve şehadet parmağının tırnakları badem şeklinde uzatılmıştı. Yüzük parmağında ise ince, gümüş bir alyans vardı.

"Nasıl tanıştınız?" diye sordum altta kalmamak için. "Eve geç döneriz, gene anlatacak vakti bulamaz diye soruyorum..."

"Haklısın. Gerçi erken dönsek de anlatır mı bilemedim." Ve kendini uzun bir masalı anlatmaya hazırlar gibi doğrulttu.

Tıpkı Dertsizler gibi babaları da bir zamanlar böyle bir gösteri topluluğunun parçasıymış. Yalnızca Avrupalı turistlerin vakit geçirdiği nezih mekânların jokerleriymiş. Bulaşık yıkar, saz çalar, gösteri yapar ve aldıkları parayı bir gecede yerlermiş. Nergis Hanım, yani Üsküdarlı'nın henüz tanışamadığım meçhul annesi, bu arkadaş grubuna sonradan dâhil olmuş. Sert mizacına ve kaba tabiatına rağmen içlerindeki en işveli, hoppa erkek -yani Faruk Bey- kızı tavlayan kişi olmuş. Faruk Bey de, tıpkı Necip ve Tarık gibi, Ziya Amca ile çok sıkı ahbapmış. Nergis Hanım'ı çok severlermiş. Hepsinin emsalsiz bir dostluğu varmış. Fakat ne yazık ki Faruk Bey bu arkadaş grubunun mimarıyken aralarından ilk ayrılan kişi olmuş.

Onun yokluğunda Nergis Hanım'la daha sıkı olmuşlar. Eski Dertsizler evlenip barklanmış, Nergis Hanım ise Tarık'la kalmış. Çocukları ise bu kadim dostluğu sürdürmeye ant içmiş. Eskiden beş kişilermiş; Tarık, Necip, Feridun, Zülfikar ve Cemil çete gibi mahallede gezermiş. Necip en büyükleri, aralarına sonradan dâhil olan Musti ise en küçükleriymiş. Öğrendim ki diğerleri gibi İstanbullu değilmiş o. Köklerinden gelen bir müzik becerisi de yokmuş. Ne öğrendiyse kendi başına öğrenmiş. Ailesi ile arası bozukmuş, buraya balıkçı dedesinin yanında yaşamak üzere epey ufakken gelmiş. Kendine has, bir anda parlayıp sönen ama içinde yufka yürekli bir kişiliği varmış. Ben de buna inandım! Eski soy ismi bile Gıcık'mış. Annesi ölünce onun ismiyle değiştirmiş ama neye yarar? Hâlâ gıcık.

"Benim babamı da geçen gördün." dedi sonra. "Bir vakitler fena mandolin çalarmış. On parmak, tıngır mıngır. Diğerleri de öyledir ama oğulları başka enstrümanları seçmeyi daha münasip gördü. Ben de bugünlerde gitara geçtim, dayım Avrupa'dan getirdi. Beyoğlu'nda bir tane Türk'ün elinde aynısından bulamazsın, onlarınki başka. Böyle işte... Faruk Amca'dan çok sonra da benim annem vefat etti. Zehra ufaktı o vakitler. Onu da Nergis Teyze büyüttü desek yeridir. Bunların köşkte ne oynardı Tuti Anne'yle. Herhalde ondan sahneye, kostüme merak sardı kız. Şimdi de sahne kostümleri dikiyor, makyaj yapıyor mektebindeki bir piyes ekibine. Babamsa müziği hepten bıraktı, Beykoz'da çalgılı bir lokantası var ama. İstanbulluların balık sevdası işte..."

Ona baş sağlığı diledikten sonra, "Öyle mi?" diyerek ölçülü de olsa neşemi paylaştım. "Çalgılı mekânları hep çok sevmişimdir. Eniştem bizi pek götürmezdi fakat arkadaşımın ailesiyle bir kez-" Heveslenmemle susmam bir oldu. Benim bu mutlu günümde sanki Nermin'in acısı fazla tez silinmiş gibi geldi bana. Oysa onun kederi de, halama duyduğum saklı ıstırabın yanında öylece sırasını bekliyordu. "Severim yani. En sevdiğim iki şey; yemek ve müziktir. Birini yapmayı, birini de dinlemeyi severim. Keşke benim de öyle bir lokantam olsaydı. Hayat belki bambaşka bir keyifte olurdu."

"E gel sen de bir gün."

"İnşallah. Ama Tarık yarın gidiyor, o da bizle gelse daha güzel olurdu." diye mırıldandım. "Bugün yetişebilir miyiz ki? Hazır feribota da bindik."

"O biraz zor abicim." dedi. "Beykoz öteki yakada kaldı. Fakat erken dönersek niçin olmasın?"

Yüzüm ekşidi. Beykoz denen semtin bahsini ikinci kere işitince aklıma çarpıştığım o adam geldi. Acaba ben mi yanlış anımsıyordum, yoksa telaştan o mu semtleri karıştırmıştı?

"Siz nasıl tanıştınız bakayım?" diye sordu bana. İskemleden doğrulurken tahtalarını gıcırdattım. Bu sırada vapur takır takır farklı bir yöne kavis aldı. O an orada olmaktan öyle bir haz duydum ki, hâlim pek neşeli olmasa bile Üsküdarlı ile tanışma bahsimi en ufak ayrıntısına dek anlatmak istedim.

Her şeye, "Mahallede tanıştık." diyerek başladım. "Aslında akraba sayılırız, kan bağımız yok bir tek. Tarık'ın dayısı benim eniştem oluyor. Onun yengesi de benim halam. Aynı köşkte büyüdük." Benim öyküm onunkinden uzundu. Okuma yazma bilmediğim vakitleri, eniştemin Tarık'ı sokağa getirişini, çalıştığı işleri, dostluğumuzun ne biçimde istikamet bulduğunu, Nermin'i, üçümüzün Suzi Hanım'ın dibinde oturduğu günleri, mektepteki yaşamımı, köşkteki silik mevcudiyetimi... Nermin'in ölümüne kadar ki her şeyi, evlilik bahsini ve buraya geliş sebebimizi aralamadan anlattım. Zannederim anlatmamam gereken ve de Necip'in en başından beri almak için kovaladığı şeyleri de ağzımdan kaçırdım.

Necip bunları afiyetle dinliyor, başını sallıyor, arada bir; hadi canım, aa, sahiden mi diyorsun, bak sen şu Tarık'a, gibi nidalarda bulunarak anlatma hevesimi tazeliyordu. Sonra bir durgunluk oldu. Çok konuşmakla birlikte tebessüm etmekten de ağzım yorulmuştu. O ise bir şey sorup sormamak arasında kalmış gibi belirsiz bir ifadeyle sızlanırken bana bambaşka bir şey sordu:

"Ankara, Tarık'ı biraz hırçınlaştırmış sanki. Sen ne diyorsun buna?"

Bana neyi kastettiğini anlama fırsatı tanımadan laflarına bir yenisini ilave etti.

"Bugün göz göre göre ekiyordu bizi. Sen ısrar etmesen gelmezdi bile eşek."

Böylelikle anlatılmaması gerekenlerin haddini aştığımı idrak edebildim. "Hiç de bile... Aklı başka şeylerde onun." dedim kaçamak bir gülüşle. Zira yalan söylüyor değildim? Sahiden öyleydi. "Hem ne hırçınlığını gördünüz? Her zamanki hâli işte. Tıpkısının aynısı. Hiçbir fark yok. Belki senelerdir görmediğinden bu hâli tuhaf gelmiştir size."

Necip gözlerini doğrudan gözlerime iliştirip başını da iki yana salladı, "Sanmıyorum." dedi. "Bizim ardımızda bıraktığımız Tarık, bu Tarık değil."

Olur da bir mucize olur, Üsküdarlı yüreğimin sesini duyar ve yarı yoldan dönüp çoktan bu vapura binmiştir belki diye içimden heves ettim. "Niçin böyle düşünüyorsun?" diye sordum onu oyalamak için. Biri şimdi bana bakmalıydı. Bir şimdi ona seslenmeli ve başımdan almalıydı. "Eskiden nasıldı ki şimdi ki hâli gözüne battı?"

Dalgın gözlerine nedensiz bir şüphe düştü. "En azından bizi görmezden gelmezdi. Münakaşaya tutulmak için yer aramazdı." dedi. "Şimdi bizi özlemiş olması için bile resmen ayaklarına kapanır hal hâldeyiz. Yani şımarık da bir çocuktu, belki ondandır diyeceğim ama... Ne bileyim. Benim kastim bu da değil esasen. Bir bıkmışlık seziyorum onda. Hırçınlığı bundan sanıyorum. Bilerek iltifat ettik, ona bile sesini çıkartmadı. Güldü geçti. Hâlbuki kendinin ne farkındaydı o. Kim olduğunun farkındaydı. Hani biz de laf söz ettirmeyiz kendimize ama bilirdik en başkasının o olduğunu. O da bilirdi. Kendini bilmekten, duymaktan fena haz alırdı. Tüm kızlar peşinde gezerdi. Şekerlerini Tarık'la pay ederlerdi. O da böyle göğsünü kabartır, Tuti Anne'ye gidip saçlarını yaptırır inadına kızların önünde boy gösterirdi. En uzunumuz oydu, en zekisi oydu. Sevildiğini o kadar iyi anlardı ki. Gıcıktı da şerefsiz. İnsanın gözünde görürdü kendine beslenen muhabbeti. Biri ona âşık mı, yoksa yakında âşık olacak mı gözünden seçer, ona göre muhatap almayı bırakır, zorla peşinde gezdirirdi."

"Şimdi değil mi öyle?"

"Sence öyle mi?"

"Elbette ki öyle. Ben de onun peşinde geziyorum."

"Sen de mi?"

Yerin dibine girdim. "Yani geziyorum derken öteki manalarda... Öteki manalarda peşinde geziyorum. Ama o gezdirmiyor yani, ben kendim geziyorum. Hür irademle. Bilemedim ki, ne sormuştun? Belki de değişmiştir, ya da değişmemiştir... Ne bileyim ki ben! Zaten sakallarını da kesti. Hava ne kadar soğuk böyle..."

Bence sen sus Rehiye, dedim kendime. Bu konu seni aşar.

Necip izlenip izlenmediğimizi garantileyen gayriihtiyari bir sinsilikle uzaklara baktı. "Tarık, Ankara'da ne yapıyor abiciğim?" diye mırıldandı beklemediğim bir anda.

Dişlerim birbirine çarpıp duruyordu. "Ne yapacak..." dedim kekeleyerek. "Herkes gibi... Çalışıyor işte. Hem-"

"Çalışıyor?"

"Aman!" diye sıçradım yerimden. "Okuyor yani. Çalışmıyor. Vallahi çalışmıyor!"

Endişem ne uğruna? Necip, benden istediğini alalı dakikalar olmuştu. Oraya da bu sebepten oturmamış mıydı zaten?

"Dilim sürçtü. Hakikati söylüyorum." dedim yalvarırcasına. Evvelsi akşam bana sıraladığı tembihlerini anımsadım. "Ben pek görmüyorum onu. Mektebim var benim, o da kendi mektebinde okuyor işte. Tatillerde köşke geliyor, gelse de eniştemin yanında oluyor. Birlikte vakit geçirdiklerinden ben bir şey bilmiyorum."

"Ne yapıyorlar birlikte?"

"Ne bileyim!" dedim. "Git ona sor. Evin erkek kısmıyla benim ne işim olur. Dayısıyla geziyorlardır-"

"Rehiye. Abiciğim." dedi sözümü keserek. Ardından benim bile işitemeyeceğim bir sesle fısıldamaya başladı. Başımı ona yaklaştırmak durumunda kaldım. "Ben Tarık'ın harp okulunda okuduğunu hiç zannetmiyorum. Hatta Rahmi Amca'nın onu okuttuğunu da hiç zannetmiyorum. Alenen bize yalan söylediğini düşünüyorum. Buna inanıyorum ve eminim. Eğer beni içimdeki bu kuşkudan kurtarırsan sana müthiş bir minnet borcum olur. Senden öğrendiğimi de kimselere söylemem. Ona da. Konuştuklarımız burada kalır. Hadi. Söyle bana. Tarık, Ankara'da ne yapıyor? Rahmi Amca'yla araları nasıl düzeldi?"

"Necip Abi..." Genzim öylesine kurumuştu ki kelimelerimin sonunu getiremiyordum. Gözyaşım şimdi ucunda, yanaklarımdan süzülmeyi bekliyordu. "Askerlik filan yapıyor işte. Savaşlar, silahlar, erkekler falan... Ben anlamam ki o işlerden! Ona sor en iyisi."

Ellerini ince telli, kumral saçlarına daldırarak sabır soluyan bir nefes aldı. "Rehiye bu mümkün değil." dedi bana bakmadan. "Yalan söylüyor bu. Hiçbir kuvvet Tarık'ı yedi sene Ankara'da, hele ki dayısının yanında tutamaz-"

"Ne münasebet?" diye savundum Ankara'daki günlerimizi. Sözlerimi bilhassa ardı arkası kesilmeyen yalanlarla bezedim. "Ben onun yaşamına hâkim olmadığımdan sözlerim sana inandırıcı gelmiyor olabilir. Niçin mümkün olmasın ki bu? Gözlerinle gördün mü ki harp okulunda okumadığını? Bir insanın en yakın dostu, onun göz göre göre yalan söylediğini nasıl düşüne-"

"Tarık'ın bir kulağı duymuyor ki! Nasıl asker olabilsin!" Yalanlarımı ağzıma tıkan bu sözler, çok geçmeden yeniden bir fısıltıya dönüştü. Diyeceklerimi yuttum. Zira şimdi her şey benim nezdimde de bambaşka, kirli bir hâl almıştı. "Suratının aldığı hâle bakılırsa sen de bilmiyorsun bunu."

Bir cevap vermeden devam etmesini bekledim. Bana, benim bilmediklerimi anlatmasını istedim.

"Asker olması mümkün değil Tarık'ın. Menenjit geçirdi o küçükken. Sağlık teftişlerinden ancak yalan söylerse geçebilir, lâkin ben yine de inanmıyorum. Kötü bir dost olduğumu düşünebilirsin, fakat ben tanıyorum arkadaşımı. Rahmi Amca'yı da tanıyorum. Tarık'taki yerini de biliyorum. O yapamaz öyle yerlerde. Tarık'ın yeri bizim yanımızdır; sanattır, sepettir. Vatanını, milletini sever ama katiyen kendini adayacak cesareti bulamaz o yüreğinde. Ukaladır o ya... Onun böyle hayalleri yoktur ki dayısı onu harp okuluna versin! Sense gelmiş bana bu yalana inan diyorsun. Farz edelim Tarık harp okulunda okuyor, bu ihtimalde bana anlatacağın bu kadar fazla çocukluk anın olur muydu bakayım senin-"

"Tarık'ın bir kulağı duymuyor mu yani?" diye sordum. "Ben hiç fark etmedim ki böyle bir şeyi... Olsa bana söylemez miydi? Ben... Ona şarkılar söylüyorum. Radyo dinlemek için her akşam yanına geliyorum... Bana... Ne hakla söylemez-"

"Lafını tekrarlatıyor mu sana hiç?"

"Efendim?"

"Söylediğini anlamayıp lafını tekrarlatıyor mu sana? Solundaysan seni sağına geçirtiyor mu? Ya da ne bileyim, başını eğip öteki kulağını yanaştırıyor mu?"

Düşünmekten onu resmen yanıtsız bıraktım. Yerimi hiçbir zaman değiştirmezdi ki? O her zaman sol yanımda bulunur, dikilir veyahut otururdu.

"İyi madem. Sen bunu bir düşün." Yanımdan kalktı. "Fakat sonra bana anlatacaksın. Tarık için. Tamam mı bakayım?"


𖣂


Üsküdarlı'yı başımdan savmak ne denli talihsiz bir kararsa, Beyoğlu gibi görkemli bir beldeye onsuz gitmek de en az onun denginde feci zamansız bir karardı.

Yanımda olmadığı vakitlerde kucağıma bıraktığı esrarlı yalanlarının ardını, onu benden daha farklı biçimde tanımış, görmüş kimselerden sakınacak kadar açıkgözlü değildim. Ağzım kaçamak yalanlara gitmezdi. Akla yatar bahaneler üretmem için uzun uzadıya düşünmem, alacağı istikameti, sebep olacağı yıkımı hesap etmem gerekirdi.

Geriye kalan yolculuğum boyunca, Üsküdarlı yanımıza gelene dek susma orucundan hâllice bir inzivaya çekilmekte karar kıldım. Daha bir günde bile onun yokluğunu idare edemezken, İstanbul'daki geriye kalan günlerimde bu çileyi nasıl sırtlanacağımı bilemiyordum. Küskün bir misafir çocuğu gibi çamurlu çizmelerimi süre süre peşlerinde gezindim. Vapur bizi Karaköy diye zikrettikleri bir semtin iskelesinde bıraktığında hava evvelki akşamın aksine sisli, güneşsiz bir renge bürünmüştü. Tam da vaktini buldu, diye geçirdim içimden. Zaten İstanbul'u Tarık'sız keşfedesim de pek yoktu. Ne güzel. Kendi kendine küstü şehir bana.

"Rehiye?" Necip beni yoklamaya çalışıyordu. Bir çoban gibi ardına dönüyor; en başına buyruk, en sahipsiz koyununun niçin sessizliğe büründüğünü bilmek istiyordu. Ki biliyordu da. "Hayırdır? Biri mi korkuttu yoksa seni?"

Gözlerindeki o sinsi parıltıyı tanıyordum. Arkadaş olduklarına hiç şüphe yok. Meydan okurcasına, can yakmaya değil de daha çok tatlı tatlı ısırmaya yeltenen mızır bakışlar bunlar.

Kendimi daha da geriye çektim. Zehra asılan suratıma renk katmak için adımlarıma kolumda eşlik ederek benimle laflıyor; bizi o hâlde gören ikizlerse biri benim, ötekisi ise Zehra'nın boşta kalan koluna girecek şekilde yersiz şakalarıyla tanışıklığımızı pekiştirmeye çalışıyorlardı. Feridun biraz hovarda, kuvvetle muhtemel biraz çapkın, biraz da patavatsız bir kimseydi. Neyi ne niyetle söyleyeceğini kestiremediğimden ondan az da olsa utanıyordum. Fakat benim kanım en çok tombul olana, ikizi Zülfikar'a kaynadı. Enstrüman yerine içi muhtemel ki yumuşak bohçalarla dolu, geniş bir pazar çantası taşıyordu. İkizine kıyasla daha oturaklı, saf niyetli, centilmen bir kişilik gibi göründü bana. Onda kendimi gördüm. Ben ki insanların arasında mütemadiyen yaşımın altında, akıldan yoksun bir kimse zannedilirdim. Oysa Zülfikar benim bile aşağımda, masumane bir alıklığa sahipti. Pembe yanaklı, şişkin dudaklı, kardeşinden daha fark edilmez, gözleri etrafta manasızca gezen kendi dünyasında bir çocuktu.

Karaköy İskelesi, geldiğimiz iskeleden pek çok yönden başka ve kalabalık bir iskeleydi. Yalnızca o değil, burası Üsküdar'a ve Salacak Sahili'ne hiçbir yönden benzemiyordu. Bir kere en azından semtin izdihamını taşıyabilecek iskeleye uzanan asfalt bir yolda durabiliyorduk. Ucu görünmeyen bu uzun yolun denize bakan yüzü tek katlı, açık panjurlu lokantalarla, dükkânlarla ve seyyar satıcılarla çevriliydi. Dükkânlardan çıkan yahut kapılarında dikilen insanlarla iskeleden ayrılan yolcu kalabalığı iç içe girdikçe Zehra'ya ve Zülfikar'a daha sıkı sokuldum. Oraya Rıhtım Caddesi diyorlarmış. Bir an aklımın köşesine burayı not ettim. Olur da Üsküdarlı'ya söylerim, beni bir ara tekrar buraya getirir de doyasıya gezerim diye heves ettim ama yol bitti. Ve Ankara'ya döneceğini anımsadım.

Bankanın önündeki merdivenlerden bir cadde ağzına çıktık. Ankara'dakilere hiç benzemeyen, gravür cepheli fiyakalı binaların arasında takkesiz Galata Kulesi'ni, ardından yürüdüğümüz hınca hınç tramvay durağını ve de onun etrafında halka olmuş otomobillerle dolu yol şeridini gördüm. İşlenmemiş bir günahın en acı meyvesini kemirmişim gibi mideme ansız bir kramp girdi. Gözlerimi yere indirdim. Şehre bakmadım. Şimdi yanımda olsa bana ne de güzel anlatırdı bu caddeleri, dedim gözlerimin içinden kendime. Yanımızdaki şu bankayı, bankanın yanındaki tuhaf minareli camiyi ve bunca insanın nereye gittiğini.

Çok uzaklaşmadık. Soldaki görülmez yoldan kırmızı bir tramvay süzüldü. Yoldaki insanlar ve otomobiller iki yana çekilerek durağa yerleşmesi için tramvaya yer açtı. Ona bineceğiz de, ben yine bir şeyi Üsküdarlı olmadan tecrübe edeceğim diye ödüm koptu. Derken gözümü ikinci kapatıp açışımda dikkatim bambaşka bir yere kaydı. Birer adım gerileyerek önümüzde duran siyah limuzine baktım. Ömrümde hiç bu kadar büyük bir otomobil görmemiştim. Acaba Metin Kenter'in otomobili de bundan mıydı, diye düşünecektim ki Zülfikar ve Feridun yüklerini omuzlarından indirip her günleri böyle geçiyormuşçasına bir aldırmazlıkla limuzinin orta ve arka kapılarından içeriye daldılar. Zehra'ya neler olduğunu sorar bir bakış attım.

"Niye baktın öyle..." Soğuktan buz kesilen beyaz ellerini paltomda sıvazlayarak ısıttığında damaklarını gösterecek denli gülümsemişti. "Korkma yahu. Yabancı değil. Yani sana yabancı tabii, ama bundan sonra sana da değil. Şayet mesaisi bittiyse Kemal Amca her sahne günü bizi gideceğimiz yere bırakır. İkizlerin babası o. Aynı zamanda da babamla sıkı ahbaptır. Haa tabii Tarık Abi'nin babasıyla da."

"Bu kadar büyük bir aracı hiç görmemiştim." dedim. "Bu denli zenginlerse niçin karın tokluğuna çalgıcılık yapıyorlar ki?"

Zehra'yı güldürdüm. Zannederim o bana değil, genel manada her şeye gülen biriydi. "Osman Bey'in otomobili o. Kemal Amca şoförüdür." dedi. "Kervansaray'ın sahibi hani. Hiç şaşırma! Abimleri beğenmedi. Babalarının torpili işe yaramadı anlayacağın."

Başımı orayı bilmediğim manasında salladım ama Zehra bunu görmedi. Necip Abi'nin talimatıyla peş peşe otomobile doluştuk. İçerisi fazladan koltuklarla üçe bölünmüştü. Musti ve Zülfikar en arkaya; Necip, Feridun ve Zehra ise onların bir önüne geçti. Zehra'nın beni yanı almasını beklerdim, amma velâkin erkekler önden yer kapınca bana münasip bir yer kalmadı. Laf arasında beni nereye oturtacaklarını sual ededurdular. Musti'nin yanına oturmak istemiyordum, Zülfikar pencere kenarında olduğundan bana epey uzaktı. Fakat bahsi geçen Kemal Amca tam bu sırada dikkatimi celbetti. Şoför koltuğundan uzattığı eliyle yanındaki koltuğa oturabilmem için kapıyı müthiş mülayim bir surat ve de babacan bir edayla açtı.

"Kızım sen gel bakayım buraya. Hödükler, oturmuşlar en köşeye. Kapının ağzı hanımlara bırakılır mı ulan? Böyle mi öğrettik biz size? Geç yavrum sen buraya."

"Yok... Ben hemen arkaya otururum-"

"Kızım geç şuraya, ne yapacan sen arkada öyle."

İtiraz ettim, utandım, çekindim. Lâkin adamcağızın bana öyle bir bakışı vardı ki gitmezsem o candan suratı asar, üzerim diye kendime bilendim. Bugün benim İstanbul'daki ilk günümdü. Bir kez daha böylesi bir arabaya ne vakit binebilirdim? En azından Metin Kenter'le evlenene dek bir daha ne vakit binebilirdim? Gidip yamacına oturdum. Beni başıyla selamladı, bende gülümsedim. İkizler ona çekmiş. Babaları da sarışın, çakır gözlüydü. Sarı kalın bıyıklarının uçları macunla kıvrılmış, bir kısmı ise hafiften kırlaşmıştı. O kadar gür ve uzundular ki ince dudaklarındaki tebessümü ayırt etmek için gözlerine bakmak gerekliydi. Gözleri ise ikizlerinki gibi düşük kapaklı, parlak ve riyasızdı. Saçlarının önleri kabarıkça yana taranmıştı. Beyaz bir gömlek, gevşetilmiş bir papyon ve parlak siyah bir ceket giyiyordu.

"Vay şerefsiz. İstanbul'a geldi de bir selam veremedi amcasına öyle mi?"

"Çocuğun işleri var baba. Gardan ahbabını alacakmış. Güya gidiyordu bu sabah, nasıl görecekti ki seni... Biz bile bilmiyorduk, sürpriz oldu."

"Sizin aklınızı dinleyip karşıya taşınanda kabahat. Size hava hoş tabii, Ziya da bırakmıyordur sokakta. Gece nerede kaldınız pırasalar? Yoktunuz evde."

"Neciplere geçtik geç olmadan. Vapur bulamayınca da Üsküdar'da kaldık."

"Bu hanım kız yengesinin yeğeni mi şimdi?"

"Evet, Kemal Amca." diye ortamızdan başını uzattı Necip. "Bundan böyle Nergis Teyze'yle yaşayacakmış. İstanbul'daki ilk günü. Bir bakışı var görsen, sudan çıkmış balık derler ya hah o. Ne yapsın, belli ki o da görmemiş. Yetim öksüz garibim."

Kemal Amca bir bana, bir de sürdüğü karlı yollara baktı. "Oy yavrum benim ne de güzel akça pakça maşallah. Hoş geldin kızım. Bizim oğlanları anlatmıştır zaten sana Tarık. Bir ihtiyacın mı var, canın mı sıkıldı hemen yakalarına yapışıyorsun bak. Biz Necipler gibi Üsküdar'da yaşamıyoruz gerçi, fakat burada da bir kapın var her zaman. Ben bu saatlerde müsait oluyorum. Bir ananın babanın yerini tutmaz tabii ama Nergis de merhametli kadındır. Zor sever ama tam sever. Onca kadınla yaşadığına bakma, onun da kızı yok bak. Sahiplenir seni. Hiç yeislenme burada. Ne güzel kardeşin de oldu bak. Zehra'yla dilediğiniz vakit gelin gezin. Bende de var bir büyük ama evli. Kadıköy'de yaşıyor, yakın size. Yine de sen bir yere gitmek istedin mi söyle bana hemen, nereye gitmek-"

"Kemal Amca, valla bölüyorum ama geç kalacağız. O yola girilir mi bu saatte-"

"Gel de sen sür sünepe. Sahneye çıkmaya kalmış iki saat biz assolistimizi evden alıyoruz. Alacağınız para da olsa olsa kırk lira ulan!" Çocuklardan yaka silker gibi tatlı bir kinayeyle bana dönüp konuşuyordu. Kemal Amca bana baktıkça gülüyor, jest ve mimiklerinin bilhassa Feridun'a ne kadar benzediğini düşünüyordum. "Oldu olacak sabah da evine gidelim değil mi kız? Cümbür cemaat yerleri çitileriz, harçlığımız çıkar-"

"Aa... Demeyin öyle! Kırılıyorum." diye girdi araya Zehra. Başını abisinin yanına iliştirdi. "Müjgân Hanım fevkalade bir insandır. Bugüne dek onun denginde hangi solist buldu bunlar da şimdi burun kıvırıyorsunuz! Tahsil sahibi bir yoldaşınız oldu. Öpüp başınıza koyacağınıza kadıncağızın tek ricasını-"

"Kusura bakma Zehra, lâkin babamın hakkı var."

"Aynen öyle Zülfi." dedi ikizlerden zayıfı. "Hadi biz karşıdayız. Siz? Üsküdar'dan buraya tüm yolu cebinizden ödüyorsunuz da o kadının ne ayrıcalığı var? Benim babam da Glenda'nın baş sazcısıydı o vakit! Ben de evime hususi muameleyle götürülmek istiyorum."

"Seni kim götürüyor evine pezevenk."

Onlar kendi aralarında Kemal Amca'ya gülüştüler. "Peder, pezevenk falan hayırdır? Kızın yanında ayıp oluyor?" dedi Feridun alayla. "Tarık Efendi'nin talimatı var. Kızı bozmayacakmışız."

Bana bakıp gözlerini kıstı. "Doğru mu diyor kız?" dedi bıyık altından. Omuzlarımı kaldırıp indirdim. Diyebileceğim her kelimede karşımda Necip'i bulmaktan korkuyordum. "Dayısı kılıklı, ne olacak? Bu kızcağızın da aklına girmiş. Yahu buncağız iki küfür duysa ne olur, duymasa ne olur?"

Ben bu sessiz hâlimden memnumdum. Kimseye hak vermediğim gibi, onları haklı çıkaran nitelikte de bir şeyler gevelemiyordum. Onlar mevzu bahis assolistlerini çekiştirdikçe içime saklanıyor, saadet ve afiyetle önümdeki dev pencerenin ardını seyrediyordum. Artık ne Galata Kulesi, ne de deniz vardı. Buranın sevimsiz sokakları bile Ankara'ya evlaydı.

"Abi... Artık bir şey mi desen?" dedi Zehra pek sonra. Belli ki bu tür tartışmalarda Necip hep adaleti sağlayan bir elçi konumundaydı. "Bugün sahneye çıkacaksınız! Takımın yarısı kadını yererken sen öylece susacak mısın?"

Aramızdaki duruşunu Kemal Amca'ya, hem de arkadakilere çevirerek yan oturdu. "Tamam, coşmayın siz de. Bir şey demeyelim şimdi." dedi Necip. "Kadıncağızı tanıyalı bir gün oldu."

Sessizliğin içinde diğerlerinin sesine benzemeyen kibirli bir homurtu duyulunca bedenimi dosdoğru arka koltuklara çevirdim. Musti'nin de orada olduğunu ne çabuk unutmuşum. "Bir günmüş..." diye üste çıktı hemen. "Biz ona saat mi desek?"

"Mustafa!" diye cırladı Zehra.

"Ne?" dedi o da. Koltuğundan doğrulup Zehra'ya yanaşınca göz göze geldik. Derhâl önüme döndüm. "Bu gece sahneyi ısıtmayacağız ya hani Zehra? Bir iki saatlik macera değil bu. Her şeyimizi ortaya koyacak beş saatlik bir fırsat için gittin okullu bir solist buldun. Eyvallah. Lâkin hanımefendi provada iki saat bile durmadı am-"

"Musti." dedi Necip. Sesi hem ona hak verir gibi, hem de bir an evvel susturmak ister gibiydi. "Ayıp oluyor. Birazdan yanımızda oturacak birinin ardından söylediklerin laf mı şimdi-"

"Yalan mı da boş konuşuyorum? Suratının aldığı ifadeden belli hak verdiğin." Sesinin o hırçın cüssesi otomobilin tavanına çarpıyordu. Kemal Amca dahi susmuş, yalnız Musti'yi dinliyorduk. "Olmaz diyorum abicim. Olmaz. O kadının kumaşı bize uymaz."

"Uymazmış!" dedi Zehra. "Senin gibi yarım mektepli bir gıcık mı söylüyor bunu?"

"Aynen öyle!" diye gürledi Musti. "İnsan yerine koyup fikirlerime kulak verseniz daha nice şey söylüyorum!"

İkizler şarlatan gibi gülüyor, Kemal Amca bu vaziyete alışmışçasına bir kayıtsızlıkla Necip'ten ara ara yol tarifi alıyor, bense yüzümü onlara dönmemeye gayret ederek pür dikkat münakaşalarını takip ediyordum. Kimse Musti'yi dikkate almıyordu.

"Kıskanıyorsun." dedi Zehra. "Müjgân Hanım'ı iyi tanırım. İşinde fevkalade disiplinli bir kadındır. Gencecik yaşından beri kimlerin kimlerin arka vokali oldu. Bu gece assoslist olmak onun da hakkı! Şayet söylediklerinde doğruluk payı olsaydı ondaki kusuru ilk ben fark ederdim."

"Kıskanıyormuşum... Gel de yeme kafayı!" dedi Musti. "Bak Zehra... Müjgân Hanım gibileri kendi dünyalarında fevkaladedir. Sesleri güzeldir, suretleri pek seyredilesidir. Lâkin bizim kapımızın önünde işler böyle yürümüyor. Siz babalarınızdan alaylısınız, bense bir başıma öğrendim alet çalmayı. Bu kadınsa biliyor. En fenası da bizden çok şeyi bildiğinin farkında. Biz daha fazla çalışmalıyız. Daha çok yol aramalı, her ihtimali denemeliyiz. Fakat o bildiklerine güvendiğinden kenara çekilmeyi kendine hak görüyor. Biz daha kendi yolumuzu bulamamışız, bu gelmiş çoban olmaya çalışıyor-"

"E ne var bunda?" dedi Zehra. "Kötü mü ettim? Yol gösterir de bu sefilliği çekmezsiniz dedim!"

"Ne var bundaymış... Takımız biz. Takım. Ne o bir çoban, ne de biz koyunuz." dedi Musti. "Anlatamadığım şey o. Müjgân Hanım kendi bildiğini okuyor. Dertsizler ve Müjgân Hanım değil; Müjgân Hanım ve arkadaki papyonlu saz arkadaşları olsun istiyor. Dün gece bizim repertuvarımızdan yalnızca üç şarkıyı bizle okudu. Otuz beş şarkıdan üçü Zehra! Ne hakla! Bizimle çalışsın diye kadını kiralayan biziz! Seçtiklerinin hepsi de ağır parçalar. Mümkün değil bizim çıktığımız gazinolarda çalamazsın, şarkı bitmeden uykuya dalır millet."

"Yani!"

"Yani mi! Bize daha esnek biri gerek diyorum nesini anlamıyorsun!" dedi. "Çıktığımız hiçbir mekânda kalıcı değiliz. Geceden geceye, mekândan mekâna değişiyoruz. Bir gece alaturka, öteki gece alafranga, ondan sonraki gece zil zurna. Sen istediğin kadar repertuvarını doldur, elli kâğıda istek parça geldi mi şarkıyı yarıda kesip arzu edileni çalmak mecburiyetindesin. Plak doldurmak istiyorsanız sahip olduğunuz tüm meziyetlerinizi sergilemeniz gerekir. Vitrin diyoruz buna. Ki biz daha kendi kitlemizi keşfetmiş de değiliz. En iyi senin bilmen gerekir bunu! Gece ne olur ne olmaz diye türkü okutmaya çalıştık, köy düğününe mi çıkıyorum ayol, dedi kadın. Sonra da eve gitme mevzusu döndü."

"Korkutmasaydın kaçmazdı-"

"Yeter Zehra. Kışkırtıp durma sen de." dedi Necip. "Geldik. Kapıda bekliyor kadıncağız. Musti. Senin yanın boş, aç kapını da gelsin kadın. Bu mevzuyu da-"

"Siktirsin Zehra'nın kucağına otursun."

"Ağzını topla marsıvan eşeği. Ağzını topla!" diye gürledi Kemal Amca. Buna çok güldüm. Dikiz aynasından çocuklara sert bir bakış attı, onlara benim vakıf olamadığım bir şifreyi fısıldarcasına ayaklandı ve hepimizi sallayacak bir kuvvetle kapısını üzerimize kapattı.

Bahsini ettikleri kadını şık bir apartmanın mermer basamaklarında dikilirken gördüm. Boyu, Kemal Amca'dan uzundu. Habire kadın diye zikrettiklerinden ben oldukça yaşlı birini bekliyordum, olsa olsa yirmi beşinde olmalıydı. Bize yaklaştıkça camın buğusunu silip kadının ağır bedenini izledim. Çantasını tutan el tırnakları birer pençe gibi uzun ve kırmızıydı. Beresinden fışkıran dalgalı sarı saçları kulak hizasında bitiyordu, kabarıklığı ölçülüydü. Buklelerinin sade kıvrımları, birbirini nizamla takip ediyordu. Doğal olmayacak kadar özenlilerdi. Kaşlarının her bir teli yolunmuş, yerine incecik bir hilali okşayan daha modern bir biçim verilmişti. Kendine kıymet verdiği ve bu kıymetin de nimetlerini topladığı her hâlinden belliydi. Kestane rengi, kolları ve yakaları daha açık renk bir kürkle sarmalanmış kadife bir palto giyiyordu.

Kemal Amca'nın refakatinde giderek bize yaklaştılar. Endamının ağırlığını bir pencere ardından soluduğum gibi yüzümü önüme çevirdim. Böyle edalı, böyle bana benzemeyen, böyle emsali olamayacağım biriyle aynı havayı soluyacak olmak bana taşınmaz bir yük gibi geldi. Hiç tanımadığım bu kadına daha o anda hayranlıkla karışık, gıpta ve haset dolu biçimsiz hisler besledim. Aynı hissi köşkte hiç hissetmemiştim.

"Ne konuşuyorlar ki bunlar? Bir binemediler..." dedi Zehra, ıslak camın ardını seyredebilmek için paltosunun ucuyla buğuyu sildi. Kendi tarafımdan baktım. Zehra'nın oturduğu orta kapının önünde sahiden de bir şey konuşuyorlardı. Kemal Amca'nın eli Musti'nin kapısının kulpundaydı.

"Kadına âşık olan sen değil miydin? Git de sor bakalım niye hâlâ binemedin diye-"

Kapısı açılmasın da, kadıncağız yanına oturamasın diye tüm boşlukları aralık bacaklarıyla dolduran Musti'ye bakıyordum ki açılan benim kapım oldu. İçeriye sızan soğukla irkildim. Neler olduğunu anlamak için karşımda eğilen Kemal Amca'ya baktım. "Yavrum sen... Arkaya geçsen çok mu ayıp olur şimdi sana?"

"Ben mi?" dedim. Çantamı hiç düşünmeden kapıp hazır ola geçtim. "Olmaz tabii ki, hemen geçerim ben-"

"Müjgân Hanım arka koltukta oturmaktan haz etmezmiş. Yabancı da değilsin artık, ben seni gene gezdiririm emi güzel kızım-"

"Hiç lüzumu yok Kemal Amca... Ben hemen inerim şimdi."

Eteklerimi toplayıp limuzinden indim. Müjgân Hanım bir an evvel koltuğuna serilmeyi bekliyormuşçasına cilalı ellerini kasıklarında kavuşturmuş beni süzüyordu. Beyaz yüzünde orada kalıcı olmayan, silik bir tebessüm takılı kalmıştı. Neredeyse göğsüne denk geldiğimi fark eder etmez başımı eğip etrafından dolandım -ki bana seslendi: "Öne ufaklar oturmaz öyle. Sen abilerin yanına geç bakalım." dedi. Omuzumun üzerinden ona bir bakış attım. Beni görmedi bile, Kemal Amca'nın tuttuğu kapıdan yerime geçti. Bense şöyle bir durup bana bunu niçin söylediğini hesap ettim. Abi dediği çocuklarla aramda birkaç yaş olabilirdi, lâkin eğri oturup doğru konuşmalıyım ki ben hiçbir yönden ufak sayılmazdım bile? Ne diye beni ufak bellemişti?

Açık bırakılan kapıdan Musti'nin yanına oturmak mecburiyetinde kaldım. Neyse ki o da Zülfikar'a yapışmış, beni muhatap almadığını aşikâr edercesine pencere kenarını bana bırakmıştı. İstanbul'u seyretmek bitmediği gibi, yol da bir türlü gitmek bilmedi. Necip ve Zehra misafirlerinin ardından konuşulanları ona hissettirmemek adına kadını hoş sözlerle sarmalayıp duruyorlardı. Doğrusu buna başvuran çoğunlukla Zehra'ydı. Necip orta yolu bulmaya çalışıyor ve kendince ortamı ısıtıyordu.

Kadın, "Şimdi doğrudan şu on numara gazinoya geçiyoruz herhalde?" dedi en önden.

Feridun arkasına dönerek gülmek için kardeşinin gözlerini aradı. Kemal Amca'nın koltuğuna sarılan Necip, "Aynen öyle efendim." dedi. "Mekân dokuzda açılacak. Biz de o saate kadar prova alsak aslında ne iyi olur. Dün geceki talimlerden pek istifade edemedik."

"Tabii ya. Dün gece..." dedi. "Berbat bir seçki havuzuydu doğrusu..." Tüyleri ürpermiş gibi bedeni titredi. "Yenisini hazırlamışsınızdır diye umuyorum. Vaktiniz dar. Umuyorum ki idareli yönetebilmişsinizdir."

Çocuklar aynı anda birbirine mana dolu bakışlar attı. Musti, Zülfi ile aramızda mahsur kalan sırık bacaklarını titretiyordu. Bir karşılık vermek elbette ki aralarındaki en ılımlı kişiye düştü. "Biz repertuvarımızı mekâna göre biçimlendirmeyi daha münasip buluyoruz Müjgân Hanım. O seçki çıkacağımız gazinoya göre hazırlandı." dedi Necip. "Seyirciye ayak uydurmak en makulü. Zira sabit olan onlar, biz değiliz."

Kadın hiç istifini bozmuyor, ince boynunu ardına çevirme zahmetine girmeden yalnız bağırarak haberleşiyordu. Kırıtkan bir kahkahayla, "Seyirci kalır, Müjgân gider diyorsunuz yani!" dedi.

"Aynen öyle." Kafamı kendi kendine fısıldayan Musti'ye çevirdim. O da yüzünü aynı hızla bana döndürünce tükürüğümü yuttum. Hayırdır, der gibi kıpırdadı. Pencereme tıpış tıpış geri yaslandım.

"İyi bakalım. Kim gidiyor, kim kalıyor görürüz." Bundan sonra da havadan sudan konuştular. Müjgân Hanım kimseye sual etmeden bir sigara yaktı. O içip bitirene dek biz de gazinoya gelmiş bulunduk.

Şehri tanımadığımdan nereye geldiğimizi bilmiyordum. Kemal Amca limuzinini oldukça sıkışık, tabelaları yanardöner ışıklardan göz alan bir yokuşun ağzında durdurdu. Burada ismi olan ve olmayan, tabelası yanan ve yanmayan pek çok sıkışık dükkân vardı. Müjgân Hanım'ın kapısı hürmetle açılırken Musti, "Hadisene be..." diye beni iteledi. Islak asfalta dengesiz bir adım attım. Hiç bilmediğim bir yerde, hiç tanımadığım insanların arasındaydım. Bundan delilercesine memnun bir parçam olduğu gibi beni sömüren, vicdanımı avuçlarında oynatan suçlu bir parçam da vardı. Yerimi, yönümü bilmiyordum. Kollarına sığınmak için Zehra'yı aradım. Fakat onu ötemde, çoktan Müjgân Hanım'ın yamacına konmuş, koluna girmiş vaziyette buldum. Dostluğumuz başlamadan bitmişti. Zülfikar'a sığınasım tuttu, o ise öteki yarısına yapışmış Necip ve Musti ile ilerliyordu.

Ne garip değil mi, dedim kendime. Halası ve Üsküdarlı'sı olmayan insanlar işte böyle yalnız yürüyor Rehiye.

Sürüyü izledim ve koyunlara dâhil oldum. Kapısının iki yanında üniformalı bekçileri olan bir mekânın önündeydik. Harf tabelasının köşeleri yer yer soyulmuştu, yanıp sönen ışıkları da yoktu. Sadece Kardelen Gazinosu yazıyordu. Kalabalık hareketlendi. Fısır fısır bekçilerle konuşan Necip, kardeşine döndü; o ise bize, "Hüviyetlerinizi çıkartacakmışsınız!" diye seslendi.

Önümdeki herkes aynı nizamla ellerini ceplerine ve çantalarına attı. Ben ise tam o anda akıllılık edip hareketsiz kaldım. Halamın kasveti sanki göğsümden çıkabiliyormuş gibi bir gazinonun önünde de bulmuştu beni. Sanki hüviyetimdeki vesikalığa bir baksalar, "Evet. Bu kızdı kadıncağızı iteleyen. Gazinoda şarkı falan dinleyemez bu. Atın şunu nezarete! Onu besleyen, büyüten kadına el kalkar mı? Ömrü çürüse o zindanlarda nafile. Başı ezilmeli, halasının ellerine verilip hak ettiği cezayı çekmeli." diyeceklerdi. Bir yalan uydurmayı düşündüm. Hüviyetimi bulamamış yahut köşkte unutmuş gibi davranırsam belki de benimle uğraşmayı bir vakit kaybı olarak görürlerdi. Karanlıkta el yordamıyla çantamı kurcaladım. Hüviyetimi çaktırmadan alıp cebime saklayacaktım. Fakat ikinci kurcalayışımda hüviyetim sahiden de elime gelmedi. Aradım, taradım ama yoktu. İçine koyduğuma her şeyden çok emin olmama rağmen, yoktu. Köşedeki mekânın ışıklarının altına geçip bir kez daha kurcalayacaktım ki:

"Rehiye! Gelin abiciğim, hallettik." diye seslendi Necip.

Ciğerlerime dolu dolu, sigara ve otomobil gazına karışmış bir nefes çekerek peşlerinden içeriye girdim.

Kardelen Gazinosu hayatımda seyircisi olarak girdiğim ilk gazinoydu. Öyle ahım şahım, göze ve kulağa hitap eden bir yer katiyen değildi. Galata'nın ücra köşelerine sıkışmış; benim o vakitlerde bihaber olduğum revü, kabare ve karanlık gece eğlencelerinden uzak, İstanbullu ailelerin nefes alabileceği cinsten orta şeker bir aile gazinosuydu. İçinde o biçim gösteriler olmaz, seyircisi mutlak surette aile müessesine bağlı kalır, ama bir yandan da içkilerini yudumlayarak seyircisi oldukları kadın sanatkârların hayaliyle sızmayı düşlerlerdi. O günlerde böylesi bir yerin hiçbir emsaliyle tesadüf etmemiş olmama rağmen buranın bende bıraktığı ilk intiba oldukça avam, alaturkaya boğulmuş, içkili orta sınıf bir düğün salonu manzarası olmuştu.

Daha içeriye girer girmez Müjgân Hanım'ın uzaktan, "Ha latife etmiyorsunuz yani?" deyişini işittim. "Sahiden burası için miydi tüm bu curcuna? Zehra? Hani Beyoğlu'nda on numara bir mekâna çıkacaktım ben?"

"M-Müjgân Hanım... Mekânın ne ehemmiyeti var? Siz on numarasınız ya!"

Gazino binasının görünürde iki ayrı işleve hizmet eden iki katı vardı.

Kapıdan içeriye girdiğimizde, sağında ve solunda iki merdiven olan geniş bir lobi sizi karşılıyordu. Alt katta bir kapı yoktu. Geniş kemerin boşluğundan içerisinin bir lokanta olduğu seçilebiliyorken, merdivenlerin çıktığı üst katın balkonunda kanatlı bir kapı vardı. Biz hep birlikte Necip'in liderliğinde üst kattaki kapalı kapıya çıktık. Garson bir çocuk bizlere kapıyı açtı ve ardımızdan da kapattı. Tıpkı mektepteki piyes salonumuz gibi tozlu, ağır ve sessiz bir hiçliğe yürüyorduk. Elim kolum birbirine karıştı. İçeriye yalnız seçkin kimselerin teşrif edebildiği, kapılar ardında saklanan bir salona öylece girebildiğim düşüncesi beni gıdıklıyordu. Daha demin yakalanırım korkusuyla sirke satarken şimdi ise yüzümü gören cennetlikti. Boş masaların arasında dönüyor, gravür tavana, tavandan sarkan yedi büyük elmas avizeye, hilal biçimindeki sahne platformuna, önündeki dans pistini aydınlatan altı yuvarlak spot ışığına, köşede duran kapalı piyanoya ve bir oraya, bir buraya dağılan herkese.

Lâkin bu heyecanın ömrü bir karahindiba kadar kısa sürdü. Çok geçmeden buranın o kadar da güzel olmadığı fikrine kapıldım. Binanın dış cephesi Galata beldesinin estetik suretine ayak uydursa bile; salonda kullanılan dekorların hiçbiri ne bu güzelim gravür tavanlarla, ne devasa büyüklükteki görkemli avizelerle, ne de kendi adilikleri arasında bir ahenk içerisindeydi. Var olan; bariz bir tezatlık, anlaşılması güç olmayan bir ucuzluktu. Yuvarlak masaların üzerine serilen örtüler kırık beyaz bir kumaştan, tabaklarındaki dürülmüş peçeteler ise göz alıcı abeslikteki bir kırmızıdan ibaretti. Mumları henüz yakılmamış şamdanlar, sahte çiçeklerin konduğu vazolar adiliği kırk metre öteden aşikâr olan, göz yorucu bir altın rengindeydi. Güzelim bina resmen ziyan edilmişti. Buradan kim bilir Ankara'da kaç tane daha vardı.

"Rehiye, gel canım. Kulise geçelim biz."

Zehra'nın ve Müjgân Hanım'ın peşine takıldım. Çocuklar koşar adımlarla sahne platformuna zıplamış ve terli üstleriyle, daha soluklanmadan çantalarının fermuarını aralamaya başlamışlardı. Necip bize seslendi. "Müjgân Hanım, Zehra durun! Nereye? Biz hemen kurarız şimdi sahneyi. Arzu ederseniz bari bir iki parça-"

Müjgân Hanım durdu. Ayakkabısının topuğuyla kendini Necip'e döndürüp. "Bana böyle bir mekândan söz etmemiştiniz." diye soludu. "Yoksa yanılıyor muyum?"

Necip ne diyeceğini bilememenin çaresizliğiyle ince dudaklarını yaladı. "Müjgân Hanım. Aslında söz etmiş-"

"Hani biliyor da olmalısınız beni!" Ağzından çıkan kinayeli homurtuyla yanı başındaki Zehra'ya baktı. "Repertuvarınızı beğenmedim diye burun kıvırıyorsunuz amma benim de ne türde eserler okuyabildiğimi, neyin tahsilini aldığımı biliyorsunuz! Buranın insanına beş saat ne söyleyebilirim ben?"

"Yok yahu ne olacak, ne söyleseniz bu saatten sonra onu dinlemek mecburiyetindeler zaten-"

Necip, Feridun'u susturdu. "Müjgân Hanım. Endişenizi anlıyorum lâkin prova-"

"Sesimi yoramam ben burası için. Evvela ardınızı nasıl toplayacağımı düşünmem icap eder. Mümkünse kostümüm ve makyajım hazırlanırken kendime bir repertuvar belirlemek isterim. Zira solistin de kendi vazifesidir ya bu! Hah!"

Dertsizler'i ve geceyi resmen Allah'a emanet ederek kadınlarla birlikte kulise sürüldüm. Kulisleri hep görkemli, içinde kadınların her ihtiyacını barındıran büyükçe bir salon olarak tahayyül ederdim. Oysa burası alçak tavanlı, rutubetli ve basık bir odaydı. Müjgân Hanım tuvalet aynasının önüne geçti. Orayı görünce ne tepki verdi göremedim ama paltosunu fırlatışından bile ne hissettiği okunuyordu. Çantamı ve paltomu çıkarıp askıya astım. Bir an atkım ve berem kalsa mı diye düşündüm. Müjgân Hanım'ın güzelliğinin yanında belki bir berenin duruşu bile azıcık imdadıma yetişebilirdi. Fakat çıkarıp attım. Yine elim kolum birbirine karışmış, ne yapacağımı bilemez bir telaşta ayakaltında oyalanıyordum.

Mümkün olsa içeriye geçip provaları seyretmek isterdim ama kendimi en güvende hissedeceğim yerde, iki kadının yanında anlamsız bir dışlanma duygusuyla boğuşuyordum. Kimse beni kendinden ayırıyor da değildi. Manasına erişemediğim biçimde kendimi eksik, aykırı ve alçak hissediyordum. Benim işim temizlikti, hizmetti, yemekti, misafirlerin çocuğuna bakmaktı. Burada elimden ne gelirdi? Ne Zehra kadar becerikli, ne de Müjgân Hanım kadar güzeldim. Peki, ama güzel ve becerikli hissetmenin yeri ve zamanı mıydı ki?

Bu gün benimle alakalı bir gün değildi. Bu, başkalarının günüydü.

"Rehiye." Zehra kendi paltosunu asarken bana fısıldadı. Bileğimden tutup beni kulisten dışarıya çıkardı. "Bana yardım etmen gerek. Fenalık ettim... Kadıncağıza öyle bir anlattım ki burayı pek tabii beğenmedi! Of, of! Abimleri başka nasıl kabul edecekti ki! Ne olur söyleme, abim bilmesin sakın... Dört elle her şeyi daha hızlı bitiririz. Müjgân Hanım da vakit kalırsa prova almayı kabul eder belki. Ha?"

"E-ederim tabii, etmez olur muyum?" Aklımdan tam da bunlar geçerken bana ricada bulunması ne de hoşuma gitmişti. "Ben her şeyi yapabilirim. Söylemen kâfi-"

"Makyaj yapabilirsin değil mi?" dedi çaresiz gözlerle.

"Efendim?"

"Zaten en basiti sende. Kostümü bol, belini daraltmam gerek. Saçlar da bende zaten. Amaç hepsini aynı anda yetiştirmek. Birlikte yarım saate bitirebiliriz-"

"Zehra Abla, ben-"

"Abim mi çağırıyor? Ha başkasına seslendiler galiba..." dedi kapının aralığına bakarken. Yerdeki büyük çantadan içi dolu bir kese çıkarttı. "Bunun içinde tam takır her şeyim var. Cildi makyajlı zaten, sen yine de pudrala geç. Gözlerinin kenarlarına koyu bir kalem çekeceksin. Maskarayı bu fısfısla ıslatıp kıvam alacaksın, sonra da fırçayı kirpiklerine dokunduracaksın. Elbisesi kırmızı. Rujunu da kırmızı yapacağız. Allık yok. Müjgân Hanım allık sevmez. Tamam?"

Bön bön suratına bakıyordum. Müjgân Hanım'ın bizi işitip işitmediğini kolaçan edip kulağıma yaklaştı.

"Sahne makyajı yakından çirkin durur. Amaç uzaktan, ışığın altından güzel gözükmesi. Daha evvel birine makyaj yaptın mı bilmiyorum, seni de bodoslama böyle bir şeyin içine attım kusura bakma ama unutma bu dediklerimi. Yakından ekmek hamuru gibi görünüyorsa bil ki hazırdır. Tamam, değil mi?"

Geri dönülecek bir yolda değildim. "T-tamam." dedim. "O iş bende."

Zehra bu anlaşmanın ardından gözden kayboldu. Salon ve kulis arasında mekik dokuyor, kulisteki gardırobun kapısına astığı kırmızı pullu elbisenin belini ezbere bildiği bir ölçüyle daraltıyor, kadının bigudilerle sarılı saçlarını avuçlayıp duruyordu. Müjgân Hanım dik bir duruşla yansımasını seyrederken yanına geçtim. Çantanın içinden pudrayı ve pamuğu çıkarıp yavaş yavaş yüzüne boca ettim. Bana bakmıyordu bile. Dudaklarıyla, diliyle garip sesler çıkarıyor, peşi sıra değişen heceleri yüksek ve alçak tonda tekrar edip sesini açıyordu.

Onu seyretmeyi çok sevdim. Elime verilmiş oyuncak bir bebek gibiydi.

Saçları kendiliğinden sarı, boya değil. Gözleri masmavi, kirpikleri tüy gibi. Kaşları yok denecek kadar sarı. Her pudralayışımda çizdiği kavisleri kazayla yok ediyorum, lâkin ne ehemmiyeti var? Her türlü güzel. Burnu kemersiz, hokka gibi. Dudakları dolgun, dişleri sıra sıra. Elleri temiz, nemli ve nazik. Hiç çatlamamış gibi. Hiç suya daldırmamış o ellerini. Tırnakları etsiz, kıpkırmızı. Kıyafeti hazırlanadursun, köşkteki hanımlar gibi iç giysileriyle oturuyor. Kendini seyretmekten, kendinin iyisi olmaktan gayrı derdi yok –ki beni girdabına çekiyor. Bakmadan, seyretmeden edemiyorum. Ne de biçimli bir bedeni var. Her gün bu bedenle mi uyanıyor şimdi? Sırtı, kolları ne de yumuşak. Ne bir tüy var, ne de bir sivilce. Kaburgalarını tek tek sayabiliyorum, bu denli zayıfken göğüsleri nasıl bu kadar dolgun olabilir? Tıpkı mecmualardaki o Amerikalı kadınlara benziyor. Üçgen göğüslü, ikisi de farklı yöne bakıyor. Benimkiler gibi bir avuca dolan cinsten değiller. Ne şanslı. Yok, yok. Esas şanslı olan kocasıdır. Tabii bir kocası varsa. O da yok gibi. Parmaklarında yüzük yok. Olsun. Bir kocası olsa ne de şanslı olurdu.

İçime bir kasvet çöküyor onu seyrederken. Acaba Müjgân Hanım olmak mı en güzelidir, yoksa var olmayan kocası mı?

"Ayol yeter. Daldın gittin. Kim bilir ne düşünüyorsun o küçük aklınla?" Ondan iki adım uzaklaştım. "Bu kadar pudrayı kusar yüzüm. Sahnede terleyeceğim, düşünemedin mi bunu?"

"Çok özür dilerim Müjgân Hanım... Zehra-"

Elini havaya kaldırdı. "Tamam, tamam. Gözlerime geç en iyisi. Kimseye etmem şikâyet..."

Buyurduğu gibi makyaj kesesinin içinden kalem aradım. Önce hangisiydi? Maskarayı mı ıslatacaktım, yoksa evvela kalem mi çekecektim? Elime gelen ilk kalemi aldım. Fakat nasıl çekeceğim? Yerinde durmuyor ki! İyisi mi maskara sürmek. Kirpiklerine dokundurup bırakırım. Maskaranın kutusunu açtım. Suyundan ıslatıp fırçayla kıvam alması için ovaladım. Fırçanın ucu balçığımsı bir kıvam alınca Müjgân Hanım'a yaklaştım. Nasıl sürecektim? Kendime bile daha evvel sürmemiştim ki! Bana hep Nermin sürerdi. Ona da Suzi Hanım. Nermin çenemi tutar, başımı kanepeye yapıştırırdı. Yukarı bak, derdi. Şimdi bunu desem yukarı bakar mıydı ki?

"Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime!"

"B-biraz yukarı bakar mısınız acaba- heh, evet."

Müjgân Hanım yukarı bakıyordu bakmasına. Lâkin çenesi, yaptığı ses talimleri sebebiyle durmaksızın kıpırdadığından başını zapt edemiyordum. Mimikleri dinmiyordu. Ona yukarıya bakmasını değil, başını iskemleye dayamasını söylemeliydim. Bir kez daha konuşursam kızar mıydı?

"Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbâlime-"

İyisi mi çenesini nazikçe tutup gözüne sürmek. Mümkün değil, onu bir kez daha susturmamın çaresi yok. Çareyi geçtim, cesaret edemem ki!

Sol elimle çenesini tuttum. Teni pamuk gibi yumuşacıktı. Saniyelerdir elimde duran fırça kurumuştu. Onu bir kez daha ıslak balçığa batırayım dedim. Bir daha kurumasın da işimi baltalamasın diye de haddinden fazla batırdım. Doğrudan gözlerine yaklaştırmak istemiştim, fakat fırçadaki tüm maskara suyu Müjgân Hanım'ın çizili kaşlarına, pudralı yanaklarına döküldü.

"Ay ay çekil!" diye inledi yerinden. "Yüzüme döktün hepsini!"

"Müjgân Hanım! Ben çok özür dilerim! Müjgân Hanım..." Böyle bir hatayı nasıl yapabilirdim? Hadi diyelim yaptım. Sahneye bu kadar az bir vakit kalmışken onu eski vaziyetine nasıl çevirebilirdim! "Müjgân Hanım!"

Ellerimle güzel yüzünü sardım. Zaten dökülen yarısı su olan bir şeydi. Parmaklarımla sıvıştırsam hemencecik geçip giderdi ki? Lâkin öyle olmadı. Siyah boya, akışkan bir mürekkep gibi tüm yüzüne bulaştı.

"Ay çekil! Hâlâ dokunuyor! Beceriksiz velet!" diye sıçradı oturduğu yerden. Üstü müsait değildi. Ne dışarıya çıkabilirdi, ne de beni şikâyet edebilirdi. Zehra bunların yaşandığı sırada makas aramaya gitmişti. Kuliste bir başımızaydık.

"Müjgân Hanım..." diye başladım ağlamaya. Keşke biri beni çimdiklese. Keşke birkaç saniye evveline, hatta dakikalar öncesine gidebilsem de Zehra'ya yardım edebileceğimi hiç söylemesem. "Ben çok özür diliyorum, ben... Ben telafi edebilirim ama! Ne olacak ki, alt tarafı bir makyaj. Sileriz yenisini yaparız!"

"Ne olacak ki." diye tekrarladı lafımı. Ayağa kalktığı gibi sakince durumu toparlamaya koyuldu. Keseden çıkarttığı cam şişedeki bir suyu yine içinden çıkan pamuklara döküp yüzüne bulaştırdığım balçığı sildi. Siyah lekelerle birlikte kalın makyajı ve ip gibi kaşları yavaşça soldu. Her köşesini kullandığı pamukları yansımasına fırlatıp aynadan bir bana, bir de kendine bakıyordu. "Daha evvel makyaj yapmadın mı sen?"

Evet, desem yalan söylediğim belli. Hayır, desem iş Zehra'ya gidecek.

"Marifetsiz bücür." Durup nefes aldı. "Bana bak. Hiç ağlayayım deme. Dümdüz beceriksizsin işte. Ben bilirim o timsah gözyaşlarını." dedi. "Ne yapacaksın? Suçsuzken haklı durumuna mı çıkaracaksın kendini? Hah... Bu vakitte en çok mektepli kızlardan korkacaksın ya! Senin gibilerin kanını bilirim ben. Boncuk boncuk yaş dökecek, hakkım olmasına rağmen çemkirdim diye milleti başıma üşüştüreceksin. Zaten onlar da dünden hazır ya! Gideyim diye fırsat kovalıyorlar! Seni de başıma bu sebepten musallat ettiler zaar. Gel de gecemi mahvet diye değil mi! Ama ben buna müsaade etmem. Bu benim gecem."

Yüzüne bulaştırdığım balçık lekesi dokundukça yayılıyor, olduğu yere kök salıyordu. Ilımlı bir kişilik değildi. Alttan almıyor, kusuru büyüttükçe büyütüyor ve katiyen susmuyordu.

"Benim öyle bir maksadım hiç olmadı." Ne diye ağlayıp sızlanmak yerine karşısında direnme isteği gösterdim bilmiyorum. Sesimin titremesine mani olamıyor, safi bocalıyordum. Kuvvetli bir kasırganın karşısında, kasırgaya elimi uzatıyordum. "B-ben anlıyorum sizi. Onların söylediklerini boş verin, siz-"

"Anlıyor musun?" Kahkahası bittiğinde baştan ayağı beni süzdü. "Sen mi anlıyorsun beni? Kimsin ki sen? Yumurtadan daha dün çıkmışsın ayol, beni nasıl anlayacaksın?"

Nefesimi yuttum. "Ama... Hanımlar birbirini anlar."

Müjgân Hanım son pamuğu avucunun içine aldı, yumruklarını sıkarak masaya dayandı ve aynadan, "Kaç yaşındasın sen?" diye sordu.

Yaşımı büyütsem mi diye düşünürken, "On yedi." diye yanıtladım.

Yaşım, kahkahasını katlatacak cinsten bir mesele olmalıydı. "Ben yirmi yedi yaşındayım." dedi. "Hanımlar birbirini anlarmış... Bu düpedüz ben hiç münakaşa eden, birbirini yiyen kedi görmedim demek!" Bana döndü. "Senin yaşında bugünlerim için ne kadar çabaladım ben, biliyor musun? Ne gördün de neyi anlayacaksın? Hanımdan mı sayıyorsun kendini? Ne olacak ki imiş... Besbelli kendin için bile tutmamışsın şu maskaranın fırçasını. Ne manaya geldiğini dahi bilmiyorsun. Benim işim bu, işim. Ben yalnız elimde mikrofon, şarkı söylemiyorum. Güzel olmak zorundayım ben. Seyredilmeye, insanları saatlerce iskemleye çivilemeye layık olmalıyım. Yoksa kim olduğumun, nerede tahsil gördüğümün, neyi söylediğimin hiçbir kıymeti yok."

"Zorunda değilsiniz ki... Siz zaten çok güzelsiniz." dedim. "Hiçbir şey sizi çirkinleştiremez ki? Doğuştan güzelsiniz. Hem sesinizi de işittim. Mırıldanırken yani... Öyle dinlenilesi ki, seyirci toplamak için bu boyalara katiyen ihtiyacınız-"

"Ne bekliyorsun da diyorsun bunları bana? Teşekkür mü edeyim, diz çöküp eteklerine mi sarılayım? Bilmediğim şeyleri söyle."

Lafı gediğine sokmuştu. Onu sakinleştirmek zannederim benim üstesinden gelebileceğim bir şey değildi. Aynaya dönüp kendi işini halletmeye koyuldu. Bense oradan gitmek istemedim. İstanbul'da, bir başıma, halamsız oluşumun sebep kıldığı tarifsiz suçlu bir cesaretle doluydum. Her şey olmak istiyorum. Herkesle konuşmak, her şeyi söylemek ve her şeyi dinlemek. Korkmadan, saklanmadan, unutulsam bile kendimi ardımda bırakmadan yürüyüp gitmek, yolun ilerisini görebilmek istiyordum.

"Orada şarkı söylemek nasıl bir şey?"

Müjgân Hanım fütursuzluğuma hayret edercesine ardına döndü. Kısa bir gülüşle sabır diledi. "Ne diyorsun kızım sen-"

"Hiç korktuğunuz olmuyor mu insanlar size bakarken?" Bir adım yaklaştım. Adımımdaki yumuşaklığa, yüzümdeki art niyetsiz meraka bizatihi özen gösterdim. "Gerçi siz alışmışsınızdır. Bunun için yeterli vaktim yok ama... Bir gün ben de sizin gibi olacağım galiba. Doğrusu böyle bir hayalim yok, henüz tasarlamadım yani. Lâkin hissediyorum. Ben de bir gün sizin gibi şarkı söyleyeceğim. Orada."

Bir insan kusur ettiği bir kadına niçin bunları der? Hele ki saf duygular ve alık bir suratla. Benim hayalimin ne önemi vardı ki? Fakat mutluydum. Onu incitsem de, bir şeyleri berbat etsem de Müjgân Hanım gibi biriyle konuşuyordum. Baş başaydık. Onun nezdinde görülmez, duyulmaz bir ruhaniyet değildim. Vardım ve muhatabıydım. Bir daha ne vakit konuşacaktık? O hâlde varsın anlatayım.

"Meşhur olmak istemiyorum. Sesimi mikrofondan işitsem kâfi. Çoğu zaman hamamda şarkı söylerim. Kimse olmazken bilhassa. Sesimin yankılanması, mermerlere çarpıp bana geri dönmesi öyle hoşuma gider ki... Sanki ben değil de bir başkası söylüyor zannederim. Pikaptan dinler gibi. Gerçi ben pek pikaptan da dinleyemem. Eniştemin odasında o. Ben radyo dinlerim. Sesim radyonun içindeymişim gibi gelir kulağıma hamamdayken. Sahnede de buna benziyor mu o his? Sizce kendi başınızayken söylediğiniz-"

Müjgân Hanım bana öyle bir kahkaha attı ki, tüm lisanlarda anlaşılabilecek müthiş gülünçlükte bir latife ettiğimi sandım.

"Meşhur olmak istemiyormuş, aman da aman..." diye kıkırdıyordu. Arkasına bile dönmeden. "Sen hiç kendine bakmıyorsun galiba aynadan. Yahu sen benim elbisemi giymeye kalksan içinde kaybolursun ayol. Ne meşhurluğu?" Bir kahkaha daha. "Bir düşün bakalım hangi adam seyreder seni? Hangi adam saatlerce senin gibi bir mektepliyi seyretmek için para yığar patronuna. Semt semt peşinde koşturur da, seni paralara boğar. Ha... Onun da sevdalısı yok değil, lâkin bu başka. Erkek dediğin kadın görmek ister. Sesin iyi olsa ne, olmasa ne. Dışın önemli. Dışın. Bu tipinle, aymazlığınla ney kurtarır seni? Bir de atkuyruğu yapmış haspam, insan kendine neyin yakıştığını da mı bilmez? O kısacık çenenle, koca dişlerinle, pörtlek gözlerinle neyine güvendin de meydana çıkarttın sen suratını? Bastıbacak fare seni."

Fare.

Evet, dedim kendime. Bir halayı devirdin, o ise başka bir surete büründü ve buldu seni. Zira olması geren bu. Beddualarında haklıydı. Fikirlerinde haklıydı. Tahminlerinde haklıydı.

Sen mini mini, mırmır bir kedi değilsin çünkü. Bir firavun faresisin. Saçını değiştirsen de, bir kese dolusu fırçayla makyaj yapsan da, en alengirli giysileri giysen de bir işe yaramaz. Hepsi israf. Hiçbir şey seni baştan yaratmaya kâfi gelmez.

Dakikalarca. Dakikalarca o daracık odada, kapılı kapıyı birinin açmasını ve beni kurtarmasını bekledim. Biri gelsin ve kurtarsın beni belleğime kazınacak bu hatıradan. Bir şeyleri mahvettim ben. Ve kazayla yüzleştirdiler beni kendimle. Suretimi cici bir kız diye anlatıp bir ayna tuttular yüzüme.

Kendimi gördüm.

Ankara'daki paspal ev faresini gördüm.

Kulisten bir şeyi arar gibi sessiz sakin çıktım. Enstrümanların akort sesleri, masalara dizilen tabak çanakların yankısı kafamın içindeki vesveselere alkış tutarken koridor boyu sığınacak bir hasır şapka aradım. Yoktu. Kaşındım durdum. Saçlarımı tutan tokayı çekip fırlattım. Parmaklarımla kabartarak yüzümü ve kulaklarımı sakladım. Köşede bulduğum bir lavaboya girip kızaran tenime su tutmak istedim. Lâkin aynada kendimi görmemle, eski bir düşmanla tesadüf etmişim gibi firar etmem bir oldu. Ağlamadan, kabullendiğimi fark etmeden kendimden kaçacak bir delik aradım. Başka bir kulis daha buldum. Boş ve terk edilmişti. Kapısının tokmağı yoktu, kapanmadı bir türlü üstüme. Koltuğa kıvrıldım. Kirli mi, tozlu mu bakmadım. Tek bir gözyaşı dahi dökmeden, zoraki bir tebessümle o günü sonlandırmak için karanlığa sığındım.

Keşke, dedim içimden. Keşke şimdi başka biri olsaydım.


II.FASIL

"Elbet Bir Gün Buluşacağız"

Bu

hangimizin

hatırası?




"Gördün mü? Senin bile içinde bir nine varmış."

Beni duymadı. Bahar yağmurunun ve trafiğin gürültüsü araladığım pencereden sızdıkça sızıyor, bir vızıltıdan farksız sesimi bastırıyordu. Ona bir kere daha aynı espriyi yapma gafletinde bulundum. Lafımı inatla ikiletmem, nefret ettiği onca şeyden sadece biriydi.

"Gördün mü?" diye yineledim bir ahmak gibi. "Senin bile içinde bir nine varmış değil mi anne?"

Annem siyah ojeli parmaklarıyla radyonun sesini kıstı. "Kapa o pencereyi Nermin." dedi burnundan soluyarak. "Köm köm öksürüyorsun sonra."

Pencerenin kolunu üç tur döndürüp nefes alabileceğim ince bir boşluk bıraktım. Esprime gülmedi. Hâlbuki durmak bilmeden metal dinleyen annem, benim dinlediğim yaşlı şarkıları pek dinlemezdi. Oysa şimdi ağlaya ağlaya açtığım kasetten Zeki Müren dinliyor, kestirip atmadan ilk kez tahammül gösteriyordu.

"Beykoz'daki evi topladığımızda da buna sarmıştım." dedim. "Günlerdir bunu dinliyorum. Dinledikçe teyzemin bahçesine geri dönüyorum sanki. Converselerime çürük dutlar bulaşıyor. Limonatanın ekşiliği genzimi yakıyor. Şekersiz çünkü. Koca teyzem ekşiyi sever ya hani." Bu kısımda hüzünlü hatıralar var. Muhabbeti evirmeli ve çevirmeliyim. "Acaba kiracılar kurcalıyor mudur bodrumu? Tüm eşyalarımız orada kaldı. Aslında çıkın desek çıkarlar. Geldiğin vakitler neden sabıkalılar gibi otelde buluşuyoruz ki? Beykoz'da kalalım işte."

Sıkışık bir caddede, göz alıcı ışıkların ortasında durduk. Kaldırımdaki bir avize dükkânın beyaz floresan ışıkları arabayı en ücra ayrıntısı seçebileceğim kadar aydınlattı. Mavi ojelerime baktım. Orta parmağım ve sol başparmağımın kenarları hafiften soyulmuştu. Fakat hiçbir şey annemin yanımda ağlıyor olduğu gerçeğinden daha karartıcı değildi. Ağladığını görecek kadar yanında büyümemiştim. İçim acımıyordu. Yalnızca sebebine vakıf olmak istediğim dayanılmaz bir meraka kapılıyordum.

Onun gibi birini bu denli uzun bir süre ney susturabilir?

Gözümün ucuyla üç-beş kez suratını süzdüm. Bir dirseğini kapıya dayamış, öteki eliyle de direksiyonda sabırlı bir ritim tutuyordu. Şarkı bitti. Onu yeniden dinlemek için kaseti çıkartıp yerine geri taktım. Türkiye'deki arabası biraz arızalıydı. Buluştuğumuz günlerde peş peşe kaset dinlemiyorduk. Dinlesek de içinden dilediğim parçaya geçmek en azından bu arabada nispeten daha zahmetliydi. Şimdi de böyle olmuştu. Kaset yuvasında olmasına rağmen makarası dönmedi. Kurcalamaya devam ettim. Annemse sarı ışık yanana kadar ayağıyla pompaladığı frenlerle beni sarstı. O sarstıkça kaseti başlatmayı bir türlü beceremedim. Kırmızı ışık yandı ve korkudan kaseti yere düşürtecek denli bir ikazla, "Nermin. Tamam ama." dedi. "Walkmanına tak dinleyeceksen!"

Annemle konuşmayı sevmediğimi biliyorum. Ona karşılık vermediğimi ve sohbeti uzatacak her türlü yakınlıktan uzak durduğumu. Ama niyeyse bu hatırada bol bol konuşuyor, ona karşılık verme cüreti gösteriyordum.

Bu bir ilkti. Peki, gerçek miydi?

"Walkmanım yanımda değil. Olsa niye bozuk arabandan dinleyeyim?"

"İyi. Dinleme o zaman." diye döktü içini. Bu da bir ilk sayılırdı. "Mıy mıy mıy... Sevmiyorum şu şarkıları! Bilmiyormuş gibi davranıyorsun ya bir de."

Kaseti ayakucumdan alıp yerine geri taktım. Hiçbir düğmeyle oynamadan koltuğuma gömüldüm. Bu tartışmaya bakılırsa muhtemelen o havalimanına, bense yurda dönene dek hiç konuşmayacaktık. Bitmişti. Anne ve kız olarak birbirimize ancak bu kadar katlanabiliyorduk. Fakat niçin bu anı farklıydı? Niçin sadece o değil de, ben de ona bağırıyordum? Yoksa anılarımın üzerinden geçerken yolu mu kaybettim? Ruhum bir yerlerde mi geziyor hâlâ?

Yoksa bu hatırayı, bu şekilde mi anımsamak istiyorum?

Sessizliği neden hep annem bozuyor? "Dedenin ölüm yıl dönümü yarın." diye mırıldandı yoldan ayırmadığı katı suratıyla. Bir şeyi telafi etmek ister gibi, ateşi sönmüştü. "Gece uçağım kalkacak benim."

Tahmin etmiştim. Annemi dedemden başka ne ağlatabilirdi ki? "Keşke yarın gelseydin o zaman." diye geveledim. Keşke belki de çıkacak yeni tartışmanın harlanmaması için bir tampon görevi görebilirdi.

"Benim yerime ziyaret edersin sen." Şaşırdım. Sesi yumuşacıktı. Ya öfkemi sezememişti, ya da dedemin bahsi onu sakinleştirmeye yetmişti.

Anlaşamayan ve aynı ödevi teslim etmesi gereken iki yabancı gibiydik. "Ederim." dedim. "Çiçek? Ekeyim mi? Tek başıma gitmedim hiç."

Sustu. Ama bu susuş fikrimi tarttığı içindi. "Olur. Ek bir şeyler." dedi beklenmedik bir ılımlılıkla.

"Tamam." dedim. "Anjel'le ekeriz-"

"Amcamı unutmayın ama." dedi lafımın üstüne. "Ona da ek. Otları kurumuşsa temizle, toprağını tazele öğrettiğim gibi. Dua oku, konuş, sohbet et. Seni sever, biliyorsun."

"Tamam-"

"Babaanneme de."

"Tamam..."

Yine sessizlik.

"Anne." dedim. "Bir şey soracağım ama kızma-"

Küfreder gibi sayıkladı kendi kendine. "Allah aşkına Nermin. Ne zaman neyi sordun da kızdım?"

Bu sor demekti.

"Anneannem nerede?"

Bunu ben mi sordum? Kızacağını bile bile hem de? Beti benzi attı. Cevapsız kaldım.

"Herkes yan yana. Anneannemin mezarı neden dedemin yanında değil? Anjel sorduğunda kıza ne diyeceğimi bilmiyorum. Yolumuz düşerse uğrarız demiştin bir kere ama hiç gidemedik. Kız diye değil. Merak ediyorum."

Direksiyonu öteki eline aldı. Boşta kalan eliyle geri taktığım kaseti yuvasından çıkartıp bir kenara kaldırdı. Çalmayan kasetimden ne istiyordun ki anne? Kafamı öfkeyle cama yaslayıp yurdun yolunu gözledim. Gözlerim yumuluydu. Yanaklarım üzerinden geçtiğimiz rögar kapaklarından zıplayıp cama çarpıyordu. Annemin sesini duydum. Bana bir şey soruyordu. Onu ancak doğrulup yüzüne baktığımda gerçek anlamda işitebildim. Bana hiç böyle şeyler sormazdı.

"Ankara işi nereden çıktı?" dedi. "Burada ne yok da orada okuyacaksın?"

Kulaklarıma inanamasam da, "Müzikle alakalı herhangi bir şey." diye şaşırtıcı rahatlıkta bir yanıt verdim. "Fark etmez." Sakin kaldı. Kendimle alakalı bir şeyden bahsediyordum. Ve annem bunu dinliyordu. İyi de nasıl? "Opera severim. Enstrüman da öğrenebilirim-"

"Nereden geldi ki bu müzik sevdası? Matematiği severdin sen Nermin."

Ne karşılık vereceğimi bilmedim. Onunla daracık bir alana hapsolmak çocuk değilken çok zordu. "Onu da seviyorum. Ama bunu daha çok." dedim duyulmaz bir sesle. "Dinliyorum. Söylüyorum." Gözlerini yoldan ayırmadı. "Sen de sevip dinliyordun. Ben icra etmek isteyince neden kızıyorsun?"

Ağzından yarım bir gülüş fırladı. "Ben mi kızıyorum Nermin?" dedi. "Ben iyi bir geleceğin olsun diye uğraşıyorum. Dinleyeceksen dinle. Söylemek istiyorsan da söyle, ne yapayım. Ama günün birinde kimseye muhtaç olmanı istemiyorum."

Bu sohbetin ömrü ancak buraya kadardı. Yine gözlerim dolacak, yine içimi dökmeye cesaret edemeden onun başardıklarının gölgesi altında kalacağım.

Ancak öyle olmadı. "Bir keresinde ben de böyle bir şeye kalkışmıştım." dedi nasihat verir gibi. "Elektro çalmak istiyordum. Üniversitenin müzik topluluğuna girersem dünyalar benim olur, paçayı kurtarırım sanıyordum."

Garip bir farklılık daha. Annemin hatıralarını bana yalnız teyzem anlatırdı. O değil.

"Çalabildin mi peki?"

"Alamadım ki." Sağdaki yola girdi. "On sekiz yaşındaydım. Seni daha yeni doğurmuştum. Teyzem sana bakıyordu, memur maaşıyla kıt kanat geçiniyorlarken seni emzirmek için derslerin ancak yarısına girebiliyordum."

Yine aynı hikâye. Yine Nermin faciası isimli lanetli on sekiz yaş hikâyesi. On sekizden nefret ediyorum.

"Peki, ben olmasaydım?" diye sordum pencereden bakarken. "Paran da olsaydı. O zaman ne yapardın? Çalar mıydın?"

Katı bir tavırla yüzünü ekşitti. "Sen olduğun için ya da parayı denkleştiremediğim için değil, geçici bir heves olduğundan çalamadım. Yoksa her türlü çalardım çok isteseydim." Yan gözlerle bana baktı. "Seni büyütürken iki üniversite bitirdim ben Nermin. Bir gitar için seni mi yok edeceğim?"

İçimden niyeyse, benim gitarımı yok ettin ama, diye söylenmek geldi. Bir rüyada olduğumu o an idrak ettim. Çünkü bu hatırada biz yemekten dönüyorduk ve ben henüz intihar etmemiştim. Ankara bahsi açılmıştı ve annem beni vazgeçirmek için köklü okulların önünden geçirerek bu arzumu def etmeye çalışmıştı.

"Peki, ben olsaydın?" diye sordum beklemediği bir anda. "Sen annesiz büyüdüğün için çok çalışmışsın. Oysa benim bir annem var." Kulaklarındaki gümüş halka küpelere baktım. "Benim yerimde olsaydın kaderini nasıl çizerdin?"

"Biz seninle hiç benzemiyoruz." dedi. "Bana çekmemişsin. Baban gibi ödleksin."

"Tamam, ama onu sormuyorum." dedim. "Sahiden merak ediyorum. Bende neyi değiştirirdin? Ben olsaydın yani."

Işıklarda durduk. Annem göz ucuyla bakıp, "Kendinde bir şeyi mi değiştirmek istiyorsun?" diye sordu. Beni ya küçümsemişti ya da kendimde bir şeyi eksik görmem kendisini de küçük hissettirmişti.

Bunu kendime yediremesem de başımı salladım. "Bir sorun var bende." dedim. "Ne olduğunu göremiyorum. Sana çekmemek ya da babama çekmek değil bu."

"Ne peki?"

"Sanki..." dedim düşünerek. "Hayata bir kez geliyorum fakat daha evvel pek çok kere yenilmişim de, göstereceğim çaba boşa gidecekmiş gibi hissediyorum. Rezil olmaktansa hiç atılmayayım daha iyi, diyorum. Sen nasıl böyle hissetmedin?"

"Laflara bak laflara." dedi başını koltuğa yaslayarak. Gözlerime bakmıyordu. Acıklı öğütleri sevmezdik. "Hissettiğin her şeyi kabul edersen bir bok olamazsın Nermin."

"Soruma cevap ver..." dedim. "Benim yerime koy kendini. Hemen. Ben koyuyorum, bak? Teyzem hep empati kurun derdi hani. Bir bebeğim olsa dayanamazdım. Erkek arkadaşımın olmasına bile dayanamazken bir de hamile kalacağım. Kusarım ki. Onu emzirmeyi kabul edemem, derslerime odaklanamam. Ağlar dururum. Hayatım biter... Hayal dahi kuramam. İlk kez regl olduğumda bile on gün yataktan çıkmayıp ağlamıştım. Beceremem işte. Sense becerdin. Kendini benim yerime koy, bende ilk neyi değiştirirdin? Hani birinin gardırobunu baştan düzersin ya. Öyle düşün. Değiştir beni. Sende olan ve bende olmayan, senden alamadığım şey ne anne?"

İç çekip, "Nermin." dedi oflayarak. "Beceremem işte ne demek? Niye kendine sınır koyuyorsun? Hadi tamam, bu yaşta hamile kalsan o ağzına sıçarım ama oldu da başına geldi. Ben yapamam deyip el mi çekeceksin? Ortaokulda da böyleydin sen. İmtihan haftası gelmeden ben yapamam ki diye ağlar beni arardın. Neden henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri yaşamış gibi davranıyorsun? Belki de olmayacak öyle. Hayat böyle yaşanmaz ki. Seni bu yüzden tek başına bırakıyorum ya. Kendini keşfet, ayakta kalabil diye."

Söylediği her cümlede şaşkına uğradım. O benim annem miydi? "O zaman neden konservatuvar okumama müsaade etmiyorsun?"

"Çünkü parasız kalmanı istemiyorum!"

"Ama sen varsın..."

"Ya olmazsam!" Annem nefes alıp yüzüme döndü. "Olur da bir gün ölürsem ne halt edeceksin acaba Nermin? Beceremem deyip kenarda köşede altına mı işiyeceksin? Teyzen mi var? Enişten mi? Anneannen mi, deden mi? Kim kaldı yanımızda?" Haddimi bilircesine ondan uzaklaştım. Sabır çekerek kaseti çalıştırmakla oyalandım. "Hâlâ soruyorsun! Hâlâ susmuyorsun ve soruyorsun! Anneannem nerede, o nerede, bu nerede! Canı cehenneme o anneannenin! Boğazından para geçsin diye etmediğim halt kalmadı! Bölündüm artık! Ya ben de kendi canıma kıyarsam? Nasıl geçineceksin? Şarkı söyleyerek mi?"

Kaseti bırakmadan ona bağırdım. "Öldürme kendini o zaman!"

Akan trafiğin ortasında durduk. Annem elimden aldı. Avuçlarından yakalayıp geri taktım. Bu kez de yuvasından çıkarttı.

"Bıraksana!" diye çığırdım. "Dinlemek istiyorum dinlemek! Bırak da bari onu yapabileyim!"

Annem kaseti bırakmıyor, çalmamam için inatla tepiniyordu.

En sonunda delirdim. "Anneannem kendini öldürdü diye neden aynı kaderi sen de yaşıyorsun ki!" diye bağırdım. "Ben şarkı dinlemek istiyorum... Sana onu hatırlatıyorsa bana ne! Bana güzel günlerimi hatırlatıyor! Neden bahsi her açıldığında senin dertlerinden öteye geçemiyoruz! Bana öğret diyorum. Cevap ver diyorum! Anlamıyorsun ki! Utanıyorum. Herkes beni gözetliyormuş gibi içime pısıyorum. Senden kurtulup hayallerimi yaşamak istiyorum! Neyi yanlış yapıyorum ki ben!"

"Kaçmak istediğin insana fikrini soruyorsun."

Beni duymadı. Kavgalarının gürültüsü bir vızıltıdan farksız sesimi bastırıyordu. Ona bir kere daha seslendim.

"Sormasana işte..." Kollarımı oturdukları koltuklara sardım. Beni duymadığı gibi varlığımla alakalı en ufak ayrıntıyı da hissetmiyordu. "Yap gitsin. Söylemek istiyorsan, söyle. Uzaklara gitmek istiyorsan al başını git. Bak... Ben bile nasıl kaçtım ondan. Ben! Sen niye kaçamayasın ki? En azından bir başınalığın ne demek olduğunu biliyorsun. Ben kimsesiz yapamıyorum."

"Beni sen bu hâle getirdin. Senin yüzünden elimdeki bardağı bile kırarım diye korkar oldum. Nermin bensiz yapamaz, Nermin bensiz edemez... Hiç iyi anne pozu kesme. Öğütlerinin hepsi yalan. Beni böyle biri olduğuma sen inandırdın. Kaçırma gözlerini. Nasıl düzeleceğim şimdi ben anne? Sen televizyonda boy gösterirken iyi. Ben elbise bile giymem. Utanırım. Konservatuvarda okusam koronun içinde bile bayılırım. Bu yaştan sonra elimden aldığın cesaretimi nasıl kazanacağım?"

"Onu taklit ederek." dedim. "İnsan cesareti taklit edemez derler. Külliyen yalan. Hem de öyle güzel taklit edilir ki! Mış gibi yapacaksın! Olmak istediğin Nermin'i taklit edeceksin..." Nermin sopa isteyen bir çocuk gibi koltuğuna yapıştı. Arkalarındaydım.

Hem o olup, hem de kendim nasıl olabilirdim?

Başını cama yasladı. Ne düşündüğünü biliyorum. Ne düşündüğümü de biliyorum. Perdenin arkasından sahneyi seyretmek gibi. Oradayım ve kimse görmüyor beni.

"N-Nermin?" Başımı koltuğun arasından ona uzattım. "Beni... Sahiden göremiyor musun? Benim. Rehiye."

Koluna uzandım. Uzun kumral saçları tenimi gıdıkladı. Ben onu içimde hissetsem de, o tüm kaba dokunuşlarıma rağmen kıpırdamadı.

Onu cimcikliyorum. Sarsıyorum. Yetmiyor. Orada değilmişim gibi gözyaşlarını akıtıyor. Berrak bir an bu. Ama söylemem de gerek orada olduğumu. En başından beri onları dinlediğimi.

Ağzımı tam açacaktım ki annesi bir çığlık patlattı. Kaseti aldı ve camdan dışarıya fırlattı. Ağlamaklı hislerle Nermin'e baktım. Suratı kaskatı kesilmişti. Dakikalarca sustu ve annesini seyretti. "Sadece bir şarkıydı." dedi. "En azından bana mutluluk veren bir şarkı." Arkasına yaslandı. "Ben dinlemek istiyordum onu-"

"Dinleme." dedi annesi. "Git ben yokken dinle."

"Nasıl dinleyeyim! Kasetimi fırlattın!"

Nasıl duyururum kendimi? Kasete elim uzanmaz. Ama tek tek hatırlıyorum kelimeleri. Koluna dokundum. "Nermin." dedim. "Ben sana söylerim ki? Bak şimdi. Elbet bir gün... Buluşacağız. Bu böyle yarım kalmayacak. İkimizin de saçları ak. Öyle durup bakışacağız."

Baksana hatırladım ben, diyorum içimden ona. Kasete ihtiyacın yok. Ben buradayım ve sana yeterim.

"Belki bir deniz kenarında... El ele mâziyi konuşacağız. Benim içimde yanar ateş var. Sevgilim, ne zaman buluşacağız."

Nermin beni duymuyor. Ama başka bir şey oluyor. Korktuğum başıma geliyor. Yakalanıyorum.

"Elbet bir gün buluşacağız. Bu böyle yarım kalmayacak. İkimizin de saçları ak-"

Annesinin ışıldayan ıslak mavi gözleri, dikiz aynasından benim gözlerime takılıyor. İki kere.

Kazayla değil.

Tesadüfen değil.

Sahiden. Görüyor beni. Orada olduğumu fark ediyor.

"...Ö-öyle durup bakışacağız."

Kızının koltuğundan destek alıp yakama yapışırcasına arkasını dönüyor. Kaşları çatılmaktan neredeyse birleşecek. Dudakları hayretle aralanmış. Yanlış bir yerdeyim çünkü. Olmamam gereken bir yer burası. Hayreti bir dinse, sanki bana bir şey demek istiyor gibi.

"Anne?"

İkimiz de konuşan Nermin'e bakıyoruz.

"Anne önüne bak!"

Bir şey oluyor. Ya biri bize çarpıyor, ya da biz birine çarpıyoruz. Bu berrak anı kirlenip yavaşlıyor. Hepimiz cam kırıntılarının arasında savruluyoruz. Nermin'i korumam gerek. Ölecek. Fakat uzanamıyor ki ellerim. Çok uzağa fırlıyor bizden. Kendi kapısından dışarıya.

"Nermin!" diye yırtıyorum kendimi, ama içimden. O kadar ağır bir anın içinde nasıl tepki verebiliyorum? Herhalde bana bir şey olmuyor. Ben orada değilim. Yokum.

Fakat nasıl içim acıyor. Tarifsiz bir sancı kalbime saplanıyor. Korumam gereken bir şeyi koruyamamışım gibi. Öpmem, sarmam gereken bir şeyi ateşe atmışım gibi yakıp kavuran bir acı vicdanımı baltalıyor. Nermin'i unutuyorum.

"Jale!" diye bağırıyorum acıyla. "Buradayım!"

Kadın koltuğunun altına sığınmış ağlıyor. Beni görebiliyor ve sesimi duyabiliyor. Nermin nefesimi dahi duymazken, annesi kanlı canlı elimi tutuyor.

Onu kendime, arka koltuğa çekiyorum. Havada asılı kalan kırık camlardan siper ettiği başını göğsüme yaslıyorum. Birlikte yuvarlanıyoruz. Ne de güçlüyüm. Bir rüya diye mi kocaman bir kadını çekip alabiliyorum? Camlar yere yapışıyor. Araba taklalar atıyor ve ben bakışlarından ürperdiğim asi bir kadını dünyanın tüm belalarından bir başıma koruyorum. Elleri belimde. Beni sıkıyor. Başını, gömleğimin aralığından çıplak göğsüme yaslamış. Bitmiş, tükenmiş gibi hüngür hüngür ağlıyor. Nefesi tenime çarptıkça huylanıyorum. Göğüs uçlarım sızlıyor.

Bir şekilde arabadan kurtulmuşuz. Rüyanın acayipliği bize yol göstermiş. Nermin düştüğü yerde kalmış. İyi ama. Gözlüklerini arıyor. Biz ise iki adım ötesindeyiz. Annesi göğsümde. Ama nasıl ağlamak. Tamam, geçti gitti de diyemiyorum. Herhalde Nermin'le olan hatırasına geçtik şimdi. Köprüde çıldırdığı andaki gibi bir öfke nöbeti geçirdi belki de. Kızının öldüğünü öğrendi. O vakit niye Nermin hâlâ burada? Emekleyerek bana geliyor. Beni görmüyor, annesinin peşini takip ediyor. Fakat ben öyle korkuyorum ki ondan. Ağzımdan bir kelime çıksa sanki, "Bırak beni! Sen benimle ne cüretle konuşursun! Sen benim derdimi nasıl anlarsın o bastıbacak boyunla!" diye yakama yapışacak. Haşlayacak Müjgân Hanım gibi beni.

"Anne... Anne! Anneciğim!" diye inliyor Nermin. Bir faciayı ardında bırakmanın hayretiyle debeleniyor. Ürktüğü, çekindiği o gaddar annesine sığınıyor şimdi. Jale benden uzaklaşıyor. Kızının hiç sevilmemiş kızarık yanaklarını öpüyor. Saçlarını sıkıyor, yüzünü gerdanına gömüyor. Onu acıklı kaderinden sakınmak için yeniden rahmine çağırıyor.

"Nermin ne olur..." diyor katıla katıla. Bir kere bile anneciğim demiyor ona. Hep Nermin. Sanki arkadaşı. "Yapma. Uyan. Nermin ne olur gitme. Beni tek başıma bırakma... Sen de bırakma beni! Nermin uyan!"

Dizlerinin üstünde çökmüş birbirlerine sarılıyorlar. Daha evvel hiç mi sarılmadınız birbirinize, diyorum. Ne annen seni kendi dünyasına çekebilir, ne de sen Nermin.

Ağlamıyorum. Sadece yabancı bir hüzünle onları seyrediyorum. Nermin olmanın ne demek olduğunu bildiğimden mi bu tabloya dayanamıyorum? Acıyorum onlara. Bir gün olacağım kız o. Bu hatıraları ben yaşayacağım. Şimdiki dertlerim yokmuş gibi. Sevginin, şefkatin ne demek olduğu bana öğretilmiş ve ben ona doymuşum gibi yeni baştan annesizliğin, yalnızlığın ceremesini çekeceğim hayatımı seyrediyorum.

Cam kırıklarına çıplak ellerimle basa basa onlara emekliyorum.

Hiç mühim değil. Görmesinler beni. Duymasınlar, hissetmesinler. Lâkin mutlu olsunlar. Acılarını tadan, bilen biri var buralarda. Onlar gerçek olsun, olmasın; var olduklarına inanan biri var. Ellerinden tutan bir kız daha var. Belki bir gün o olmam, ama düşlerimde kardeşi olurum. Belki beni de öperler. Beni de severler.

Yaklaşıyorum. Çıkarttığım kıpırtıları ilk annesi duyuyor. Beni görüyor yine. Ama nasıl? Nasıl beni görebilir? Nermin'i bırakıyor. Masmavi gözleri şırıl şırıl yaşarıyor beni görünce. İnliyor, bir şeyler diyor ama anlamıyorum. Bir kadını nasıl yatıştırabilirim? Ne yapabilirim ki ben? Nermin öldü. Benim Nermin'im de öldü. Ölen birini nasıl geri getirebilirim? Bu güç bende yok. Ben kendi gözyaşını silmekten aciz bir zavallının tekiyim. Elimde bir güç var sanki. Dokunsam kızını yaşatabileceğim. Bir bakıyorum Nermin de gelmiş. Beni göremiyor. Annesine sarılmaya gelmiş. Sol elimde Jale, sağımda Nermin. Başlarını göğsüme yapıştırıp hıçkırarak ağlıyorum.

Jale başını kaldırıp çenesini göğsüme dayıyor. Masmavi gözleri nasıl da kızarmış. O asık suratı nasıl da gülüyor. Boyalı siyah saçlarını parmaklarımla tarayıp kulağının arkasına geçiriyorum. Yanaklarını okşuyorum. Hayran olduğum bir kadını okşar, seyreder gibi değil. Artık o hayran olunası kadın benim. Yeni yetme bir kız değilim ben. Nermin'in boynundan tutup suratıma yaklaştırıyorum. Elmacık kemiğiyle kulağının arasını öpüyorum.

Üşüyorlar. Yalnızlar. Sanki yetebilirmiş gibi varlığımdaki sıcaklığıma muhtaçlar.

"Buradayım bak." diye fısıldıyorum Nermin'e. Beni bu kez fark ediyor. Gözlerime bakıyor ve kendini görüyor. "Buradayım."

Gerisi yok, her neredeysem uyanıyorum.


III.FASIL

"Olmak İstediğim Kendim"

౨ৎ

Beyoğlu, Kardelen Gazinosu

2 Aralık 1951




Nermin'i gördüğüm kâbuslar beni terk ettiğinde biz henüz Eylül ayındaydık.

Geçmiş yaşamlarımı gördüğüm kâbuslar gibi, Nermin denen o kızı gördüklerim de tesiri kuvvetli rüyalar olurdu. Uyanması zahmetli, karabasandan hâllice rüyalardan bahsediyorum. İnsanın nefesini kesen, kerahat vakti ekmek kırıntılarının üzerinde uykuya dalmışçasına boğucu bu kâbuslar birkaç gün, şanssızsam birer hafta daha sürer ve bana veda ederdi.

Daha evvelki hiçbir kâbusumu başka zamanlarda tekrar görmemiştim. Fakat Üsküdarlı'nın esrarlı köşkünde uykuya daldığım ilk gece, beni bu kızla alakalı bir kâbusun kıskıvrak yakalayacağını tahmin etmediğimi söylemek de fena bir yalan olur. Hikmeti her ney ise beklentimde yanılmamıştım. Nermin beni bulmuştu. Fakat öldüğü köşkte değil, izbe bir kulis odasında.

Kalkıp hayatıma devam etmedim. Eğer Nermin'den bir şarkı ödünç aldıysam, verdiğim hiçbir tepki usulca o anı sürdürmek ve 'Allah Allah, ne tuhaf bir rüyaydı. Aman neyse ne... Hayrolsun.' demek olmazdı.

Uyandığımda o ıssız karanlık kulisteki kanepenin minderlerinde bedenimi ikiye katlamış yatıyordum. Rüyanın bittiğini gözlerim daha yumuluyken fark ettim. Ve birden araladım onları. Çıt bile çıkarmadan. Hâlâ duyabiliyordum. Kulaklarımdaki çınlama, şarkıyı işittiğim son an olurdu. Gözlerimi geri yumar, çınlamanın ellerinden tutup onu kendi dünyama çekerdim. Başucumdaki defterime uzanır, bu sıcacık kelimeleri yazar ve mırıltılarımı ayakta tutacak karalamalarla ezberlemeye çalışırdım. Ayılınca mektebe gitme saatim gelirdi. Derslikler daha dolmadan müzik salonunda piyanonun başına geçerdim. Tuşların üzerindeki parmaklarım yakalanacağım korkusuyla titrerken ben hatırımdakine en yakın sesleri bulur, notaların yerini sabitlerdim. Böyle olurdu. Alelade bir günde Nermin bana gelmişse, dinlettiği şarkıları işte böyle kayda alırdım.

Fakat şimdi? Yanımda ne bir kâğıt, ne bir kalem, ne de güfte defterim vardı. Hiç bilmediğim bir şehrin, hiç bilmediğim bir beldesinde kafamın içinde meydana gelen bir hadiseye hazırlıksız yakalanmıştım. Ve yalnız birkaç dakika. Şarkıyı ezberimde tutabilmek için yalnızca birkaç dakikam vardı.

Tuttuğum nefesi hür bıraktım. Kalktım ve sıçradım. Kulisin içinde bu anın acayipliğiyle yüzleşmeden bir kâğıt ve kalem aradım. Kuvvetle muhtemel terk edilmiş bir odada olduğumdan işime yarar hiçbir şey yoktu.

Ellerim saçlarıma dalmış, "Hayır! Hayır..." diye inliyordum. Söylediğim her gerçek kelime, düşlerimdeki güftelerle arama daralmaz bir mesafe koyuyordu. Salondan gelen gürültü oyalıyordu zihnimi. Unutuyordum. Rüyamdan uzaklaşıyordum. "Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak. İkimizin de saçları ak, öyle durup bakışacağız. Evet, sonra ne oldu? Kadınla bakıştık. Otomobile bir şey oldu ve..."

Kendimle baş başa kalabilmek için gözlerimi kapattım. Tuşların yeri aklımdaydı. Mırıltım taze ve güfteler de dilimde. Ama uçup gidecekler. Ürkütmemem gereken bir kuş gibi aklımın iplerinde sıra sıra dizilmişler. Tek ihtiyacım olan bir parça kâğıt, kalem ve mümkünse piyano. Birkaç tuşu kâfi. Ellerimle mırıltıyı akıtıp gittiği yeri defterime işaretleyeceğim. Bu sol, bu fa diyeceğim. Bu yükseklik için şu nota, buradan sonrası alçalıyor ve bu kelimeden sonra da üst notaya çıkıyorum, diyeceğim.

Lâkin duyamıyorum gürültülerinden. Ve gözlerimi açıyorum. Nasıl fark edemem?

Bir gazinodaydım ben.

Kulisin tokmaksız kapısını duvara çarpıyorum, garsonları ite kaka dar koridorda sese koşuyorum. Çocukların gürültüsünü, hâlâ müşterisine açılmamış mekânın boş sahnesini arıyorum. Buldum mu da yuvarlak masaların arasından sıyrılıp platforma atlıyorum. Beni gördüklerinde çalmayı aynı anda bırakıyorlar. Sahnenin köşesinde piyanoyu, taburenin üzerinde de Zülfikar'ı seçiyorum. Görkemli bir hazine bulmuş gibi yarı coşkulu, yarı ağlak bir vaziyetle sığınıyorum ona. En tatlısı, en merhametlisi o değil mi nasıl olsa? Önündeki dolu dolu kâğıtlar ve kenarına iliştirdiği dolma kalem yeter de artar. Piyanosu da var. Hatırım ise hâlen yerinde. Hâlâ şarkının sarhoşuyum.

"Kalem... Kâğıt... Rica ediyorum ne olursunuz! Bunları kullanmam gerek, hem de en acilinden! Şuna da dokunabilir miyim? Sadece bir şey deneyeceğim-, çok teşekkür..."

Müsaade istemeden çocuğun taburesine oturdum, onu kenara iteledim. Kâğıtlarından en arkada olanı seçip ters çevirdim, tek bir saniyemi israf etmeden rüyamı o nota kâğıtlarına kustum.

"Rehiye!" dedi Necip. Enstrümanını sertçe yere bırakıp iskemlesinden fırladı. "Neler oluyor! O kâğıtlara dokunamazsın sen!"

"Bir dakikacık Necip Abi... Lütfen, söz veriyorum önüne bir şey yazmayacağım. Bana sadece beyaz kısmı lazım-"

Konuşma Rehiye. Konuşursan unutursun. Yaz hemen, bitir. Sonra izah edersin.

Zülfikar o hır gürün içinde başını bana eğip fısıldadı. "Rehiye? Söyle ben yardımcı olayım? Ne işin var ki senin piyanoyla-" Elimi havaya kaldırıp susmasını rica ettim. Kafamı karıştırmaktan başka işe yaramıyorlardı. Kızıp fırçalıyor, hem sual edip hem de yerimden kaldırmaya çalışıyorlardı. Gözlerimi ara ara yumarak ikazlarını işitmemek için sadece rüyama odaklandım.

Şarkının hangi kelimesi, hangi ana denk geliyordu? Hangi kısmında, o arabanın hangi köşesine bakıyordum? Hangi ayrıntı bana hangi kelimeyi hatırlatıyordu? Hepsini yazdım, melodiyi kabataslak zikzaklarla çizip piyanoya baktım. Ağzımda homurdanırken işaret parmağımla da tek tek notalara bastım. "Hangisi... Bu muydu ki, ay yok yanlış yere bastım, he bu işte! Buradan sonrası nasıldı ki-"

Zülfikar'ın alçak sesi, "Rehiye." diye çağırdı beni dünyasından. Diğerleri gibi dikkatimi bölmüyor, aklımın içine usulca sızarak bana el sallıyordu. "Söyle bana. Ben anlarım seni. Neyi çalmak istiyorsun?"

Kimseyle konuşamazdım. Rüyam hâlâ tazeyken, Nermin bana bir işaret vermişken zihnimi yeni kelimelerle meşgul edemezdim.

Sağ elimle mırıltımı beceriksizce çaldım. Artık Necip beni ikaz etmiyordu, Feridun'la birlikte piyanonun başına geçip benim bir izahta bulunmamı beklerken paydosunun keyfini çıkartıyordu. Beş acemi deneyişin nihayetinde temiz bir nefes alarak kâğıda ve de parmağımı koyduğum tuşlara baktım. Neyi sabote ettiğimi unutmuştum. Orada olduğumdan ve gördüğüm rüyadan başka hiçbir şey umurumda değildi.

"Elbet... Bir gün? Buluşacağız. Bu... Böyle yarım... Heh, kalmayacak."

Zülfikar fısıltımı böldüğünde elimi büsbütün piyanosundan çekmiştim. Hemen hemen her şeyi muhafaza edebilmiş olmalıydım ki kalkıp gitmeye hazırlandım. Omuzlarımdaki eller beni tabureye geri oturttu.

"Ne bu? Bir söylesen de anlasak neye uğradığımızı hani..."

"B-bu mu..." dedim şarkının sersemliğiyle. "Öylesine bir şey işte. Bir tane şarkı."

"Hadi canım..." dedi Necip sahte, şaşkın bir suratla. "Onu sormuyorum. Neyin nesi? Kim bestesi?"

"Durduk yere şarkı mı yumurtluyorsun kız sen?" dedi Feridun, kolunu Necip'in boynuna attı.

Biraz olsun ayılınca az evvel ne de büyük bir ahmaklık ettiğimi, buna binaen orada olmayışından mütevellit Müjgân Hanım'la yaşadığım hadiseyi anımsadım. Çocuklardan haddiyle utanmış, çekinmiştim. Kulise de dönmem kabil değildi ama bu utanç yine de bana yarattığım esrarı def edip yerimden kalkmayı düşündürdü. Ne de olsa ihtiyacımı karşılamıştım. Üsküdarlı geldiğinde onu rüyama inandırabilecek kanıtları kâfi derece toplamıştım diye seviniyordum –ki Zülfikar karaladığım kâğıdı kibarca elimden aldı. "Tamam yav, sormayın kıza. Kestirmiş bu belli. Gözünden uyku akıyor. Sen söyle bakayım bana, beraber deneyelim."

"Yok, teşekkür ederim... Denemelik bir şey değil zaten o, şimdi ben de-"

"Rehiye." dedi Necip tam karşımdan. "Provamızı böldün. Affetmem. Ne olduğunu söyle de öyle git gideceksen."

Necip'ten korkuyordum. Üsküdarlı'nın yalanlarını açığa çıkartmamak için sözüne biat etmem gerektiğini düşünüyordum. Zülfikar'a baktım. On parmağı beyaz tuşlarda beni beklerken ben, "Utanırım. Bende kalması en makulü, inanın. Nedenini söyleyemem." diye nazlandım.

Feridun, "Ama söylersin. Değil mi?" dedi yerinden kıpırdayıp bana yaklaşarak. Ellerini, tabureden kalkmamam için omuzuma kondurdu. Tabureye yapıştım.

Başımı arkama yaslayıp Feridun'un tepemdeki gözlerine baktım. "Nasıl-"

"Söyle işte. Şarkı söyle bize. Mırıldanıyordun ya zaten. Utanıyorum deyip kaçamazsın artık..."

"İyi de ben sizin gibi-"

"Hadi be..." dedi Feridun. Yanımda oturan Zülfikar da ısrar gösterdi. "Mümkün değil bırakmam. Ne malum belki sen de bizden enstrüman öğrenirsin? Ben de senin hocan olurum... Valla hiç kimseye öğretmemiştim. İlk kez birine vesile olurum. Ben paydos verince yerime Rehiye çalar belki-"

"Dur lan sen de. Belki kız piyano çalmayacak. Görmedin mi tin tin bastı tuşlara. Rehiye. Abisi sen en iyisi klarnet-"

Necip istifini bozmaksızın, "Darlamayın." deyince sustular. Utanmadan gözlerine baktım, ince dudaklarında bulanık bir tebessüm vardı. "Belli ki onun yeri sizin yeriniz değil." Üzerimdeki ısrarı desteklercesine gözlerini yumdu. "Söyle bakalım. Bir de ben işiteyim."

Ne yapacaktım? Rüya, ölüm ve Nermin bahsini aralamamak için bir şarkı mırıldanamaz mıydım? Necip'e bakarken boğazımı temizledim. Yüreğim ağzımda atıyordu. Ya evdeki gibi söyleyemezsem? Ya güfteleri unutursam... Gerçi mümkün değil unutmam. Zülfikar'a elimden aldığı kâğıttaki bir satırı gösterdim. Bir şey anlamadı. Onun ön sayfadaki nizami notalarının yanında benimkisi dilsiz bir çocuğun kıkırtılarına denkti. "Ben söylediğim biçimini çalmaya çalıştım. Burada yazdıklarımı bir ben anlarım. O sebepten... Sen beni dinle kâfi." dedim.

Elimle melodinin iskeletini bir kez daha çaldım. Defalarca ona izah ettim. O ise kıvrak bir zekâyla melodimi kavradı. Benim gibi yavaşça ve tek parmağıyla çalacak sandım. Ama o, inanılmaz bir çabuklukla birkaç saniyede şarkının başını beş parmağını kıpırdatarak çaldı. Bir-iki talimden sonra öteki eliyle ritmi destekledi. Kendi kafasına göre melodiyi bozmadan zenginleştirdi. Bana gözleriyle olup olmadığını sordu. Olduğunu söyledim. Başıyla şarkıya girmem gerektiğini ima edince de güfteleri alçak bir sesle mırıldandım.

"Yüksek sesle."

"Mümkün değil olmaz! Çok utanırım, lütfen..."

"Yüksek dedim."

"Necip Abi! Olmaz... Yapamam. Çok utanıyorum. Hem ben bu kadar kişiye şarkı söylemedim. Çok fazlasınız-"

"Üç kişiyiz Rehiye. Musti bile yok."

"Olsun. Üç kişiye bile söylemedim. Alışık değilim ben. Sizin gibi rahat olamıyorum. Cesaret işi şarkı söylemek."

"O vakit sen de cesareti taklit et." dedi Feridun yarım bir kahkahayla. Suratında takılı kaldım. O ise gülmeye devam ederken Necip'i hırpalıyordu. "Biz bizeyiz zaten. Kimsecikler de yok işte. Cesur pozu kez kızım, o da mı yok sende-"

"Cesareti taklit etmek mi?"

Bunu kim demişti bana? Kimse. Bunu ben demiştim.

Nermin'e.

İşte o an rüyamın bir de öteki yüzünü anımsadım. Kayda almama gerek olmayan, bir parçası olduğum sahneleri sanki yeni baştan seyredip daldım. İnsan cesareti taklit edemez derler. Külliyen yalan. Hem de öyle güzel taklit edilir ki! Mış gibi yapacaksın! Olmak istediğin Nermin'i taklit edeceksin.

Yüzümü piyanoya çevirdim. Kendimi işitmeye mani olabilecekmiş gibi gözlerimi yumdum.

"...Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak." Durdum. Ardıma, sırtımı döndüğüm karanlık salona ve masaların gövdesinden sarkıtılmış boş iskemlelere baktım. "İ-ikimizin de..."

"Ne oldu?" dedi Necip.

Derhâl eski vaziyetime döndüm. "Hiç. Sesim yankılanıyor da." dedim. "Kendimi böyle işitmemiştim, yani elbette işitmiştim ama hamamda. Halamlar köşkte olmayınca-"

Bana dolu dolu bir kahkaha attılar. Alınmaksızın ben de onlarla kendime güldüm. Yanaklarım gevşerken karışan saçlarımı parmaklarımla taradım. Bir kez daha. Bir kez daha ardımdaki yalnız, karanlık ve insansız kalabalığa baktım. İçlerinde hasır bir şapka aradım. "İkimizin de saçları ak. Öyle... Durup bakışacağız!"

Ve Nermin'in meçhul şarkısını baştan sona, en azından bana ezberlettiği kadarını, üç kişilik bir kalabalığa söyledim. Bazen Zülfikar'la anlaşamadığımız zamanlar oldu. Şarkı cıvık bir ekmek hamuruymuş gibi kendi kararınca unlayıp durdu. Bu hâlini dinledikçe de ben rüyamdaki biçimini hatırlamaz oldum. Ama bir şekilde uyum yakaladık ve şarkıyı başı sonu belli bir şemale soktuk.

"Cingöze bak sen ya, sesi de güzel çıktı." dedi Feridun arkadaşına.

Necip ısrarından ve bana verdiği şanstan ötürü tatminkâr görünüyordu. Bana ettiği ikazları çoktan yok saymıştı. Gösterime not veren arif bir öğretmen gibi kollarını göğsünde kavuşturdu. Başını eğip bana bakarken ben de tabureden sarkan ayaklarımı neşeyle salladım. Yüreğimden ne de büyük bir yük kalkmıştı. Ne vakittir taşıdığımı bilmediğim tartılmaz bir yük.

"Güzel, güzel."

"Biraz şey de söylüyor ha..."

"...Cilveli? O manada değil ama."

"Anladım ben seni. Biliyor da söylemeyi, nağmeleri kendine has, tam da yerinde kullanıyor."

"Bunlar... Kötü şeyler mi?" diye sordum. "Cilveli söylemedim ben. Öyle söylemem. Katiyen söylemem-"

"Ayıp bir şey demedik yahu."

"Nağmelerin sonunu ah diye bir sesle topluyorsun ya. Ona diyor." Necip saatine baktı. "Bir tane daha sığdırabilir miyiz?"

"Başını alsak kâfi herhalde." dedi Zülfikar. "Oku bakayım kız."

"Bir kez daha mı..." desem de bana bir kez daha okuttular. Bu kez daha temiz, utanmadan, gür bir sesle söyledim.

Hiç bitip tükenmeyecekmiş gibi bir anı. Ama musibet, Musti'nin kılığında üzerimize çöktü. Hepimiz adımlarının sarsıntısından ona döndük. Elindeki poşeti platforma çıktığı an Necip'in olduğu yöne fırlattı. Geldiği gibi bir şeyi ararcasına etrafımızda dört döndü. İlk işi piyanoyu kolaçan etmekti. Dışarıdan geliyor olmalıydı. Kaşe paltosunun omuzlarında ince, erimeye yüz tutmuş kar taneleri birikmişti. Ona yaklaştığım gibi adımlarımı geriye sardım. Hepimiz sustuk ve onu izledik. Ötedeki iskemleye bırakılmış bir çantadan kâğıtlarla dolu dosyasını çıkarttı. Sayfalarına baktı. Tek tek. Ardından herkesin iskemlesine ve dosyalarına baktı, dağıttı.

"Hop!" dedi Necip dayanamayarak, kolundan tutup yerinde dönen Musti'yi durdurdu. "Hayrola? Ne arıyorsun-"

"Nerede notalarım? Nerede!"

"Bağırma! Orada işte."

"Ne oldu lan? Sigara almaya gitmedin mi sen, ne notası?" dedi Feridun.

Musti yanıt vermeden notalarını baştan karıştırdı, emeline ulaşamamış olmalı ki gözleri benimkileri buldu. Kâğıtların tümünü üstüme fırlatınca Zülfikar dâhil üçü de ayaklanıp etrafımda siper oldu.

"Mustafa!" dedi Necip kollarını iki yana açarak. "Bulaşma kıza. Söylesene bize adam gibi-"

"Sen aldın değil mi?" Önümdeki üç erkeği de aşıp gömleğimin yakasından beni kendine çekti. Canını her ne sıktıysa tüm duyguları gözlerinden okunuyordu. Öylesine hırçın, öylesine hiddetliydi ki gazabından başıma bir bela gelme ihtimali beni oracıkta yaşa boğdu. "Ne yaptın onları? Tarık sana verdi, sen de çaldın değil mi? Bana garezin mi var kızım senin? Fark etmeyeceğim mi sandın? Hadi bunlar bilmiyor, takmıyor. Beni nasıl kandırabileceğini sandın-"

"Ben bir şey yapmadım ki!"

"Lan bıraksana kızı!"

"Bir siktirin gidin lan hepiniz! Söyle, ne ara aldın!"

"Bir şey almadım... Ne aldım bilmiyorum ki!"

Şayet uzaktan seslenen bir yabancı aramıza girmese nefes dahi alamayacaktım. Sebep olduğumuz manzarayı, "Hop, hop ne oluyor ulan orada!" diye bozdu gür bir ses. Orta boylu, şık giyimli, seyrek saçlı esmerce bir adam sahne platformuna çıktığı gibi bize yürüdü. Musti'yi benden uzaklaştıran Necip ve ikizlerdi. Adamın varlığı, ortamı sakinleştirmek için tek başına kâfi gelmişti. Olduğum yerde serbest kalan yakamı ovalayıp soluklandım. Avuçlarının kırıştırdığı gömleğimi düzelterek ağlaya ağlaya aralanan düğmelerimi sırtım dönük ilikledim.

Birilerinin sebebini bilmediğim bir nedenden beni sevmemesine, hatta ihtimal ki üzerime çullanılmasına yabancı değildim. Nazar ile en şiddetlisi birkaç gün evveline dayanan bunun benzeri pek fazla hatıraya sahiptik. Lâkin ömrüm boyunda hiçbir erkek, hiçbir nedenden üstüme yürümemişti. Ben Üsküdarlı'dan ve eniştemden gayrı erkek tanımaz, bilmezdim. Hadi ondan emindim, peki ya eniştem? Bir an kendimi Fahriye ablamın yerine koymadan edemedim. Sanki beni kollayabilecekmiş gibi yanımdaki adama usulca yanaştım. Şayet biri Musti'yi zapt etmezse, eniştemin suretiyle beni yeniden bulacağını biliyordum.

"Bünyamin Bey..."

"Ulan, ulan! Daha kapılar açılmadı, sizin yapacağınız işe tüküreyim ben! Nergis Hanım'ın hatırına verdim size tüm gecemi... Bir kadın solist bulun gerisi kâfi, dedim. Nimet bunlar yahu nimet! Siz bulmuşsunuz da-" Adam yüzüme üç kısa bakış attı. Yaşlı gözlerimde ne gördüyse kırışan alnı gevşedi, kalın bıyıkları yukarıya kalktı. Ceketindeki parlak sarı mendili uzattı bana. "Tanışmak şimdiye nasip oldu. Bu kızcağız demek solistiniz... Gelmeden işitmiştim bak. Vallahi bal gibi de bir ses! Ciğerlerime doldu yahu... Bir gül cemalini göreyim diye geldim elinizden aldım pezevenkler! Mundar etmişsiniz kızı! Pek de güzelmiş yahu bu-, ulan sünepeler anası babası haberdar mı bu kızın! Başıma iş açmayın gece gece! Siz pamuk gibi garibanı bulmuşsunuz bir de el kaldırıyorsunuz-"

"El kaldırma yok Bünyamin Bey."

"Bu rezalet nedir öyleyse!"

"Bir rezalet yok efendim, arkadaşımız sigaraya çıkamadı. Tüm siniri ondandır."

"Solistimiz de içeridedir efendim. Hazırlanıyor. Provasını yeni aldık."

"Ha öyle mi... İyi madem. Bu hanımefendi kim? Hangi cennetten arakladınız pezevenkler!"

Adamın kahkahasını, "Kim olacak? Hırsız." diye böldü Musti. Necip ve ikizlerin ardında, kuşatılmış bir kale misali gözlerini benden ayırmıyordu.

Necip, ona büsbütün dönmeden eliyle Musti'nin göğsünü tuttu. "O bizim ahbabımızın bir yakınıdır. Misafirimiz bu gece. Kardeşimiz sayılır."

Adam iki kolunu açıp bana yürüdü. Kırk yıllık akrabammış gibi beni gördüğüne bir sevinmiş, bir sevinmiş görünüyordu ki uzattığı eline, yaşına hürmeten ben de elimi uzattım. Onun gibi çatık kaşlı, pis sözlü bir kimseye uysallık verebildiğime inanamamıştım. Hayatımda bir emsali olmadığından, onu zannederim merhametli bir eniştenin yahut bir dayının veya amcanın yerine koydum. Fakat adamcağız benimle el sıkışmak yerine, kibarlığından elimi öptü. Sonra da öptüğü yeri tutup iki kere vurdu ve bıraktı. Mutlu olduğum gibi utandım da. Eniştem değil benim elimi öpmek, gözümün içine iki kere bakmazdı. Metin Kenter bile benim elimi öpmemişti ki!

"Anan baban yanında değil yani?"

"Y-yoklar ki..."

"Ney ney?" Adam sesimi işitemedi. "Az önce billur gibi şakıyordu. Bozmuşsunuz lan kızı! Sesi duyulmaz oldu iki dakikada-"

Sesimi yükseltip, "Yoklar demek istedim." diye izah ettim. "Annem babam yok."

"Hadi canım..." Duruşunu değiştirip suratını astı. "Tüh, tüh... O vakit niye kıstırıyorsunuz kızcağızı evladım!"

"Yok efendim, latifeleşiyordu onlar-"

"Öyle mi?" Bana döndü. "Latife mi ediyorlardı sana?"

Bu suale benim cevap vermem her şeyi mahva sürüklerdi. Adam gitse başımın çaresine nasıl bakacaktım? Hâliyle konuşamadım. Alık alık suratına baktım.

"Anlaşıldı..." dedi çenesini kaşıyarak. Çocuklara yürüdü. "Ben de bir latife edeyim o vakit. Mekânımda olay çıkarsa, Dertsizler de mekânımdan çıkar. Anlatabildim mi zenne oğlu! Kapılar beş dakikaya açılacak. Bir daha bu eşikten geçmek istiyorsanız ya arkadaşınızı terbiye etmeyi öğrenin, ya da bir dahakine kadın solistin yanında bir de kemancı arayıverin. Olmadı sen olursun solist Necip kızım? Giyersin babanın topuklularını, sutyenlerini, boy gösterirsin cümle âleme! Hadi selametle. Size de selamlar, hürmetler cici kız..."

Adam gitti ve ortalık duruldu. Saldırıya uğramadım. Çünkü bu kez de Necip delirmişti.

"Bunu sonra konuşacağız." diye hepimizin ortasına geçmiş, aynı kelimeleri tekrar ediyordu. "Sonra! Bir daha böyle anılmak istemiyorum. Duydunuz mu beni? Sahnenizi alın, işinizi tamamlayın, paranızı cebinize atın, kavga edecekseniz sonra kavga edin! Kapılar açılacakken değil! Sen de al şunu, kafanı mı boşaltıyorsun, sakinleştiriyor musun zıkkımlanıp geri gel! Daha giyinmedik bile!"

Musti bir köşede soluyor, bizse ortamızda volta atan Necip'i seyrediyorduk. Yerdeki poşeti alıp Musti'nin göğsüne fırlatınca kendimi ifade etmenin en müsait an olacağına inandım. Zira Musti bu tavra hiçbir ses etmemiş, tıpış tıpış dağıttığı sahneyi ve yerdeki kâğıtları toplamaya koyulmuştu.

Ağzımı açmamla kapamam bir oldu. Onun da öfkesinin enişteminkine benzemesinden, bir kez daha üzerime yürüdüğünde üç erkeğin ona mani olmaya yetmemesinden korktum ve sustum. Yere, yanına çömeldim. Bu meseleyi usulca bir dost eli uzatarak halletmeyi seçtim. Deri dosyasının metal kıskacına buruşuk kâğıtlarını geçiriyordu. Sırtı bana dönüktü. Topladığım iki kâğıdı emekleyip göz hizasına soktum. Musti varlığımı sezer sezmez elinin tersiyle topladıklarımı da benden aldı.

"Dokunma." diye tısladı kısık dudaklarının içinden. "Çalacağını çalmışsın zaten. Dua et en beğenmediğim oydu. Nereden geldin ki zaten? Seni başımıza emanet diye kakanda kabahat."

Feridun bunun üstüne, "Oğlum ayıp oluyor ama... Bari söylesene ne çaldı! Kâğıdın mı eksik, bir şeyi mi düşürdün Üsküdar'da? Çaldı, çaldı. Ne çaldı? Madem çaldı ifşa et ona göre hesaplaşalım!" dedi. Bense onların dostluğunu ve himayesini yitirecek olma endişesiyle, "Hayır..." diye ayaklandım. "Ben hiçbir şey çalmadım! Kâğıtlarına bile dokunmadım ki. Üsküdarlı iskeleye yürürken elime sıkıştırdı! Börek yedik diye elleri yağlıydı... Bir kerecik o zaman tuttum-"

"Rehiye, boş ver abim sen onu." dedi Zülfikar. "Fesat işte. Şimdi sen bizimle şarkı söyledin diye kıskançlığı tuttu. Zaten Müjgân'ı da istemiyor. Kemancılığı bitti, solist olacak zaar."

Musti bunları işitmemişçesine, "Üsküdarlı." diye kıs kıs güldü. "Çocuk babasını anmıyor, bunun dediği lafa bak şimdi... Gel de köpürme."

Kimseden bir yanıt gelmedi. Lâkin bu söylediğine bizzat takıldım. İskelede Zehra'nın da buna benzer bir şey dediğini anımsıyordum.

Öfkeden harlayan gözleri sahte bir sakinlikle dolandı üzerimde, "Hayırdır?" diye yokladı beni. "Biz yokken Ankara'da epey sıkı dost oldunuz herhâlde siz. Bizdeki kaideler sana gelince ortadan mı kalktı, ne oldu?"

"Musti-"

"Ne Musti! Bir tek bende mi bir sorun var? Bir tek ben mi anlayabiliyorum bu puştun yalan söylediğini!" Musti artık neye sinirlendiyse muhatabı olmadığıma inanmak istiyordum. Herhalde o kelime ben olamazdım. "Hepimiz orada değil miydik? Arkasından bok attığı dayısının elinden tutup nasıl tıpış tıpış gitti Ankara'ya? Başlarım böyle işe! Bu adam Nergis Teyze'ye onca fenalık yapmadı mı abi, yalan mı söylüyorum ben? Kadını yaka paça çıkartmadı mı o köşkten, bacak kadar boyumuzla tutuşmadık mı biz bu adamın yakasına? Nasıl olur da onun parasıyla okur bunca sene! Yüzümüze baka baka yalan söylüyor, bu kız utanıp sıkılmadan Üsküdarlı diyor, ama ben köpürünce-"

"Utanılacak şey mi ki?" diye girdi araya Necip. "Ben babamdan utanmıyorum. Tarık neden utansın?"

"Sen de bir siktir git. Bünyamin zenne oğlu deyince doluştu kurtlar götüne. Şimdi ne oldu?"

"Mustafa!" Necip dişlerini sıkarken kısa bir es verdi. "Şapkasını saklamış. Dün de gördün. Başındaydı. Gerisi düşmez bize."

"E yani işte... Hem kızın ne suçu var oğlum?" dedi Feridun iskemleleri düzeltirken. "Erkek erkeğe ahbaplık farklı, erkekle kızınki farklı. Dost onlar da. Biz makarasını döndürüyoruz diye Üsküdarlı dememize kızıyordu, bir hanım o muhabbetlere girer mi hiç? Müsaade etmiştir, o da böyle sesleniyordur-"

"Dost mu? Siktirtme belanı sen de akşam akşam. Şunun neyini dost edinir insan?"

Feridun bu sefer dirseğini piyanoya yaslanmış, gülmeye yakın gevşek bir edayla, "Belki de hoşlanıyordur kızdan geri zekâ... Deşme işte." diye ağzında yuvarladı.

Gitmek için can attım, kurdeşen döktüm. Bu nasıl yersiz bir lakırdıydı böyle?

"Bundan mı hoşlanacak?" dedi Musti burun kıvırarak. Orada değilmişim gibi dilediklerince konuşuyorlardı. Gariptir ki ben dahi orada olduğumu unutmuş, pür dikkat onları izliyordum. "Tarık bakmaz buna. Ben arkadaşımı tanıyorum. Bunun gibi yarım akıllılar anca Bünyamin gibi bunakların gözüne girer. Daha demin gördün."

Kendimi tutuyor, sağanak yağmurların altında kalmışçasına sözlerini yutuyordum.

"Mustafa." dedi Necip bu muhabbeti sonlandırmak ister bir aceleyle. "İster dostu olsun, ister başka bir şeyi. Bizi alakadar etmez, onların arasında. Kız da burada ayrıca, farkında mısın bilmem. Yüzüne söylediklerinize dikkat ettiğiniz gibi onu neyle itham ettiğinize de dikkat edin. Öyle ya da böyle. İstanbul'da bizim himayemizde olacak. Tarık'ın emanetiyse vardır bir bildiği. Vardır bir güvendiği. Çeneni kapa, müziğini yap."

"Tabii canım, baş üstüne... Ben bunun gibilerini iyi bilirim ama." dedi parmağıyla beni işaret ederek. "Siz bunun gözünden akan sinsiliği görmezsiniz. Hepsi böyle bunların. Sulu götürür, susuz getirir. Hırsız. Daha bir günde bulamış gözlerinizi. Ama yok, bekle sen. Ben bunun hesabını sorarım sana. İnsanın hevesini kursağında bırakmakta üstünüze yok sizin de. Bir de beğenmiş pozu kestiniz ya, pes! Ben dinlettiğimde ne tepki verecektiniz peki-"

Musti tam sahneden inip çekip gidiyordu ki, "Neyi çaldığımı neden söylemiyorsun?" dedim. Duyduğum utancı avuçlarımda hapsetmiş, iki yana düşen yumruklarımla ona yürüdüm. Bir günde daha ne kadar küçülebilirdim? "Çaldın diyorsun ama neyi çaldım? Ney bu kadar hiddetlenmene sebebiyet verebilir? Paranı mı çaldım, eşyanı mı? Sadece dosyan bana emanet edildi, ben de sana teslim ettim!"

Musti şaşırtıcı bir inatla bana yanıt vermiyor ve neyi çaldığımı alenen söylemiyordu.

"Söyle?" dedim gözlerime bakması için. "Neyi çaldım?"

Tüm eşyalarını iskemlenin ayağındaki deri bir çantaya yerleştirirken burnunu çekti. "Sen neyi çaldığını biliyorsun." dedi. "Söylediğimde ne değişecek? Masum pozu kesip günahı benim boynuma dolamayacak mısın herkes gibi? Tarık da hazır kapıda. Ne diyeceksin? Musti kıskandı, Musti gene fesatlık etti mi diyeceksin?"

Bu küstahlığı, mideme koca bir yumru gibi saplanırken ikizler kayıtsızlıklarını Musti'yi benden uzaklaştırarak telafi ettiler. Beni incitmemesi, bir hanımla böyle konuşmaması için nasihatler verip durdular.

Ancak ben, aralarındaki tartışmayı dinlemek yerine içimdeki o karanlık, çirkin yanımın damarlarımda yükseldiğini hissettim. Musti'nin sözleri, beni halama duyduğum o derin kinin karanlığına sürükledi. Vedalaşalı çok olmayan o tüm geçmiş hatıralarım, şimdi arsız bir samimiyetle nefsime sızmıştı. Beni yıkıyor, olduğumu sandığım kişiyi kemiriyordu.

"Üsküdarlı ne bahtsız biriymiş." dedim. "Senin gibi bir arkadaşım olsaydı kendi yüzüme bakamazdım. Demek geldiğimizden beri o sebepten yanına yaklaşmıyor."

Onu gülümsettim. "Öyle mi?" dedi bana dönmeden. "Sabah senin değil benim yanımdaydı ama."

Yutkundum. "İşleri vardı. Olabilir." dedim yumruklarımdan güç bularak. "Ben onun en iyi arkadaşıyım. Senin sadece bir sabah yanında olmuş olabilir... Lâkin o her sabah benimle. Beni mektebe götürüyor."

"Ne yapsın? Senden kurtulmanın yolu mu var? Sabahın köründe postalayacak tabii seni, başka ne yapacak?"

"Mustafa."

Ben koca bir aptalım. "A-ama sadece bırakmıyor ki, geri de alıyor?" dedim. "Sense onu hiç görmüyorsun. Bense her gün, her dakika görüyorum."

"Tabii canım kesinkes öyle olmuştur-"

"Evet!" diye inatlaştım. "Ben... Ona yemekler yapabiliyorum, ya sen? Onu en son ne zaman gördüğünü bile bilmiyorsun. Bizse o her döndüğünde birlikte Ankara Radyosu dinliyoruz. Yemeklerini ben hazır ediyorum, gömleklerini ben ütülüyorum... Hem gezmeye de gidiyoruz? Gazeteleri dağıtmayı bitirmişse, postanenin içinde çalışacağı gün gelmemişse beni gezmeye de götürüyor. Daha geçen dereye gittik. Peki ya sen! Ben onun en iyi arkadaşıyım! Sen ne hakla-"

Salonda sözlerimi sabote etmeyen yersiz bir sessizlik vardı. Konuşmama müsaade etmelerinden anlamalıydım. Bana niçin böyle baktıklarını, hele ki Musti'nin niçin böyle güldüğünü kestirememiştim. Gözlerim yaşlanmıştı ve resmen onu üzmemiş, bilakis keyiflendirmiştim.

"Aferin sana ya..." dedi Musti kulise yol almadan evvel. "Ama seninle aramızda bir fark var. Ben ne aptalım, ne de bir hırsızım. Ha bir de sır tutmayı biliyorum. Git sor bakalım Tarık'a, hangimiz en sıkı dostuymuşuz?"

Hayır, diye inledim içimde. Ben ne yaptım!

Ağzım aralık, kımıldayamadan ortalarında kaldım. Musti gitti, ikizler çantalarını topladı ve Necip bana yanaştı. "Ağlama. Bir şey yapmadın sen, tamam mı?" dedi. "Biz zaten biliyorduk. Demiştim sana. Gelir şimdi birazdan. Konuşacağız bunu. Rehiye? Silkelen hadi. Tamam."

Onlar kulise çekildi. Bense bedenimdeki tüm utancımı bastıran ansız bir dürtüyle ayaklarımı piste vura vura kanatlı kapının yolunu tuttum. Dışarıya çıkıp biraz olsun hava almak için dar, aynalı balkondan geçtim. Merdivenlerin en tepesinde dikilirken mekânın girişinde tanıdık bir kahkaha işittim. Gözlerim bu sefer aradığı hasır şapkadan korkuyordu. Ama o gün şapkasını köşkte bıraktığını ancak hatırladım. Ya orada olmalıydı, ya da yanılıyordum. Çaktırmamalıydım. Buraya eninde sonunda gelecekti ve Necip'in dediklerini kabul etmeliydim.

Onlar zaten biliyordu. Onlar zaten biliyordu.

Peki ya ben doğru mu görüyordum? O kapının eşiğinde beliren Üsküdarlı, niçin kolunda bir kadınla gülüyordu?

Gözlerimin önünde kol kola lobiye kadar ilerlediler, koşup merdivenin ilk basamağına tünedim. Başımı parmaklıkların arasından sarkıtıp onları gözetledim. Şimdi her şeyi unutmuştum işte. Bu dert gün boyu çektiğim çileyi derbeder ederdi. Yanlış görüyor olmalıydım. Onun koluna takabileceği kadınlar ya onu oğlu gibi görenler olmalıydı, ya da ben. Sadece ben. Adı Rehiye olan ve onu çok seven kızlar olmalıydı. Ve o kızdan yalnız bir tanecik yaratılmıştı.

Oysaki yanındaki kadın hiçbir yönden bana benzemiyordu. Leylek bacaklı, esmer ve şıktı. Olsa olsa Müjgân Hanım'ın yaşlarında olmalıydı. Siyah kalem eteğinin üstüne yine siyah, yakaları kürklü bir manto giymiş, başına da benim taktığım berenin siyahından iliştirmişti. Koyu saçları bukleli ve küttü. Akan burnu kızarmıştı, içeriye girer girmez ürperdi. Zarif olmayan rahat hareketlerle eldivenlerini çıkarıp sağ cebine tıktı. Üsküdarlı'nın kolundan nihayet bu sırada çıktı.

"Öf sen de, asıp durma şu suratını." gibi bir şey dedi. Daha da eğildim. Üsküdarlı'yı kalabalıktan uzaklaştırıp karşısına geçirdi. Kadının yüzünü göremiyordum, lobinin kristal avizeleri yalnız Üsküdarlı'nın çıplak suratını aydınlatıyordu. Kadının dediklerini tam anladıysam mahzun bir gülüşle gözlerini indirdi. Etrafı kolaçan etti. "Ben gurur duyuyorum seninle."

"At yalanı..."

"Tarık. Latife eder gibi bir hâlim mi var?" Tek eliyle Üsküdarlı'nın sakalsız çenesini sıkıp kendine yanaştırdı. Avuçlarımdaki ahşap parmaklıklar gıcırdadı. Onunsa dudakları gülünç, gevşek bir ifadeyle buruştu. "Nihayet biri uğruna değil kendin için bir fedakârlık yapabildin. Kurtardın kendini işte. Gerisi kolay, İstanbul'dasın. Annen de yanında. Oh, mis. Öğrendi mi gerisini halleder o."

Üsküdarlı kadının ince bileklerini tutup nazikçe indirdi, fakat tutmayı bırakmadı.

"Aydan. Söylemeyeceğim. Dedim sana." Aydan demek. Aydan. "Annemi tanımıyorsun ki. Suratımdan mı böyle düşünüyorsun? İki gülmeli laf ettim diye mi atlattım sanıyorsun? Böyle durduğuma bakma. Üstümden silkemiyorum ben. Unutamıyorum. Kendime bile acıyorum. Duysa o ne yapar sence? Anne o."

Niçin hâlâ bileklerini tutuyor ki? Ne lüzumu var?

"İlaveten ben buna kurtulmak da diyemiyorum." diye ilave etti. "Bir iki gün İstanbul'da olsam ne yazar? Hâlâ daha köşkte ne olduğunu bilemiyoruz. Sağ olasın."

Kadın, Üsküdarlı'nın ellerindeki bileğini çekip karnını çimdikledi. Sevinsem mi, daha da mı çok üzülsem bilemedim. Üsküdarlı ise resmen güldü ona, cilveleşir gibi bir de yüzünü kırıştırıp yüksek sesle inledi.

"Kusura bakma, zahmet ettik de mayın tarlasına girdik senin için." dedi. "Mektubunu kurtarabildim ya sen ona bak. Kuzenine telgraf çektik zaten. Hiddetli değilse, sahiden bahsettiğin gibi feraset sahibi bir kızsa bugün yarın haber eder herhalde. Ne yapayım, kapıda dikilmişti üçü. Evine girmek daha ehemmiyetli geldi."

Üsküdarlı anlık bir endişeyle paltosunun iç cebine baktı. Orada olması gereken bir şeyi görmüş gibi oh çekti ve iki kere göğsüne vurup ovaladı.

"Bunu zabıtlara yakalatsak var ya al başına belayı. İyi, kimse akıl edip kurcalamamış evimi."

"Ee... Bir kasa içip boynuna urgan geçirmeyecektin o vakit. Asıl o kafayla nasıl yazdın bunları ben ona şaşırıyorum. Benim evde içmedik mi en son? Nerede zıkkımlandın gene?" Ne konuşuyorlar? Duyamıyorum ki! "Kıza da nazik ol. Ayaklarına kapanıp şükretmen icap ederken beni almak uğruna yalnız bırakmışsın bir de. Yat kalk dua et. Hayatını bağışlamış. Kederlenip kapını çalmasa şimdi cenazende olacaktım. Koca kafalı seni. Yıllarca yaz, yetkili makamlara ilet dedim dinlemedin. İçince mi geldi aklına?"

"Yok, daha evvelinde yazmıştım." dedi. "Çantamda duruyordu-"

"Hanımefendi. Servis taşıyoruz, orada durmaz mısınız?"

Kadın, lafını bile bitirmeden onu sevmek için Üsküdarlı'nın ağzını eliyle kapadı. Onu kendine çekti. Tek koluyla boynuna sarıldı ve "Bugünlerin geleceğini biliyordum ben ama..." dedi bir çocuk gibi. "Hiç itiraz istemiyorum. Ben de burada kalıyorum, gitmiyorum. Senin de Ankara'ya döndüğünü görürsem bu kez daha fena şaplaklarım-"

"Hanımefendi! Merdiveni daraltıyorsunuz! Orada duramazsınız!"

"Hi!" dedim ayaklanarak. Kalktığım gibi garsonu sersemletip dengesini yitirmesine sebep oldum. Tepside taşıdığı kuru pastaları merdivenin bordo halısına döktü. Her yer kırık içinde, toplanamaz bir hâl aldı. "Çok özür dilerim... Çok! Lütfen kusura-"

"Rehiye?" Kâküllerimi kurcalayarak yüzümü kapadım. Beni görmüştü. Öteki merdivene yürüyorlardı.

"Tamam, tamam. Dert değil, bayat olanları onlar. Rica ediyoruz bu merdivende durmayın kâfi. Burası personele tahsis edilmiş bir merdiven. Bakın? Ucu kapalı."

"Aa, öyle mi, görmemişim, iyi o zaman, hadi görüşürüz-"

"Rehiye." Üsküdarlı tam ardımdaydı. Kaçamak bakışlarımın arasından onu ve yanındaki kadını gördüm. Bedenimi istemeyerek onlara çevirdim. "Kızım senin ne işin var burada? Necipler nerede?"

"K-kızım mı?" dedim huylanmış pozu keserek. Hâlbuki o kuzenlerine de böyle seslenir, latifeleşirdi. "Ben senin kızın değilim. Ben senin arkadaşınım. Hem de en iyi arkadaşın."

Evli bir çift gibi birbirlerine bakıp gülüşmelerine sebebiyet verdim. "Peki?" dedi Üsküdarlı sırıtırken. "Ha bak... Aydan, Rehiye işte. Sen tanıyorsun zaten. Rehiye, bu da Aydan. Telgraf çektiğim arkadaşım hani-"

"Orasını anladım." dedim. "Ben erkek beklemiştim sizi."

Kadın hiç bozulmadı. Akan burnunu bir mendile silerken başını geriye atarak güldü. Tenine ve saçlarına tezat düşen masmavi gözleri vardı. "Babam da aynı şeyi söylüyor." Elini uzatıp kaynaşmaya yeltendi. Bense ellerimi paltomun cebine soktum. "Pek memnun oldum Rehiye, Tarık senden çok bahseder. İşittiğimden de güzelsin ama, hele gözlerin öyle-"

"Biliyorum, sağ olasın." dedim. "Herkes aynı şeyi söylüyor."

Üsküdarlı buna öksürerek güldü. Bozulduğumdan suratımı ona diktim, zira basbayağı benimle alay geçiyordu. Gözlerimle, niçin güldün öyle, diye sordum. Ellerini havaya kaldırıp, hiçbir şeye gülmedim ben, dedi.

"Sizin kadar olamasak da biz de Tarık'la sıkı ahbabız-"

"Ne güzel. Orada durmasanız mı acaba? O merdiven personele tahsis edilmiş bir merdiven. Görmüyor musunuz? Ucu kapalı."

"Aa... Öyle mi?" Aydan hemen birkaç adım yamacıma geldi. Bense ondan uzaklaşıp Üsküdarlı'ya yanaştım.

"İyisi mi içeriye geçelim. Değil mi Tarık..."

"Olur aslında..." dedi Aydan. "Hava da soğuk zaten. Vallahi dondum-"

"Hiç de bile..." dedim. Gömleğimin kollarını sıvayıp yakamı gevşettim. "Bence çok sıcak. Fazla narinsiniz herhalde-"

"Oldu o zaman..." Üsküdarlı sırf gıcıklığına bir elini Aydan'ın, bir elini de benim sırtıma atarak ortamızda ilerledi. "Siz önden geçin birlikte. Aydan, ben bir su döküp geleyim. Sana emanet-"

"Ne, nereye? Hayır..." dedim adımlarımı durdurarak. Su dökmek mi? Bir hanımın, hele ki benden başka, kuzenlerimizden başka bir hanımın yanında nasıl böyle konuşurdu! "O-olmaz. Sonra gidersin. Şimdi üçümüz-"

"Sen git hayatım, biz Rehiye'yle masa beğenelim."

Hayatım mı? Hayatım mı... "Asla!" dedim. "Olmaz... Lütfen. Sen de gel."

Üsküdarlı gözlerini belertip bana bir şeyler demeye çalışsa da ısrarcı oldum. Nihayet ses çıkartmadan, "Rehiye, hava ne de kadar soğuk haberin var mı senin? Sıkıştım. Gidin hadi siz." diye mırıldandı dudaklarıyla.

Kabanının kuşağına tutunup başımı iki yana salladım. Dokunsa ağlayacaktım, bunu en iyi o biliyordu. Gözlerini ağır ağır kırpıştırıp Aydan'a bir bakış attı. Aydan'sa bu bakışlardan her ne anladıysa gülümseyip Üsküdarlı'nın sırtına iki kere vurdu. Omuzundaki çantasını sıkılaştırıp, "Sandalyeleri tutamazsam arkada oturursunuz ama." diye neşelenerek yanımızdan uzaklaştı.

Üsküdarlı'yla gazinonun üst katında bir başımıza kaldık. Birlikte onların geldiği merdivenden lobiye inerken, "Ne yapacağız şimdi söyle bakayım?" dedi azarlar gibi. "Kızım sıkıştım, git önden yer seç diyorum. Benimle gelsen nereye geleceksin?" Omuzlarımı kaldırıp indirirken başımı da eğdim. Orta basamakta koca bir şaplak atar gibi soğuk ellerini ensemdeki saçlarıma yapıştırdı. Parmaklarını tenimde hissedebiliyordum, başımla elini kıstırdım. İçimden bir oh çekip şükrettim. Şimdi öyle huzurluydum ki bugünü baştan bile yaşayabilir, çilemi on misline katlayabilirdim. Keyfime söylenecek söz yoktu. "Of, of... Yediğimiz içtiğimiz ayrı gidiyor diye nazlanıyorsun sanacağım ama sıçtığımız da bir türlü ayrı gitmiyor ki-"

"Öyle deme, ayıp." dedim elini ensemden indirip. O dalgınlıktan fark etmedi, fakat ben elime dolan kalın bileğini bırakmadım. "Hem... Çişinin geldiğini bir hanım bilmek mecburiyetinde mi! Buraya gelince hepten değiştin. Oldu olacak bir de soyun istersen!"

"Tam da onu yapacak yer arıyorum zaten."

Birlikte gazinonun tuvaletlerini aradık. Garson çocuklardan biri duvarın köşesini işaret edince aynı adımlarla oraya doğru yürüdük.

"İçeri de buyurmazsın herhalde..."

"Yok, kalsın..." dedim bileğini bırakıp. "Pistir oralar. Kokusu buradan geliyor. Ben hemencecik burada beklerim."

"Ha temiz olsa gireceksin yani?"

"Iyy! Midem kalkacak şimdi..."

"Gel ama bir ara." Suratını büzüp sırıtırken kapıyı araladı. "Ölmeden evvel görülmesi gereken bir yerdir erkekler tuvaleti. Ben listeme kesin yazardım."

Kapıyı kapatıp kayboldu, ben de sahibini bekleyen bir köpek gibi usulca kapıda onu bekledim. Gelip geçen garsonları, insanları seyrettim. Yüze kadar saydım ve ona anlatabileceğim şeyleri talim ettim. Rüyamı bilmeliydi. Müjgân Hanım'la yaşadıklarımı ve Musti'nin üzerime yürüme cüretini bilmeliydi. Ama onu bilirse peşinden ettiğim boşboğazlığı da bilir, bana küserdi. Öte yandan Aydan'ın varlığı aklımı öyle kurcalıyordu ki yaşamımla alakalı böylesi bir gelişmeyi dahi anlatma heyecanı duymuyordum.

Kapı açılınca yaslandığım duvardan fırladım. O ise ıslak elleriyle yüzünü mesh ediyor, sakalsız yanaklarını dört parmağıyla hunharca kaşıyıp ohluyordu. Hareketlerini enişteme benzetir olunca aklımdan bu emsali savdım. Eniştem bu kısımda hep, "Yarabbi şükür..." derdi. Tarık böyle şeyler demezdi ki. Beni görünce ne var ne yok der gibi gülümsemeden gözünü kırptı, ben de hüzünlenmiş numarasıyla gözlerimi indirdim. Önden önden, onsuz yürüdüm.

"Pişt. Gel bakayım buraya. Neler yaptınız ben yokken?"

Üsküdarlı iki omuzumu sarsarak yanıma geçti. Beni bir kolunun içine alıp yolun tersine, salona doğru yürüttü. Yanlış yere gidiyordum. Salon üst kattaydı.

"Eve gidince anlatırım." dedim. "Bugünü en güzel biçimde anımsamak istiyorum. Malum. Yarın gidiyorsun."

"Orası biraz şaibeli." Merdivenleri ağır aksak, aynı ayaklarımızla gıcırdatarak çıktık. "Aydan bizim mahalledeydi bugün. Benim evden bir emanet alacaktı, köşke girip ne olduğunu soracaktı Fahriye ablama. Lâkin kızı sokakta görünce işkillenmiş kalfalar. Benim evin penceresinden girmeyi akıl etmiş de, öyle emanetimi alabilmiş. Hurdalığa bakan pencere hani."

"Ne demek bu?" dedim. "Niye öyle vurgu yaptın? Aydan pencereden girmeyi akıl edebiliyor, ama sen pencereden çıkmayı akıl edemiyorsun mu demek istiyorsun bana?"

"Yuh." dedi limon yalamış bir suratla. "Ne alaka be?"

Son basamağı da çıkınca boynumdan sarkan kolunu ittim. "Arkadaşının bir kadın olduğunu niye söylemedin bana?"

Paltosunun vatkaları kalkıp indi, "Niye söyleyeyim?" dedi ılımlı bir sesle. "Ne fark edecek ki?"

"Ne mi fark edecek?" dedim. "Erkek erkeğe farklı, kız ve erkek farklı!"

"Rehiye yapma sen de Allah aşkına... Böyle mi düşünüyorsun sahiden-"

"Hayatım... Hayatım da neymiş! Hangi insan dostuna hayatım der!"

"Kızın tabiatı o. Samimiyetinden. Hem sen de diyordun Nermin'e? Sen benim her şeyimsin, yaşama sebebimsin... Şimdi ne oldu?"

"Aa değil mi? Kusura bakma... Unutmuşum. Nermin de eli yüzü düzgün bir beydi ya çünkü!" dedim üstüne. "Bir hanım sana hayatım diyor, sense tabiatı o deyip dostluk eyliyorsun. İnsanın bir dostu olacaksa kendi cinsinden olmalı. Ona hiçbir yakınlık, hiçbir his beslememeli. Böylesi en münasibi, yoksa öteki türlü anlaşılır. Necip'e ne oldu? İkizlere, Musti'ye ne oldu? Onlar neyine yetmiyor da kız arkadaş ediniyorsun! Büyüklerimiz ne demiş hem? Hanımlarla beyler dost olamaz! Nerede görülmüş böyle şey? Hani bende yok, tamam ama ben bir erkek dostuma gidip hayatım desem ne olur? Başıma kakmaz mısın!"

"De Rehiye? Ne var bunda!"

"De Rehiye'ymiş... Benim erkek bir dostum mu var da diyeyim!"

"Ha biz dost değiliz yani?"

O zaman duraksadım. İkimizin ne konumda olduğunu tamamen unutmuştum.

"...Sen başkasın, o başka." diye öteledim. "Biz iyi arkadaşız. Tanıyoruz birbirimizi. Yakın olsak da, öyle şeyleri hasbelkader desek de öteki manalara yoramayacağımız bir dostluğumuz var. Her hâlimizi biliyoruz. Her acımızı-"

"Bilmiyoruz Rehiye." diye tamamladı lafımı. "Ve bilmek zorunda da değiliz. Senin nasıl Nermin'le paylaşabildiğin, ama benimle paylaşamadığın hâllerin varsa benim de pekâlâ olabilir. Seninle paylaştığımı onunla, onunla paylaştığımı da seninle paylaşamayabilirim. Ve bu öteki manalara yorulacak bir şey değil. Herkesle aynı şeyi paylaşacaksak bir tane insanla yaşayalım o vakit. Sen de benim arkadaşımsın, Necip de. Aydan da. Hadi geç önüme, kız bekliyor. Bir daha duymayayım böyle şeyler."

Kelimelerinin altında mahsur kalmıştım. Öyle bir düş kırıklığına uğradım ki bu yeni suratından nefret eder oldum. Saçlarının buklesizliğinden, kafasının şapkasızlığından ve sakalsız yanaklarından bir çırpıda nefret ettim. Onu bir tehlike, taze bir düşman belledim.

"Yanıldığın bir şey var ama." dediğimde salonun kemerine girmeden durup bana döndü. "Sen benim arkadaşımsın. Ama ben senin arkadaşın değilim."

Bedenini çevirmeden gözlerini devirdi. Elini gel manasında sallayıp, "Hadi Rehiye." dedi.

"Bak işte." dedim koşar adımlarla önüne geçerek. "Gene aynısını yapıyorsun."

"Neyi yapıyorum Rehiye!"

"Bunu!" dedim. "Niye bana böyle davranıyorsun?" Aralık ağzını kapatırken bıkkın nefesini saldı. Beni evvela bayık gözlerinden düşürerek terk etti. Parçası olmadığım her şeye bakıyor, alakasından esirgiyordu. Bu, lafı haddinden fazla uzattığımda bahşettiği bir surattı. "Sanki çocuğunum. Sanki ehlileştiremediğin bir hayvanım. Sizi gördüm. O da sana benden farksız davranmıyor. Ama sen neden ona benden farklı davranıyorsun?"

"Kimseye farklı davranmıyorum Rehiye. Uydurma."

"Canın istediği zamanlarda, istediğin kişilere naziksin o vakit."

"Kadınlara her daim nazik davranmaya çalıştığımı biliyorsun."

Diyecek bir şey bulamadım. "Ha ben o kadınlardan değilim diye yani..."

"Sen bir kadın mısın ki Rehiye, Allah aşkına..." diye kaçırdı ağzından. Yüzümün aldığı o sersem kırgınlığı görünce de gözlerini kapatıp, "O manada demedim." diye ekledi.

"Ne manada dedin?"

"Rehiye." diye homurdandı. "Hadi artık, geç içeri de sus. Sıkıldım bak."

"Sus mu? Ne yaptım da iki dakikada sıkıldın! Sana bir şey sual ediyorum ben! Neden ona farklı, bana farklı davranıyorsun? Madem dostsunuz, o vakit bana neden hep böyle kaba davranıyorsun? Aydan'a da sus diyor musun? Ona da kızım diyor musun! Ona da-"

"Rehiye. Aydan farklı, sen farklısın! Yeter artık, hâlâ bunu konuşuyor olamayız ya!"

"Bak işte itiraf ettin! Aydan'ın nesi farklı!"

"Aydan değil sensin farklı, sen!" Nefesim kesildi. "Böyle alelade bir meseleyi bile mesele hâline getirdin. Kenarda, köşede, evde de değiliz ha insanların ortasındayız. Geç içeri diyorum, hâlâ bağırınıyorsun! İnat ettiğin şeye bak. Resmen çocukla oyun oynuyorum! O kız böyle mi davrandı senin yanında? Uzattığı elini bile tutmadın."

İşitmeyi arzu ettiklerim katiyen bunlar değildi. Açılmaması gereken küf ve böcek dolu bir sandığı aralamış gibi kaşınıyordum. "Beni... Çocuk gibi mi görüyorsun?" diye sordum incindiğimi saklama gayretiyle.

Üsküdarlı gözlerini yumarak nefesini saldı. Alnını ovalayıp, "Başka türlü mü davrandığını düşünüyorsun?" deyince tutunduğum son dal da çıtırdadı. Düştüm. "Hadi. Geç-"

Gözlerim yanıyordu. Kâküllerimi kurcalayarak, "Yok. Benim..." diye kekeledim. "Benim de çişim geldi."

"İyi." dedi. "Git yap o zaman."

"Yolları bilmiyorum. Kaybolurum. Sen de gelsen-"

Beni orada bırakıp salona girdi.


𖣂


Karanlıkta parıldayan ukala gözlerinde beni arar gibi bir hâli yoktu.

Oturdukları masanın tam karşısında, başka bir ön masayı Necip'in ismini vererek kapmıştım. Bir başımaydım. O ise huzurunu bozan bir belayı yakasından silkebilmenin tadına varırcasına aldırmaz, hissiz ve kıpırtılıydı. Yanında oturmayacağımı biliyordu. Gövdesini yanındaki boş iskemleden çevirmiş, safi Aydan denen o kadına yönelmişti. Bir dirseğini masaya yaslamış, ötekisini ise Aydan'ın iskemlesinin sırtından sarkıtmıştı. Gülüyor, kuru pastalardan yiyor, kadına tutkuyla bir şeyler anlatıyordu. Bana hiç anlatmazdı. Çünkü hep ben konuşurdum.

Ne yüzüme baktı, ne de nerede oturduğuma. Oysa ne de yazıktı bana.

Hürriyetimin daha ilk gününde ne hakaretlere, ne badirelere maruz kalmıştım. Tek arzum bir avuç deniz, bir avuç insan görmekken kendi yarattığı yalanların altında ezilmiş, ahbapları tarafından köşelere kıstırılmıştım. Tanımadığım bir kadının en mühim gecesini katletmiş, beni bir ömür hatırında fena suretlerle canlandırmasına neden olmuştum. Karşılığını da almış, benim günümü kesinkes mahvetmesine de müsaade etmiştim. O gün kendimden pek çok kere nefret etmiş, kendime pek çok kere muhtaç kalmıştım.

Hâlbuki benim tek arzum oydu.

Onun yanında, dolu dolu bir gün daha geçirmek. Dönence olmadan, münakaşa etmeden, ardımda neyi bıraktığımı bilmeden ve kaçmadan. Ankara'dan, zamandan ve mekândan uzak doyasıya bir gün. Peki ya o? O benimle bir gün geçirmek istiyor mu? Geldiğinden beri yerinde durmuyor. Bir insan bu kadar çabuk nasıl değişebilir? Tek bir günde. Görünen o ki Ankara'da yaşadığımız acı tatlı hatıralar onda hiç yaşanmamış, olduğumuz Rehiye ve Üsküdarlı'yı o evin eşiğinde bırakmaya dünden razıymış. Bukle bukle saçlarını, özenle taradığı seyrek bıyıklarını düşünmeden kesip atmış. Kokusu bile bir farklı, başka bir misk bu. Başından kati surette indirmediği hasır şapkasını yanına dahi almamış. Dost belleyip ezberlediğim Üsküdarlı, bir gecede Ali Tarık olmakta karar kılmış. Bense o evin eşiğinde, beni içeriye alsın diye yalvaran zavallı Rehiye olarak kalmışım.

"Baylar ve bayanlar, pek kıymetli misafirlerimiz..." Mikrofonun yankısı katlanılamaz bir cızırtıya karışınca kulaklarımı kapadım. "Böyle güzide bir akşamı Kardelen Gazinosu'na teşrif ederek şereflendirdiğiniz için sizlere pek müteşekkiriz! Ayaklarınıza sağlık, her birinize keyifli akşamlar dilerim efendim!" Salonu müthiş bir alkış tufanı sardı. Ben de mi alkışlamalıyım şimdi? Üsküdarlı alkışlamıyor. Ben de yapmasam olmaz mı? Şimdi tam sırası tabii, lâkin benim için neşelenmek eski günlerde kaldı. "Sizler yerlerinize yerleşmişken, sahneye bu akşamın topluluğunu takdim edeceğim. Bahşişlerinizi, burada görmüş olduğunuz sepete atarak arzu ettiğiniz parçayı buyurabilirsiniz efendim. Mandolinde Necip Orhan, klarnet ve piyanoda Feridun ile Zülfikar Düzayak, kemanda Mustafa Seyhan ve güzide solistleri Müjgân Güneş ile huzurlarınızda... Dertsizler!"

Keyfim büsbütün beni terk etmiş olsa da, masanın altından onlara alkış tuttum. Göğsümde onlara dair tarifini çabucak veremeyeceğim bir gururun kabardığını hissetmiştim. Sadece bir gündür tanışıyor olmamıza ve de saatler evvelinde fena biçimde münakaşa etmemize rağmen ezelden beri arkadaşlarımmış gibi onları sahnede görmek beni iyi hissettirmişti. Her biri şimdi özenle süslenmiş, giyinip kuşanmış, papyonlu siyah takımları ve jöleli saçlarıyla tüm gazinonun avamlığını bir üst mertebeye çıkartmıştı. Zehra'yı pistin diğer yarısında gördüm. Boynundaki fotoğraf makinesiyle gazinonun ve abisinin fotoğraflarını çekiyordu.

Sonra Müjgân Hanım geldi işte. Yüreğimi deşti ve leşimi ellerime verdi.

Işıkların altında ona darılıp küsemeyeceğim, tüm sakarlıklarıma rağmen asla çirkinleşemeyecek nefes kesici, destancı bir güzellikte kollarını iki yana açmış bizlere el sallıyordu. Askısız, kıvrımlı bedenini daracık saran kırmızı bir elbise giymişti. Kısa saçlarıyla birlikte birkaç tutam perçemi de dalgalandırılmış, bembeyaz suratının tepesine minik bir şapka gibi kondurulmuştu. Alkışların gürültüsü onu tatmin edene dek yerinde döndü durdu. Ulaşabileceği herkese gülümsedi ve el salladı. Ardından gümüş mikrofonun uzun kablolarını parmaklarına doladı.

Alkış tutup hareketleneceğimizi düşünüyordum ki o hayli ağır bir Türk sanat parçasına girdi. Ben böyle şarkıları dinlemezdim. Dinleyenin niçin dinlediğini, ne hissettiğini merak etmezdim. Lâkin eniştemin zevkine hitap ettiğinden burun kıvırdığım bu parça, beni her niyeyse oracıkta ağlatmıştı.

"Kimseye etmem şikâyet... Ağlarım ben hâlime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime!"

Müzik ne garip şey. Birkaç piyano tuşu, envai çeşit saz teli ve salonu kuşatan bir mikrofonla hayat nasıl katlanılabilir hâle gelebilir? Acılar nasıl çıkar gün yüzüne? Hatıralar nasıl kendini hatırlatır? Dert denen meret nasıl göğsümdeki kafesten çıkar da, bir sesin kılığına bürünüp karşımdaki iskemleyi çeker ve oturur karşıma? Kime ağladığımı bile bilmiyorum. Lâkin öyle ağlamak geliyor ki içimden. Hissetmekten ne de yorulmuşum. Düşünmekten, hesap etmekten ne de bitkin düşmüşüm. Kendime ağlıyorum. Halama etmiş olabileceklerime ağlıyorum. Sonra bir de olduğum yere bakıyorum. İnsanların, hele ki Müjgân Hanım'ın burun kıvırdığı alt tabaka bir gazinodayım. Bunu fark edince de halamın bana ettiklerini bir bir anımsıyorum. Buradan bile mahrum bırakılmışım. Kendimde hâlâ aşamadığım meseleler var. Deşmenin vakti değil, ama oradalar. İçime bir ferahlık doluyorsa, ansızın bileklerimdeki prangaların soğukluğunu hissediyorum.

"Hala." diyorum içimden ona. "Ne yapacağım ben şimdi? Kimse sevmiyor beni. Üsküdarlı yok. Müjgân Hanım bir böcek gibi görüyor beni. Zehra ile dost olurum sandım ama o da bıraktı gitti. Kimse yanıma gelmiyor. Mahvoldum İstanbul'da. Ruhum sıkıştı. Ne yaparım şimdi sensiz buralarda..."

Ben demedim mi, diye yanıtlıyor beni. Ahım tutar. Ondan sıkışmıştır ruhun. Tarık'a bel bağlayıp geldin, e bak ne oldu? Daha ilk günden bıraktı seni. Demedi miydim ben sana? Onunla muhabbet kurma, seni kullanır kapıma bırakır demedi miydim? Ha Rehiye? Bakıyorum da düşünmüyorsun beni. Ettiğin haltı da mı hatırlamıyorsun hiç? Halam hasta mı, öldü mü, kaldı mı? Yok! Sen anca gez, toz! Oh ne ala! Hadi diyelim öldüm. Kim bakacak o eve? Evin hanımı yokken kalfalar ne durur! Fahriye gaddardır, bencildir. Tövbe bakmaz kardeşlerine. Gülizar'ım ufaklığından beri narindir. Nazar'ım daha açmamış bir çiçektir. Okuyacak hem o. Tahsil görecek. Beyzadelere eş olacak. Eniştene ne olacak Rehiye? Kim bakacak ona? Hanımını kazayla öldürdün diye merhamet etti affetti diyelim seni. Oralarda sürtmene müsaade ederler mi? Dön çabuk! Dön evine. Bari gel de özür dile.

Kopan alkışlar Müjgân Hanım'ın sesini bastırırken ben, ellerimi kaldırıp ona bir alkış dahi lütfedemedim. Bir şeyler keyfimi kaçırmıştı. Zaman bükülmüş, zihnimin içinde halama kavuşmuştum.

Niye alkışlamıyorsun? E kıskandın tabii, dedi. Ben senin içini bilirim de ruhun duymaz. Ne oldu? Hayaller mi kuruyorsun yoksa? Kendini onun yerine mi koyuyorsun, yoksa olduğun hâlinle orada olmayı mı düşlüyorsun? E ben diyorum sana. Sende boy da, pos da yok Rehiye. Bana da çekmemişsin ki. Çıt kırıldım bir şeysin, taşır mısın o elbiseyi? Pissin bir de he... Kokarsın sen. Tövbe giyemezsin o elbiseleri. Bilirim, bilirim. Seni hep ben çitilerim. Ruhunun kiri sinmiş tenine. Dilediğin kadar yıkan, bezen. Ben sana damat bulmazsam kimse dönüp de bakmaz sana. Bu adamlar seni ne diye dinlesin? Sahneye çıkacakmış da meşhur olacakmış! Sesinde de yok ki hayır. Hangi saçı yapsan gitmez, makyaj da tutmaz suratın bilirim. O iskemlede bir başına oturmak senin kaderin. Bak Tarık'a? Ne de memnun hâlinden. İyilik edip memleketine götüreyim dedin, avuçlarından uçtu gitti. Değil mi? Zaten senin gözünde göz değildi o çocuğa. O seni kardeş bellerken sen kim bilir ne hisler besliyordun ona. Dostmuş. Başlarım böyle dostluğa! Hanımlarla beyler ancak karı koca olur. Dost olmaz! Yaşa da gör bakayım!

Üsküdarlı'ya baktım.

Halam haklıydı. Dudakları kıvrılmış, Müjgân Hanım'ı süzüyordu. Yok, hiç üzülmedim. Halamla konuştum ya şimdi içimden, pek rahat ettim. Hakkı var. Ne ben Müjgân Hanım gibi olabilirim, ne de Üsküdarlı değişebilir. Erkeklerin hepsi böyledir zaten. Niçin üzüleyim? Elbette onun gibisini bulacak o da kendine. Elbette Müjgân Hanım gibi, Aydan gibi birini sevecek. Sinesi onlara benzeyenini arayacak. Asil mi asil, edalı, süsüne düşkün bir hanımı hak ediyor o da. Beni görünce elbet çocuk eğlendiriyormuş gibi hisseder. Nasıl hissetmesin? Ben dahi bu kadınlara aşağıdan bakıyorum. Yanlarında nefes almamak için kendimi paralıyorum.

Pes ettim. Yüzümü kollarıma gömüp için için ağladım. Nasıl rahatladım, nasıl ferahladım. İnsanlar eğleniyor, alkış tutuyor ve benim sesimi isteseler de duyamıyorlardı. Öyle karanlıktı ki, yanaklarımdan boşanan yaşları isteseler de göremezler. Başımı eğdim mi karanlığın bir parçasıyım artık. Üsküdarlı da göremez beni. Görmesi için bakması, bakması için varlığımı araması gerek. Ve bu mümkün değil. Zira halam haklı.

Lâkin bir ses duyuyorum yüreğimden. Bana böyle söylememiştin, diyor. Kaçmak istediğin insana fikrini soruyorsun sen de.

Konuşan halam değil. Kati surette değil. Nermin bu. Ama nasıl olur? Benim o.

Başka bir yanım. Ruhumun açmamış bir kısmı. Doğmamış bir cenin konuşuyor rahmimden.

Sana güvendim ben. İki güzel kadın gördün diye yıkılmanı seyretmem için mi geldin rüyama? Kaldır o başını. Bir bak kendine. Hadi ben yokum. Yok ettim kendimi. Ama sen varsın ya Rehiye? Kimi görsen adını sormadan gözlerini anlatmaya başlıyor. Alakasında babalık aradığın adamlar uzanıp ellerini öpüyor. Aç şu gözlerini bir. Üsküdarlı kim? Ona biçtiğin mana olmasa o sence seviyor mudur kendini? Ne diye büyütüyorsun? En büyük çocukluğu kendine ediyorsun! Hayatı yeni keşfeden bir kadınsın sen. Boyun posun olmasın. Sendeki endam, sendeki tatlılık, sendeki başkalık kimde var? Sesini duysalar yeter. Gözlerine baksan biterler. Farkına var kendinin. Ha, yok. Ben acizim, çirkinim, öyle bir hanım değilim mi diyorsun? O vakit benim gibi öleceğini hatırlatırım sana. Hadi Rehiye sefildi. Söylesene sen bana. Kim olarak yaşamak, kim olarak ölmek istiyorsun?

Madem hiçbir mucize değiştirmeye yetmez seni. Olmak istediğin Rehiye'yi neden sen doğurmuyorsun?

"Aa..." Başımı kaldırır kaldırmaz sol yanımda bir adamın dikildiğini gördüm. Görünmeyen yaşlarımı silip gölgesini süzdüm. Krem rengi, kuşaklı bir paltosu ve başında da siyah fötr şapkası vardı. "E siz işte! Buldum sizi..."

İlk aklıma gelen beni biriyle karıştırmış olma ihtimaliydi. Lâkin masama sokuldukça, sahnede dönüp duran ışık hareleri gözlerini aydınlattı; onu tanıdım.

"Aa..." dedim aniden ayaklanarak. "Tanıdım sizi... Vapurun güvertesinde karşılaşmıştık..." Adam ima ettiğim hadise sebebiyle bana pek mahzun bir tebessümle başını sallayınca, kendimi çok fena hissettim. "E ben hanımızla davet etmiştim sizi..." dedim onu incitmeme gayretiyle. "Buradalar mı, gelemediler mi yoksa-"

"Yahu ben çağırdım bizim hanımı, ayıptır söylemesi, gebe şimdi. Karnı da burnunda, az kaldı. Evden uzaklaşmayayım, dedi. Ben de yolumun üstü deyip bir soluklanayım dedim..." diyerek başından şapkasını çıkarttı. Utana sıkıla tanışıklığımızı tamamına erdirmek için nezaketle elini uzattı. "Hilmi Gürpınar."

Tereddütle iki gözüne baktım. Ötekisiyle beni görüp görmediğini merak etmek gibi bir patavatsızlığa düşmemek için hızla elini kavradım. "Rehiye Ağaçlıtepe." dedim bir iskemle çekerek. "Allah sağ salim kucağınıza aldırsın, ne diyeyim... Keşke gelselerdi. Siz buyurmaz mısınız? Ben de tek başıma oturuyordum. Şimdi oturacak bir yer bulabilmeniz mümkün değil, salon tıklım tıklım dolu. Buraya da benden başkası oturmadı daha."

Hilmi denen bu çelimsiz adam utancından titrer bir vaziyette bir bana, bir de işaret ettiğim iskemleye baktı. Salonun yarım yamalak ışığında bile yüzündeki garibanlığı, bir kadınla konuşuyor olmanın çekingenliğini hissedebiliyordum. Belki de ona duyduğum güven bu sebeptendi. Zira ben de bir beyle konuşmaktan utanıyordum. Anlıyorduk birbirimizi.

"Olur mu ki öyle?" dedi teklifimi kendine layık görmemiş gibi.

Buna karşılık, oturması hususunda bizzat ısrar ettim; yalnız olduğumu ve yanımda kimse olmadığından çok sıkıldığımı dile getirdim. O da bu ricamı kırmayıp paltosunun eteklerini bir güzel katlayarak yanıma oturdu. Müjgân Hanım'ın söylediği üç-beş ağır parça boyunca, içimiz kıyıla kıyıla sohbet etmiştik. Bu esnada ben sahneyi tamamen unutmuş, yaşadığımız tesadüfün ne de hayret verici oluşunu sorguluyordum.

En azından ödeşmiş sayılırdık. Artık benim de Üsküdarlı'dan başka bir dostum vardı. Onunki gibi ne idüğü belirsiz bir kadın değil. Adı sanı belli, hanımı ve çocukları olan, sakıncasız bir adam.

"Ee? Mülakatınız nasıl geçti? Kabul aldınız mı işten?"

Hilmi Bey, yüzünden bir an olsun eksiltmediği tebessümüyle masadaki kuruyemişleri kemirirken, "Efendim?" diye sordu. Bu yersiz sualim sanki yedikleri nefesini tıkamış gibi öksürmesine neden oldu. Ona masadaki, su dolu bardaklardan ikram ettim.

Sonra da beni rahatlıkla işitebilmesi için, "İşiniz?" dedim daha yüksek bir sesle. "İş mülakatına gideceğim demiştiniz! Beykoz'a hani!"

"Kusura bakmayın, işitemedim. Aklınızdan çıkartmamışsınız. Nasıl oldu da hatırladınız?"

Bir iltifat almışçasına, "Ben işittiğim her şeyi hatırlarım." diye kıkırdadım. Ama o, esas sualime bir yanıt vermeyince ben de başımı sahneye çevirip kendi kendime mırıldandım. "Tek bir kere işittiğim şarkıları bile."

Bu esnada Müjgân Hanım, ne yazık ki yeterince kulak veremediğim şarkısına ara vermişti. Dikkatimden kaçmış olmalı. Fark ettim ki biz gazinoda vakit geçirdikçe alkışların sesi de giderek alçalmış, sahnenin kenarındaki sepet beyaz kâğıt parçalarına sarılı bahşişlerle dolup taşmıştı. Neciplerin suratında her şeyin en başında beni bile cezbeden o tutkulu ifadeyi göremiyordum. Bir şeylerden rahatsız olmuşçasına tedirgin bir hâlleri vardı.

Hilmi Bey, onu sırf yalnızlığımı gidermesi için masama davet etmiş olmama rağmen sırtı bana dönük bir vaziyette etrafını seyrediyordu. "Bunlar onlar işte!" diye seslendim biraz yanaşıp. "Arkadaşlarım hani!"

"Kimler?" diye döndü arkasına.

"Onlar işte!" dedim sahneyi göstererek. "Anlatmıştım ya size güvertede!"

Söylediklerimle birlikte Hilmi Bey'in suratı evvela sönüp hemen ardından da pencereden sızan bir öğle ışığı gibi aydınlandı. Elleri çenesinde, "Tabii ya!" dedi. "Vallahi memnun olmuştum işittiğimde de. Yalan olmasın, sizin yaşlarınızda bir yeğenim var. Ablamın kızı olur. Öyle bir başına, Beyoğlu'nda gezmesine katiyen müsaade etmezler. Ee... Şehirlerin şehri. İstanbul'da genç bir hanım bir başına gezer mi? Nereden arkadaşsınız? Hep böyle birlikte mi gezersiniz yoksa?"

Nihayet bahsini ettiğim bir şeye ilgi duyduğunu gördüğümden pek sevinmiştim. Hilmi Bey'e uzun uzun, onlarla olan ahbaplığımı anlattım. O günün İstanbul'daki ilk günüm olduğunu, Üsküdarlı'yla birlikte buraya Ankara'dan geldiğimizi ve şimdilerde Salacak'ın göbeğindeki, sahilden dahi görübilen bir köşkte ikamet ettiğimizden bahsettim. Söylediğim her şeyi müthiş bir alakayla dinliyor, cümlelerimin sonlarında centilmen bir edayla başını sallayarak gözlerime bakıyordu.

Ona, çocuklarla birlikte kapılar açılmadan evvel söylediğim şarkı tecrübemden bahsettikten hemen sonra: "Ne de şanslılar." dedim. "Baksanıza... Siz iş bulamıyorsunuz, bense hayatımın gayesini. Arzu ettikleri her ney ise, onu icra ediyorlar. Şu sepetlerine de bir bakın. Sırf istedikleri şarkı söylensin diye bahşişle dolup taşırmışlar. Görünce ne mutlu olacaklar..."

Hilmi Bey beni incitmemek için bir müddet duraksayıp, "Aslında pek öyle sayılmaz." dedi. Sepete baktım. "O paraları alabilmek için tüm şarkıları yahut istenilen parçayı söylemeleri gerek. Bilakis. Müşteriler ya arkadaşlarınızı ya da söylenilen şarkıları beğenmemiş zannımca."

Bunları duyar duymaz, huzursuzluğu gözlerinden okunan Necip'e baktım. Hepsinin dikkati, sahnede dolanan Müjgân Hanım'daydı. Garsonun uzattığı sepetin içinden kâğıtları kurcalarken manasını çarçabuk tanıdığım o histerik kahkahasına boğulmuştu:

"Dağdan Kestim Kereste?" dedi elindeki mikrofonla seyircilere yaklaşarak. "Seçtiğimiz parçaları beğenmediniz zaar. Şu ardımdakilere gelin söyleyin onu... Sahiden bunu mu okumamı istiyorsunuz?"

Arkasına dönüp kabahat onlardaymış gibi Neciplere baktı. Pabuçlarının tok sesi yankılanırken, etrafı tatsız bir durgunluk kaplamıştı. Çocuklar, bunu istemedikleri her hareketlerinden aşikâr olsa da, solistlerinin tek bir buyruğuyla parçaya girmek üzere enstrümanlarına uzandı. Başka çareleri yoktu; o akşam alacakları paradansa, edinecekleri tecrübe onlara lazımdı.

Gelin görün ki Müjgân Hanım pek oralı olmadı, kâğıdı buruşturdu ve sepetine geri yolladı.

"Sahibi kimse gelsin alsın şunu. Buruşuk liralarınıza mı kaldık ayol!" dedi aheste aheste piste yürürken. Dişlerinin arasında çıkarttığı cık sesiyle, bir zavallıymışız gibi başını iki yana sallamıştı. "Savaşın ardından bu ülkede pek çok şey değişir sanmıştım. Değişti, yalan değil. Değişmedi diyemem. Fakat zannederim, esas zor olan evi değil; içinde yaşayanları değiştirmekteymiş. Ev değişti. Amma velâkin Türk halkı değişmiyor. Daha moderni, daha batılı olanı kabul etmemekte hayvani bir inat gösterip duruyor. Alafrangadan da anlamazsınız diye yüksek alaturka söyledim. Türk sanat müziği hani. Ondan bile sıkıldınız değil mi? Neticesi ortada, uzakta değil. Gelişmekten korkan bir toplumun sanatçısı olmak eziyetin dik alasıdır." Eliyle bir şeyi takdim edercesine kendisine bakan seyircilerini ima etti. "Ne diyeceksiniz? Ruhumuz bayıldı, dans etmek istiyoruz mu diyeceksiniz? Hadi diyelim lütfedip söyledim. Vals da, tango da, kadril de bilmezsiniz şimdi siz. Varsa yoksa halay, varsa yoksa oyun havası. Lâkin beni alakadar etmez. Ben tahsilli bir sanatçıyım. Ve ne istediğimi biliyorum. Söylemek istediğimi söyler, giderim. Benim sanatım, sanat içindir. Türkülerinden kopamayan bir halk için değil."

Salonun en uzaktaki köşesinde kim oturuyordu bilmiyorum. Her kimse masasında birbirine değen çatalların, boğazından kayıp giden tükürüğün sesini dahi duyabiliyorduk. Bu anın gerginliğinden kaçmak için tavanı seyrettim. Gazinonun bir üst katı daha olduğunu ve bu katlarda da seyircilerin oturabileceğini bilmiyordum. Adamın biri balkonlardan birinde yakasını gevşetiyor, onu yatıştırmaya çalışan sarışın kadının bileklerini ovalamasına müsaade ediyordu. Onun Bünyamin Bey olduğunu yüzünü kaldırınca tanıdım. Müzik başlayınca da irkilip önüme döndüm. Çocuklar, her ne kadar ahenkli bir biçimde şarkıya eşlik etse de, ben Musti'nin hâl ve hareketlerinde bir uyumsuzluk sezmiştim. Kemanını omzuna dayarken bile yüzü tiksinti içinde, düşünceli bir ağırlıkla gazinonun avizelerine dalıp yardım dileniyor gibiydi.

Bir tersliğin olduğu aşikârdı. Bir şeyler, olması gerektiği gibi gitmiyordu ve çocuklar, bunun farkındaydı.

O dakikada Hilmi Bey'e sesimi duyurabilmek için bağırmama gerek kalmadığından fark edebildim; insanlar, Müjgân Hanım'ı duymazdan geliyordu. Ona alkış tutmak yahut şarkısına eşlik etmek şöyle dursun fısır fısır aralarında konuşmayı, gösterisini izlemeye yeğliyorlardı.

Kimi ise daracık masaların arasından süzülüp evvelinde sepete kendi rızalarıyla bıraktıkları bahşişleri geri alacak kadar katı yürekliydi. Gözle görülmeyen, ancak Müjgân Hanım hariç herkes tarafından hissedilebilen bariz bir isyan vardı. Bu sezgimi Hilmi Bey'e anlatacağım sırada masaya tanıdık bir ağırlığın gölgesi düştü ama. Sağlam tek gözünün benim başımın tepesindeki siluete dikildiğini fark etmemle alakamı ondan çekip aldım.

"Oo..." diyen karaltı Üsküdarlı'ydı. Ardındaki masadan bir iskemleyi yere sürerek aramıza soktu. Adamcağızın neredeyse bacağı ezilecekti. Kendini iskemlesiyle geri çekerken ben ne olduğunu anlamak için hareketsiz kaldım. "Kaysana sen bir kenara. İki dakika hava almaya da mı çıkamayacağız? Tutmamışsın iskemlemi."

"Üsküdarlı... Ne yapıyorsun?"

Elini Hilmi Bey'e uzattı. "Benimdi burası. Kusura bakmayın." dedi. "Ali ben... De sizi çıkaramadım. Baktım baktım seçemedim bir türlü. Hafızam da kötüdür gerçi. Tanışıyor-"

Adamcağız, "H-Hilmi ben..." dedi boynunu büküp. Kalkıp başka bir iskemleye oturacaktı ki Üsküdarlı elini kaldırıp neredeyse yerine geri oturmasını emretti. "Sabahleyin vapurda karşılaşmıştık küçük hanımla da... Ondan şey ettim, ne ettim, heh, tanıdım! Görünce de selam vereyim dedim, kendisi de sağ olsun kibarlık etti ayakta kalmayayım diye. Yanı boşmuş. Bir iskemle de bana verdi... Memnun ol-"

"Oy oy." Enseme attığı koca pençesiyle beni kıstırdı. Parmaklarına sıkışan saçlarımı kurtarmak için kolunu iteledim. "Pek kibardır benim kardeşim. Hep böyle, tabiatı bu... Herkese evimizin kapısını açar, yolda gördüğüne selam verir, dayanamaz evimize buyur eder. Duramaz kibarlık yapmadan. Değil mi?"

Kardeşin mi?

Zaten kurumayan gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Çenemi sıka sıka bir hâl oldum. Üsküdarlı ise yarı çatılı kaşlarıyla dudaklarından, biz hele bir eve gidelim sen o vakit gör, dercesine bana bir şey fısıldıyordu. Ne diyecektim ki? Sustum oturdum. Adamcağızın yüzüne bakıp özür dahi dileyemedim.

"Ee? Başka ne kibarlıklar etti ben yokken?"

Hilmi Bey'le, Üsküdarlı'nın aklında tahayyül ettiği gibi çirkin bir münasebet kurmamıştım. Bilakis saygı çerçevesinde, iki yabancı havadan sudan sohbet etmiştik. Lâkin kapana kısılmıştım. O gün Üsküdarlı'dan öylesine korkuyordum ki acaba yakışık almayan bir şey anlattım mı diye bir hatırımı kurcaladım. Düşündüm, düşündüm. Hatta Hilmi Bey'in gözüne, ben bir boş boğazlık etmişsem de rica ederim çıtlatmayın, manasında bir bakış attım. Beni anlamamış olmalı:

"Zaten ben de geleli pek olmadı." dedi. "Vapurda beni kendisi davet etmişti. Sahnedekiler ahbaplarınızmış. Ankara'dan gelmişsiniz Üsküdar'a. Ben de buralı sayılmam-" Üsküdarlı hafiften başını salladı. Gözleri beni bulduğu an başımı kucağıma düşürdüm. Hilmi Bey susmak bilmiyordu. Fakat ikimizin sessizliği onu mahcup hissettirince, "Ben iyisi mi kalkayım." diye ilave etti. Saatine baktı. "Saat de geç oldu. Hanıma yardım edeyim, çocuk uyumamıştır bu saate kadar. Tanıştığıma memnun oldum Rehiye Hanım. Hadi sağlıcakla."

"Ben de memnun oldum Hilmi Bey, kusura bakmayın- Ayy!" Ayağımı, Üsküdarlı'nın ayakkabısının altından çekip aldım. "Ne yapıyorsun..."

Hilmi Bey bu esnada karanlığın içinde yok olmuştu. Pistin yanındaki masada yalnız ikimiz kaldık. Ve ben Üsküdarlı'ya hiç bilenmediğim kadar bilensem de, bir türlü onun üstüne çıkamadım.

Baş başa kaldığımız gibi bana yapıştı. "Ne dedim ben sana bugün?" dedi. "Her şeyi hatırında tutuyorsun da ikazlarımı mı unutuyorsun?"

Ben de dayanamayıp oturduğum yerden ona horozlandım. "At ağızlı! Yüzünü parçalamadığıma dua et! Zaten kendimi zor tutuyorum! Çişim bile sinirden içimde kaldı! Kusura bakma! Ağzından her çıkanın çetelesini tutacak vaktim yok! Ölmeden evvel yaşamaya çalışıyorum ben... Marsıvan eşeği!"

"Bu gidişle kaşla göz arasında ölüvereceksin zaten. Hiç zahmet etme."

"...Hiç de gülmedim." dedim kastını anlayınca. "Seninle paylaştım diye her zaafımı dilinden düşürmeyeceksen bir daha sana hiçbir sırrımı açmayayım-"

Üsküdarlı sesim etrafa gidiyor mu diye bir arkasına döndü. Sinirden bembeyaz kesilmişti. Bacağını doladığı iskemlemin ayağından beni kendine çekti. Kendimi birden suratının dibinde buldum. "İstanbul'dayız. Kim olduğunu bilmediğin adamlarla konuşma Rehiye. Hele ki yanında değilsem."

Ondan uzaklaştım. "Kim olduğunu bilmek için tanışıyorum ya zaten-"

"Rehiye." dedi beni kendine geri çekerek. Sustu. Sahneye bakıp yüzünü bir daha bana çevirdi. Gözleri aşağıya düşmüş, sesi kimseler duymasın diye alçalmıştı. "Sana Ankara'da da söyledim. Peşimize düşebilirler, dedim." Kurabiye yemekten pudraya bulanmış ekşi nefesi yanaklarımı huylandırıyor, içimi kaldırıyordu. Kulağımın deliğinde bile nefesini duyuyor, kendimi geri çekiyordum. "Başımdaki şapkayı bile yakalanırsak tanınmayalım diye çıkarttım. Ki çıkartmak gibi bir âdetim olmadığını da bilirsin. Sense peşine adam takmış, yetmemiş sofrana davet etmişsin. Tutsa kaçırsa ne olacak söyle bana? Bağırsan sesini burada kim duyar? Necipler sahneden mi inecek? Ben seni oradan nasıl göreceğim de yanına geleceğim?"

Lafı bitince ona baktım. "Ama geldin."

"Rehiye."

"Kim peşimize düşecek?" diye sordum gözlerine bakarken. Sesim gayet ılımlı, meraklı ve sakindi. "Tek bir günde bizi nasıl bulabilirler? Ben sadece halamı düşürdüm. Ona bir şey olsa peşime ilk Nazar düşer. Eniştem düşer. Sen? Sen ne yaptın da peşimize düşecekler, ne yaptın da şapkandan bile-"

Kulak tırmalayan bir mikrofon cızırtısı aramıza girdi ve bizi ayırdı. Sahneye baktık. Müjgân Hanım paydosunu erken vermiş gibi görünüyordu. Mikrofonunu gevşek bir tavırla az ötesindeki tutacağa bırakacaktı ki onu kaza süsüyle yere düşürmeyi seçmişti. Paldır küldür yürüdü. Kulisin bulunduğu ışıksız koridora ilerlerken ikimiz de Neciplere baktık. Enstrümanlarını iskemlelerine bıraktılar. Önce Zülfikar, Feridun, Musti ve peşinden de Üsküdarlı ile göz göze gelmeye çalışan Necip ağır adımlarla sahne platformundan indiler. Üsküdarlı her ne anladıysa yanımdan doğruldu. Necip karanlığa karışmadan bir kez daha arkasına dönüp Üsküdarlı'ya bakınca bu kez hepten ayaklandı.

"Nereye?"

"Aydan'ın yanına otur. Bir bakıp geleceğim-"

"Iyy! Katiyen oturmam! Ben de geliyorum."

"Rehiye. Git otur dedim-"

"Yeter ama sen de!" diye tepindim. "Habire laf dinleyip bir köşede oturmak isteseydim Ankara'da kalırdım. Alt tarafı seninle geleceğim! İnsana nefes aldırmıyorsun ki!"

Azarımı haklı bulduğundan beni peşinde sürükledi. Ben kulise geçeceğimizi düşünüyordum, lâkin herkesi sahne perdesinin ardında bulduk. Etrafta koliler, enstrüman çantaları, ufak masalar ve ters çevrilmiş iskemleler vardı. Çocukları daha ötede, bir çember hâlinde bulduk. Gürültü oldukları yerden geliyordu.

"Ama Müjgân Hanım... Haksız değiller mi? Siz öyle deyince seyirci de tepki gösterdi-"

"Evet. Yoksa bahşişleri niçin geri alsınlar efendim..."

"Kardelen hep böyle bir yer olmuştur Müjgân Hanım. Seyircisi sabittir. Çok ağırdan girdiniz, ağır şarkılar kapanışta söylenir. Buranın tarzı da değildir ki-"

"İşimi bana mı öğretiyorsunuz siz? Senelerce vokallik yaptım ben! Daha ilk günden sanatıma yapılan saygısızlığı asla kabul edemem." Müjgân Hanım çıplak gerdanını kaşıyor, Zehra'nın verdiği suyu yudumluyordu.

"Tamam. Olabilir böyle şeyler." dedi Necip uzlaşma umuduyla. "Daha oynak bir şeyler söyleyebiliriz şimdi. Repertuvarımızda da vardı zaten."

"Mümkün değil!" dedi Müjgân Hanım güle güle. "Beni o salona hiçbir kuvvet geri döndüremez. Hele de türkü söylemek için! Asla! Yüzüme baka baka alkışını kesen, neşesini solduran bir seyirciyi pohpohlamak için eğitilmedim ben!"

"Ulan... Ulan!" Bünyamin Bey uzaktan estirdiği rüzgârıyla aramızda dâhil oldu. "Neyin paydosu bu! Bu gece paydossuz bir resital için anlaştık derdini siktiğim Dertsizler!"

"Beş saatlik gösteri için paydossuz diyor, senin ben..." Üsküdarlı, Musti'nin bileğini tutarak onu susturdu.

"Efendim, ufak bir ekip toplantısı yapıyoruz. Mecburduk." diye araya girdi Zülfikar. Kardeşi onu destekler nitelikte bir şeyler ilave etti. "Müjgân Hanım için hani... Yoksa bize hava hoş."

Bünyamin Bey bunu duyunca yatıştı. Daha ılımlı bir tavırla Müjgân Hanım'a nazlandı. "Aman efendim-"

"Ah! Yetti! Ne yalakasınız siz de canım! Yeter!" diye köpürdü Müjgân Hanım da. "İstemiyorum! Al sen de şu suyu. İstemiyorum! Zehra bana böyle anlatmadı bu geceyi! Ben Kervansaray gibi bir yere çıkacağım sandım. İşini bilen bir saz ekibiyle çıkacağım sandım! Ben bu şarkıları katiyen söylemem... Köy düğünü mü burası! Türkü söylemem için yüz kâğıt sıkıştırmış adam! Kendiniz söylüyorsanız ne ala, benim bu sidikli gazinoya için titretecek tek bir ses telim yok!"

"Müjgân Güneş." diye bozdu nezaketini Bünyamin Bey. Ağır abilik taslayıp göğsünü kabarttı. "O işler öyle olmuyor yalnız. Seyircime ağzına geleni söyleyeceksin, bir de paydos verip-"

"Ay sus be sen de! Çekil ayol!" Müjgân Hanım hiçbirini dinlemedi. Adamı iteleyip çekti gitti.

"Hayır, hayır! Müjgân Hanım şimdi değil ne olursunuz!"

"Ama Müjgân Hanım... Size güvenip abime söz verdim ben!"

Zehra gururunu eze eze onları bir çırpıda terk eden kadının izini sürdü. Üsküdarlı ile arkalarında kalmış, olanı biteni Necip'in asık suratından izliyorduk. Bünyamin Bey sakin ama her an yıkılabileceğinin sinyallerini de veren sıkıntılı bir ifadeyle ellerini beline koyup soludu. Tekrar ve tekrar. Sanki her akşam başına gelen bir belaymış gibi kontrollü ve sabırlıydı.

Bu uzun bekleyişin ardından Musti, "Ben söylerim." dedi. Bünyamin Bey elinin tersiyle, devamı gelebilecek cümleleri kovaladı. Yine bir sessizlik oldu. Adam dudaklarını ısırıyor, herkesin kendini mahcup ve kabahatli hissetmesi için tek kelime etmiyordu.

"Efendim." dedi Zülfikar. "Bu ilk yalnız kalışımız değil. Daha evvel de pek çok kere kendimiz çalıp söyledik. Hakeza gazinonuzun kendi vokalleri de var. Hanımlardan birine rica etsek gece bitene dek-"

"Sana güvendim ulan ben..." dedi Bünyamin Bey. Bakışları ikizlerde değil, Necip'teydi. "O baban olacak zenneye güvendim. Aman benim oğlum yapar, benim oğlum eder... Bu geminin kaptanıdır o. Aman ne kaptan! Gittim en güzide misafirlerimi çağırdım, sofralarını bezedim! Ne için? Hoş bir müzik, latif bir gece için-"

"Bizim bir kabahatimiz yok. Seyircileriniz ile sözleştiğiniz sanatkârların vizyonu uyuşmuyor-"

"Ulan pezevenk! Bu karıyı ben mi çıkarttım sahneme!"

"Siz çıkartmadıysanız da mecbur bıraktınız!" dedi Necip serinkanlı bir sesle. "Bu caddenin en işlek gazinosu sizsiniz fakat para için her telden insanı barındırıyor, her türden sanatkârı çalıştırıyorsunuz. İnsanlar gazinolarının neye hizmet edeceğini seçmiş, sizse eğlencenin ve paranın derdine düşmüşsünüz. Eliti locada sizinle yan yana otururken, avamı alt katta! Biz her şeye uyarız, sıkıntı yok. Lâkin hangisinin sözünün geçeceğine kim karar veriyor? Birinin istediğini öteki istemiyor, ötekisini de diğeri! İki dünyayı tek bir kadınla nasıl birleştirebilirim ben!"

Bünyamin Bey, "Burası sizin oyun bahçeniz mi ulan!" diye kükredi. "Öyle her dilediğinizi yapıp her dilediğinizi deneyebileceğiniz bir yer değil burası! Sana kadın solistle sahne alırsan mekânıma çıkabilirsin, dedim. İster iki dünyayı birleştir, ister o iki dünyayı dürüp gö-" Lafını kesip nefes aldı. "Solistin gittiyse senin de kıçına tekme atmayı bilirim Necip Orhan! Onu bildiğim gibi seni Beyoğlu'ndaki hiçbir mekânın kapısından sokturtmamayı da bilirim. Kadın gitti elde kaldı dört tane erkek! Ben sizin neyinizi seyrettireyim bir dolu insana! Papyon taksanız, takım kuşansanız ne fayda! Yetmezmiş gibi sahnemin ortasında ağzına geleni söyleyen, seyircimi türkü sevdalısı belleyen bir kadını çıkartıyorsunuz yahu! Ulan... Sizi bu sahnenin ortasında piyes niyetine evire çevire dövmek-"

Rehiye. Hayır. Seslenme. Sırası mı şimdi? Tekrar soruyorum bak. Yoksa her şey için geç olur. Nermin sen bensin ki. Bana neyi sorabilir- Kim olarak yaşamak, kim olarak ölmek istiyorsun Rehiye? Nermin. Olmaz! Gezme aklımda! Korkunç bir dürtü bu. Soruma yanıt ver. Yoksa sana şarkı falan vermem.

İyi. Sor Nermin.

Olmak istediğin Rehiye'yi neden kendin yaratmıyorsun?

"B-Bünyamin Bey..." Genzim gıdıklanıyordu. Görülmez bir el beni resmen bir kurdun önüne atmıştı. İyi mi oldu, kötü mü? Herkes bana bakıyor. Ya rezil olursam? "S-sizce ben nasıl görünüyorum?"

Bunu neden söylediğimi bilmiyordum. İkizler, Necip, Musti, Bünyamin Bey ve en mühimi de yanı başımda dikilen Üsküdarlı; aynı anda bana döndüler. Sadece bir gün önceki ben olsam, bu ihtimali aklımda dahi canlandırmazdım. Fakat o gün farklıydı. O gün yalnız Ankara'daki günlerim gibi küçük düşürülüp kıymetsiz hissetmemiştim. O gün, İstanbul'dayken bile kıymetsiz ve küçük hissetmiştim. Hayatımın değişeceğini sanmış, yine aynı çileleri kucaklamıştım.

Ne de olsa listemde de yazılıydı. Eski kendime benzememek için her yola sapmalıydım.

Musti gibi benim de bileğime uzandı. "Ne yapıyorsun sen?" diye tısladı Üsküdarlı.

Bir adım öne atılıp onu arkamda bıraktım. Birini kendi lehime çekmek istediğimde ne yapardım?

Alt dudağımı büktüm. Ayaklarımı yere süre süre Bünyamin Bey'e yürüdüm. Tavrımdaki candanlığı hissettikçe benim gibi alt dudağını büktü. "Beni beğendiniz. Biliyorum ki... Elimi öptünüz." dedim iki yana salınarak. Gözlerine çipil çipil baktım ki gülümsemeden edemesin. Kıyamasın bana. Üsküdarlı da hep böyle güler, gizli saklı arzularımı yerine getirirdi. Hep bu sayede. Bana atfettiği çocukluğuma asla dayanamazdı. "Sizin gibi beyler çocukların ellerini öpmezler. Kadınların elini öperler. Yani ben bir kadınım. Bence ben söyleyebilirim. Hatta ne söylemesi? Fevkalade söyleyebilirim... Eğer müsaade buyurursanız tabii, bu geceyi rezil olmadan bitirebilirim ben. Yani sizce bitirebilirim. Değil mi?"

"Eh şimdi... Sen sahneye çıktın mı ki hele?" diye okşadı kolumu. "Sesini de işittim işitmesine, lâkin ..."

"Bir şey olmaz, bir şey olmaz!" diye tutundum omuzlarına. "Az evvelki rezillikten daha beteri olabilir mi? En fazla güfteleri unuturum. Gerçi bu mümkün değil. Hatırım pek kuvvetlidir. Sonra... Nota da bilirim? Ay yani nota değil de, sesleri işte... Başka-"

Soğuk bir el kolumdan tuttuğu gibi beni Bünyamin Bey'den ayırdı. "Sen gelsene bir buraya-"

"Bıraksana beni..."

"Rehiye!"

Bünyamin Bey yarı yolda beni kavrayıp kendine çekti. "Hayırdır?" deyince Üsküdarlı ortada, bensiz kalakaldı. "Assolistim bir şey anlatıyor. Müsaade istemeden çekip götürmek... Hayrola ulan! Söyle cennet gözlüm..."

Üsküdarlı bana hiç tanışmadığım fena bir bakış attı. Adama sırtımı dönmüş, sızlayan kolumu bu zalim bakışlara karşılık vererek ovalıyordum. Bir ihtimal onu da gevşetebilir, bu vaziyete razı edebilirim düşüncesiyle ona dil çıkarttım. Fakat çok sinirlendi. Latifeleşmeyecek denli. Bu arada kalmışlığım ise Bünyamin Bey'i fikrime derhâl ikna etmişti.

"Tamamdır bu iş." dedi çocuklara bakıp. "Bu kızla çıkıyorsunuz. Tek bir rezillik daha görürsem-"

"Görmezsiniz..." dedim. "Söz veriyorum! Hatta o kadar beğeneceksiniz ki Necip abileri mütemadiyen gazinonuza çağıracaksınız. Benden size söz."

"Hadi bakalım. Boşuna tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır dememişler ya! Yüreğime bir su serpildi yahu..." dedi kös kös gülerek, peşinden de öksürüp şükür çekti. Artık gider de, Üsküdarlı'ya rüyamı ve niçin böyle bir şeye yeltendiğimi anlatırım diye düşündüm. Ne de olsa Üsküdarlı, hayatım boyunca hep bir şeylere atılmamda en büyük destekçim olmuştu. Lâkin Bünyamin Bey, yanımızdan tam geçip gidecekken gerisin geri önümde durdu. "Gerçi neyse... Şimdi üst baş değiştirmeye vakit yok. Sen gene bir kendine çekidüzen ver. Böyle de talebe sanmasınlar."

"Ben talebe değilim ki Bünyamin Bey! Siz öyle sanmışsınızdır belki. Mektebimi bırakalı-"

"Şu gömleğinin önünü arala bari."

Tebessümümü birden yitirdim. "A-Ama neden ki?" dedim. "Böyle iyiyim ben. Yoksa üşürüm."

"Tarık. Tamam." diye seslendi Necip. Ne olduğunu anlamak için ardıma dönebileceğim bir anda değildim. Bu ricanın şarkı söylemekle olan alakasını anlamaya çalışıyordum.

Bünyamin Bey, "Olsun, yap sen dediğimi." diye üsteledi. Peşinden de, "Pek de cici yav..." diye diye gitti.

Ne gariptir ki beni bu vaziyete sürükleyen pısırık Nermin, şimdi bana hiç seslenmiyordu. Bunu anlamak zahmetli değildi; onu bittabi ben uydurmuştum. Bunun adına ne cesaret denirdi, ne de şans. Yapmak isteyip de erinemediğim emellerime bir bahaneyle dokunmuştum.

O an dışımda nasıl görünüyorsam içimde tam aksiydim. Kusmak istiyordum. O dünyayı süslü hayallerimdeki gibi tahayyül ediyordum. Kalçamda birleştirdiğim ellerimden tüm can çekilmişti, kalbim göğsümden çıkacaktı. Mektep sabahı sıcacık battaniyeme geri dönmek ister gibi Üsküdarlı'ya sarılıp, ne olursun koru beni kendimden! Bin pişmanım! Hangi akılla söyledim ki bunu! Tut elimden de bizi evimize götür. Çarşıya gidelim, kestanemizi alıp sıcacık şöminemizin önünde kestanelerimizi kızartıp eski günleri yad edelim, demek istiyordum. Hatta ne diyeceğim bak... Aydan da gelsin!

Fakat yaşamım, bir sahnenin arka perdesinde ikiye bölündü. İstanbul'a geldiğimde değil, Nermin'in düş kokan sesine kulak verdiğim için değiştim ben.

Hiçbir şey, hiçbir rezillik ölümün gerçekliğinden daha korkutucu değildi. İki haftam vardı. On sekizime girmek için, sadece iki dolu hafta. Dostum beni bir çocuk bellerken, Metin Kenter'e ona layık olduğumu kanıtlayabilmek için yalnız iki haftam kalmıştı.

İki saat.

Ömrümde yapamadığım her şeyi yapmam için sadece iki dolu haftaya, Üsküdarlı'yla İstanbul'da geçirebileceğim sayılı saatlere sahiptim. Listemi onun yanında tamamlamamın imkânı yokken en azından bir tanecik şeyi onun huzurunda, öfkeden beni silip atsa dahi sergileyebilmeliydim.

Beni görmeliydi. Sebebi? Yok. Başka birini dost bellemesin kâfi. Beni bilsin. Bir tek beni bilsin. Bir tek beni görsün ve bir tek benim etrafımda gezsin. Kızmasın hiç. Hep aferin desin.

"Rehiye... Sahiden böyle bir şey yapabilir misin sen?" dedi Feridun. Önce Musti, peşinden de onunla aynı duyguları paylaşan Üsküdarlı ile burun buruna geldim.

"Kulağı var, yapar." dedi Zülfikar. "Amma... Öyle bize şarkı söylemekle, seyirciye söylemek farklı şeylerdir abicim."

"Zülfi doğru diyor bak." dedi Feridun. "Müjgân Hanım da işinin piriydi. Lâkin gördün. Seyirciyi kazanmak da, kaybetmek de iki lafına bakar. Mektep müsameresi gibi öyle köşende duramazsın. Necip de dedi. Eliti de burada, avamı da. Tek bir tarafı kazansan da kesmez."

"Yani biraz şey istiyor burası..."

"Aynen işte..." dedi kardeşine bakıp. "Şey olman icap ediyor... Nasıl denir-"

"Oynak." dedi Necip, gözlerini belirsiz bir noktaya daldırmıştı. Onları kaldırdığında arkadaşıyla yüzleşmek mecburiyetindeydi. Pişman ama yatıştırıcı da bir büyüklükle, "Tarık." diye zikretti ismini. "Mecburuz."

Konuşsam mı acaba diye düşündüğüm ufak bir es verildi. Üsküdarlı elleri belinde, kabarmış çenesi ile boşluğa daldı. İki kaşının arasını ovaladı. Dedim ki içimden, işte düşünüyor şimdi. İşte şimdi kıyamayacak bana. Diyecek ki; bu kız zaten perişan, zaten fena hislerle boğuşuyor. Hepimiz ölmeyecek miyiz? Ömründen bir günü ona bahşetsem ne olacak? Bir güncük sıkboğaz etmesem, abilik taslamasam da bu kıza alkış tutsam, hata etse dahi onunla gurur duysam ne olacak? İyi bakalım. Haydi söyle Rehiye. Hep demiyor muyum ben sana, sen sandığından daha fazlasısın diye?

"Ne hâliniz varsa görün."

Söyleyeceklerini sabırsızlıkla bekleyen dudaklarımı kapadım. Üsküdarlı gözlerime bile bakmadan karanlık perdelerin arasından ışığa doğru yol aldı. Büyü bozuldu ve eski Rehiye oldum.

"Tarık!" diye koştum peşinden. "Dur lütfen! Özür dilerim-"

Özür mü dilerim? İyi ama niçin? Şarkı söylemek istediğim için mi?

Esas o benden özür dilemeli. Beni öylece kestirip attığı, merhametsiz gözlerinde mahsur bıraktığı için gelip benden centilmence özür dilemeli. Ömrüm boyunca sırtımı sıvazlayıp şimdi de sahnenin ortasında bir başına bıraktığı için özür dilemeli.

Bu cesaret numarası bana biraz pahalıya patladı. Her kısmı çok hızlı ve acımasızdı. Necip beni kenara çekip uzunca konuştu, bana uzatılan repertuvardan şarkı seçmeye çalıştım. Benden ümitli bir hâli yoktu. Aksine, bana sırtını büsbütün yaslamamakta ısrarcı bir kararsızlığa kapılmıştı. Fakat mecburdu işte. Bu geminin sahiden kaptanı oydu ve batmamak için kendine dahi yetemeyen bir yelkenliye el uzatıyordu. İstemediğim bir şekilde Üsküdarlı'nın tavrını aklımdan uzaklaştıramıyordum. Olur da alır başını gider ve bir daha ebediyen görüşemeyiz ihtimalinden âdeta yüreğimin ortasına oturmuştu. Göğsümü ovalaya ovalaya ona ne yaparsam beni affeder diye düşünüyordum.

Hangi şarkıyı beğenir? Hangisini benden dinlemeyi sever? Radyoda hangisini dinlemiştik?

Salık saçlarımı aynaya bile bakmadan parmaklarımla kabarttım, kâküllerimi taradım. Müjgân Hanım'ın en çirkin hâline dahi denk değildim. Üstümde kollarını dirseklerime kadar kıvırdığım kir rengi bir gömlek vardı. Düğmelerini aralasam mı diye çok düşündüm, nihayetinde dokunmamakta karar kıldım. Onu dizlerimin altında biten çiçekli eteğimin dar beline sıkıştırdım. Giysilerime hiç yakışmayan kahverengi bir külotlu çorap giymiş, Ankara'dan kaçarken ayaklarımda olan çamurlu botlarımı geçirmiştim. Elimde olan tek yaslanılası şey sesimdi. Oysa onu da şimdi aklımdan çıkmak bilmeyen şahsiyetten başka kimselere cömertçe sergilememiştim. Kalfalar, mektep arkadaşlarım, kuzenlerim, ailem... Hiç kimse şarkı söylediğimi benim utangaçlığım sebebiyle bilmiyordu.

"Rehiye. Hadi." dedi Necip. Platforma çıkacak merdivenin ucunda en arkadaydık. Olduğum yerden başımı nereye sokarsam sokayım Üsküdarlı'yı göremiyordum. "Gözlerin yaşarmış, siliyorsun hemen. Ağlarsan sahnede sesin titrer. Ben Tarık'la konuşurum. Tamam? Bana bırak sen."

"Rehiye! Rehiye!" diye girdi aramıza Zülfikar. "Soy ismin ne senin? Çocuk anons edecek."

"Benim mi..." dedim aniden. Çirkin soyadımı bilseler ne yazar. Meşhur olsam ne yazar! Üsküdarlı küs bana. "Söyleme. İstemiyorum."

"Abiciğim sadece Rehiye mi diyecekler sana öyle?"

"Size adlarınızla hitap etmiyorlar mı..."

"İyi de-"

"Tamam, hadi." dedi Necip. "Ufak bir aksaklık sebebiyle solistimiz değişti desinler kâfi. Bir gecelik şey zaten."

Kafamı sallayıp aynen böyle demeleri için ikizlere baktım. Sahnede anons geçildi ve midem ağzıma geldi. Hâlâ tuvaletimi yapmamıştım. Midem bulanıyordu. Daha evvel mektepte hazırlandığım piyeslerin birini bile seyirci önünde sergileyememişken sahneye çıkıyordum. İstanbul'da. Halama ne yaptığımı bilmeden. Bir başıma. Kimsenin elini tutmadan.

Yavru köpekler gibi sıra sıra sahneye yürüdük. Beni bırakmazlar sandım lâkin hepsi yerlerine geçmek mecburiyetindeydi. Zülfi sahnenin sol köşesindeki piyanosuna geçti. İkizi Feridun bir papağan gibi klarnetiyle onun başucuna, Necip onların karşısındaki iskemlesine. Musti ile pistin yarısında bir başıma kaldım. Çünkü kemancıydı.

Gözlerini bir yere daldırdı, ne gördüyse sıkıla sıkıla hemen yanıma yürüdü. Müjgân Hanım'ın selvi boyuna göre hizalanmış mikrofonu iki karış indirerek benim boyuma eşitledi. Bu bahaneyle de, "Hiç ağlama." diye fısıldadı. "Kimse seni zorla çıkartmadı."

Yüzüme vuran ışık toplarından değil Üsküdarlı'yı, önümü bile göremiyordum. Neredeydi? Çekip gitmiş miydi? Üsküdar'a Aydan'la döndüyse ben nasıl dönecektim? Ya kestaneleri onunla alırsa? Ya şöminenin önünde birlikte kızartıp köşkteki kadınların onu benden daha çok sevmesine sebebiyet verirse? Ya diğer sünnet fotoğraflarını Aydan'a gösterirse?

Ya çatı dairesindeki odamı ona verirse?

Ya da hiç vermeyip kendi odasında Aydan'la birlikte-

"Merhabalar..." Mikrofonu elime alıp insanlara bakmaya çalıştım. Yüzlerini yakalarsam, bir tanecik candan surata tesadüf edersem belki heyecanım yatışırdı. Saatler evvel sesim bu boş salonda yankılandığında ne de tasasızdım. Ancak nasıl yapardım evdeyken? Köşkte kimsecikler yokken seyircilerimle nasıl konuşurdum? "Şimdi söyleyeceğim şarkı, ömrü hayatımda bu kadar çok insana söylediğim ilk şarkı olacak. Aslında kendimi böyle takdim etmek niyetinde değildim. Hatta kendimi takdim etmek gibi bir niyetim en başından beri yoktu. Beni aranızdan kalkıp sahneye şarkı söylemek bahanesiyle çıkmış bir kız belleyin. Zira yarım saat evvel şuradaki masada oturuyordum. Ben Müjgân Hanım gibi değilim. Ona kızmayın. O da eminim ki fevkaladedir lâkin onla kıyas edecekseniz beni, bilin ki ben hiçbir şey bilmiyorum. Şarkı söylemeyi biliyorum bir tek. Onu da ne kadar çok bildiğimden şüpheliyim. Eğer güfteleri unutursam yahut utancımdan hıçkırırsam lütfen benimle alay etmeyin. Kendi aranızda fısıldaşın geçin. Ben arkada vızıldayan uğultu bir sesim-"

Sert bir öksürük sesi beni susturdu. Arkama baktığımda Musti'nin, "Çok konuşma. Söyle de geç." diye fısıldadığını duydum.

"Bir dursana sen! Seyirciyi kazanın demediniz mi! Şimdi ne söylememi istersiniz bilmiyorum..." dedim başımı sahneye çevirerek. "Canınız dans mı etmek ister? Oyun havası mı, raks mı, vals mı? Bir şeye hüzünlenmek ister misiniz? Ney hüzünlendirsin sizi? Hasret mi? Aşk mı? Memleketin hâli mi? Bu hüznü nasıl işitmek istersiniz? Bir türküyle mi, yoksa bir fantezi müziğiyle mi? Bunu şimdi anlamam kabil değil. Sizi tanımıyorum. Ben önce bir şarkı söyleyeyim, peşinden de siz bana söyleyin. Bu gece ne isterseniz söyleyeceğim. Bu salondan kimsenin keyifsiz ayrılmasına dayanamam..."

Çocuklar, bu sözlerimin sahiden son olduğunu düşünerek şarkıya girdi. Ama ben arkama dönüp, "Ama durun! Bir şey daha diyecektim! Tamam mühim değildi zaten, özür dilerim. Bunu nasıl tutacağım ki? Ne yapayım dedin? Duyamadım ki... Ağzıma mı sokayım? He, uzaktan mı? Tamam şimdi anladım!" diye kazayla onları durdurdum. Ancak tahmin edemediğimiz bir şey oldu: seyirciler gülmeye, aralarında tek bir an dahi fısıldaşmadan bizi izlemeye tutuldu. Salondan çıt çıkmıyordu.

Ve nihayet, sabırlarını tükettiğim Dertsizler verdiğim esle birlikte şarkılarına girdi. Bildiğim sularda yüzmek istediğimden bir tango parçası söyledim. Üstelik eserin sahibi de mütemadiyen alafranga eserler takdim eden bir kimse oluşundan, halkın diline düşen bir sanatçıydı.

"Ne kadar baksam doyamam, beni yakan gözlerine. İhtiyacım ver her zaman, senin tatlı sözlerine. Ne olur bana sen acı! Eller inan ki yalancı... Sana ta içten yanan, her zaman seni anan, şu saf kalbimdir inan."

Dinliyorlar, diyordum yumulu gözlerimin içinden. Birileri beni dinliyor. Beni işitiyor. Tanımıyorlar ama görüyorlar. Var olduğumu biliyorlar.

Fakat ya o? O da biliyor mu benim var olduğumu?

Ben onu göremiyorum. Buradan bakınca oturduğu masayı seçemiyorum. Kalabalıklar, suratlar ve siluetler birbirine karışmış. Başımda parlayan ışık topu gözlerimi yaşartıyor. Ağlıyorum ama gözlerim zayıf düştüğü için. Onu göremediğimden ya da beni almadan çekip gitmiş olma ihtimalinden değil.

Ağlayarak, yüreğimden gelen saf bir acıyla seslenmek istiyorum ona. Ve bir mucize oluyor. Masasında onu buluyorum. İskemlesine yaslanmış, put gibi önüne bakıyor. Belli ki konuşmuşlar. Bir şeyler anlatmışlar birbirlerine ki onu yatıştırma gereği duymuş Aydan. Oysa o da eli çenesinde, ılık bir tebessümle beni dinliyor. Üsküdarlı'nın eli Aydan'ın boynundan sarkmış.

Öfkemin körlüğünden nefesim kesiliyor. Göğsümü ovalıyorum. Parmaklarım acıyla gömleğimle oyalanıyor. Adı ne demişlerdi? Loca. Locaya bakıp salınıyorum. Tek tek, bir sağa bir sola sallanıp dört düğmemi aralıyorum.

Nasıl yani? Niye bunu alkışlıyorlar?

"Kıskanıyorum..." Her bir kelimemi işitmesini, anlamasını istiyorum. Benim yerime. Benden çok. Beni anlamasını istiyorum. "Ellere bakma. Ben zaten yandım, bir de sen yakma. Aşkından çılgına döndüm. Uğrunda eriyip söndüm. Aşkımı seziyorsun ellerle geziyorsun, beni çok üzüyorsun."

Manasını pekiyi okuyabildiğim uyuz bir sırıtışla iskemlesinden doğruldu. Ve elini Aydan'ın boynundan çekti. Onun yerine bir peçeteyi yavaş yavaş yırtıp parçaladı. Gözlerini indirdi ve yalnızca beni dinledi.

Tek bir cevap. Bir başkasının gözünde hiçbir manası ve hiçbir kıymeti olmayacak tek bir hamle, beni o sahnenin ortasında havalara uçurmaya kâfi gelmişti.

Şarkı söylüyor olmama rağmen kahkaha atmaya, yerimde zıplamaya başladım.

"Peşinden koşanlar, aşkınla coşanlar... Vurulmuş hepsi saçlarına. Sevenler duymasın, sana göz koymasın. Açarım bir dert başlarına. Bu dertle inleyen, şarkımı dinleyen bilir bu kıskançlık ne acı... Hâlim ne olacak, gençliğim solacak Allah'ım artık bana acı!"

Her nedense seyirciler de güldü hâlime. Belki de hiç yapmayacağım, belki de içeride bir akrabam olsa müthiş derecede utanacağım şekillere girerek şarkımı söylemeye devam ettim. Bir elimle mikrofonumu tutuyor, öteki elimi bir belime bir de uzun eteklerimin pileli uçlarına kondurarak sahnede salınıyordum. Benim hareketlendiğimi görünce, şarkının temposu sanki ilahi bir elin dokunuşuyla hareketlendi. İki aşığın dans edeceği bir tango parçasındansa, pek çok insanın benim gibi olduğu yerde dönüp duracağı bir fantezi müziği hâline geldi.

Belki de sırf bu sebeptendir bilinmez, insanlar ait hissetmedikleri bir müziği sahiplenmeye başladı.

Bana bakıp el çırpıyorlardı. Sahnede onlara yakın köşelere yürüdüğümde, aralarında gülüşüyor ve dansıma iskemlelerinden kalkarak eşlik ediyorlardı. Şarkımı söylerken bazı çiftler ayaklanıp platformun önündeki piste çıktı. En sonunda önüm o kadar doldu ki, Üsküdarlı'nın nerede olduğunu bile göremedim. Derken dakikalar aktı, geçti ve gitti. Beni terleten bu şarkı faslı nihayet sona erdiğinde o kadar çok, ama o kadar döndüm ki yerine takayım derken ıskalayıp mikrofonu düşürdüm. Ayağım kabloya takılınca da Musti'nin üstüne devrildim. Omuzlarımdan itip sabır çekerek beni yerime geri fırlattı. Ağzımı açıp latife ettiğim bile yoktu ama bana resmen kahkaha atıyorlardı.

İnsanı aciz ve alçak hissettiren gülüşler değildi bunlar. Yerlerinde olsam benim de atacağım kahkahalardı.

Öyle ya da böyle. Hayatımın ilk sahnesine böyle çıktım. O gece beşi türkü, gerisi karmakarışık şarkılar söyleyerek tam on beş şarkı söyledim. Sadece bahşiş aldık. Sepette beyaz kâğıtlar yoktu.

Gömleğimin kaç düğmesi açıktı bilmiyorum. Ne kadar terlemiştim? Hatırlamıyorum. Ne kadar çirkin ve gülünçtüm? Umurumda bile değildi. İlk şarkıdaki ben ile son şarkıdaki ben, aynı kişi değildim.

Sadece gazinoya leblebi yemeye giden Rehiye ile o gazinodan nasıl çıktığını hatırlamayan sersem Rehiye de aynı kişi değildi.

Bugüne dek niye saklandın ki, diye sordum kendime. O gece olmasa da bir gün ölmeyecek misin sen? Eninde sonunda bu hayata veda etmeyecek misin? İstanbul'a, daha evvel hiç gerçekleştiremediğin düşlerini gerçekleştirmeye gelmedin mi sen Rehiye? O hâlde niçin utanıyorsun? Ziyan etmek de senin elinde, alıp başına taç etmek de. Onlar seni böyle hatırlasa da, hakkında alay etse de, şarkını mahvetsen de sen muhakkak ölüp gideceksin.

O hâlde ne gam?

Yaşa hayatını gitsin.




౨ৎ

Bölümü bitiren herkesi tebrik ediyorum ve biraz konuşmak istiyorum...

Sizi bu kadar beklettiğim için özür dilerim, her bölümün sonunda bunu demekten çok sıkılsam da bu özürlerin yersiz olduğunu da düşünmeden edemiyorum. Umuyorum ki bu bölümü, bölüm biriktirdiğiniz takdirde okumuşsunuzdur ve kendimi yok yere suçlu hissediyorumdur :) Çünkü sık sık, seri bölüm atmadığımı ve yayın sürecinin benim için zahmet aldığını ikaz edip kitabı bitirmemi beklemenizi tavsiye ediyorum. Umarım vaktinize yazık etmemişsinizdir...

Yazdıklarımla alakalı büyük hayallerim olsa da birilerinin ille de bunları okuması gibi bir acelem yok. Ben bu uzunnn bölümü yazarken kendi başıma çok keyif aldım. Çünkü müziği seviyorum. İstanbul'u ve eskileri seviyorum. Şehri kurcalamayı seviyorum. Zıtlıkları ve yalın hisleri seviyorum.  Her ne kadar ileride düşünceleri kırpılacak olsa da, 17 yaşındaki biri olmayı seviyorum.

Bu bölüm, geçen sene tıkandığım bölümdü. 6. bölüme geçerken kurgunun ne kadar gerçekdışı olduğunu fark etmiş ve her şeyi baştan kurgulamıştım. şimdi ise sırada bir yılın ardından yine 6. bölüm var... bana şans dileyin.

Ve küçük bir ithaf; buradan Esma'ya çok teşekkür ediyorum, o kendini biliyor. Bundan aylar evvel, Siyah Gözlere'yi yazarken Rehiye'nin yapılacaklar listesinde çok tıkanmıştım. Ve kendisi bana, eğer Rehiye'nin yerinde olsaydı o dönemlerde bir müzik grubunun parçası olmak istediğini söylemişti.

Dertsizler, vakti zamanında Barış Manço'nun solisti olduğu Kaygısızlar topluluğuna ismen kasti bir selam çaksa da benim aklımda çocukluğumu şarkılarıyla kaplayan bir Mavi Işıklar replikasıdır aslında... Bu karakterlerin oluşumunda Esma'nın hayalinin büyük bir payı var, ona buradan çoook teşekkür ediyorum ve yanaklarından öpüyorum, iyi ki varsın Esmaa <3

Bakalım öteki bölümlerde neler olacak? Tahminlerinizi bekliyorum!!

Sizce Rehiye'yi köşkte neler bekliyor?

Üsküdarlı'nın annesi, Rehiye'yi köşkünde kabul edecek mi?

Üsküdarlı neler çeviriyor? Aydan'la aralarında ne var??

Rehiye ve Dertsizler'in akıbeti ne olacak?

Musti'nin Rehiye ile derdi ne?!

 Üsküdarlı, Rehiye'yi bu denli korumakta haklı mı? Rehiye'nin tatlılığı başına neler getirecek?

Rehiye'nin halasına ne oldu ve en önemlisi...

Rehiye böyle çarşaf böreği açmayı nereden öğrendi?


Hepsi ve daha fazlası Allah'a emanet olan 6. Bölümde...

(Yazım hataları kendini imha edecektir...)


Bana ulaşmak için *-*,

Instragram: rahelkatipoglu & azizerahel

Youtube: Rahel Katipoğlu


Sorularınız ya da kitap hakkındaki sohbetleriniz için,

sizleri yorumlara bekliyor,

hoşunuza giden alıntıları #siyahgözlere etiketi ile paylaşmanız için

sabırsızlanıyorum <3


Yorumlar

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar