Siyah Gözlere, 7. Bölüm: "Yeni Dertsiz: Dertli Rehiye"

 

SİYAH GÖZLERE



౨ৎ


"Ben işte her gece böyle,

yarım kalmış sevginle,

razıyım hayaline

şarkılar söylemeye."


Sen Artık Beni Düşünme, Ayten Alpman



YEDİNCİ BÖLÜM: 
"YENİ DERTSİZ: DERTLİ REHİYE"


I. FASIL

"Bir Küs, Bir Barışık"

౨
Salacak Aile Gazinosu, Üsküdar

4 Aralık 1951

"Garda görecektiniz siz. Öyle biçare, öyle narindi ki gözlerini kaldıramıyordu yerden. O mendebur Bünyamin'in dili ta benim kulağıma uzanınca inanamadım o kız bizim kız mı diye... Akşam da muhabbeti dönünce Musti'ye dedim, kap getir şuncağızı. Bizim misafir kızı Rehiye'yi bizzat kulaklarımla dinleyeyim." Ziya Amca sobanın üzerinde kızarttığı ekmekleri bir maşayla yamuk, gümüş tepsiye dizdiğinde ben hariç herkes kendi payına düşeni almıştı. Musti beni köşkün dümdüz yukarısındaki caminin arasına, Neciplerin kümesli, ufak, cumbalı evlerine getireli neredeyse bir saat oluyordu. "Önce Kadıköy'de nikâha gideceğiz. Oradan da bizim gazinoda nikâh kutlaması olacak. Yemeğinizi yiyin, aç kalmayın, bırakmayın tabaklarınızı öyle. Sofrayı kaldırınca da şarkı seçersiniz bizim oğlanlarla."

O sabah masalarındaki tek yabancı bendim; Ziya Amca, Necip, Zehra, ikizler ve Musti, benim daha evvel hiç gelmediğim fakat onları mütemadiyen bir araya getiren bu sıcacık evlerinin salonunda, bir ayağı tahtayla yükseltilmiş sallanan ahşap masada kahvaltı ediyorduk. Kendimi oraya ait hissedemediğimden yalnız üç zeytin yiyebilmiştim. Gözyaşlarım taştı taşacaktı ki benim bu beklenmedik hâlimi ilk Zehra, peşinden de masanın başköşesindeki babası Ziya Amca fark etti.

Zehra, "Alın işte..." dedi bir yudum aldığı çayını masaya vurarak. "Dedim size değil mi? Öyle bir not yazılır mı? Kızcağıza ümit verdiniz. Sizinle sahneye çıkacağını sandı, ne vardı İhsan'ın düğününe çıkacaksın zira senden başka solistimiz yok deseydiniz? İlla şaklabanlık yapacaksınız! Bu yaptığınıza kul hakkı derler."

Zehra'ya bir parça hak veriyordum, lâkin benim de izahını kolaylıkla veremediğim bu sıkıntılı hâlimin sebebi evvelki gibi bir gazinoya çıkacak olmamam değildi. Necip'in anne tarafından kuzeni İhsan denen bir çocukla Zehra'nın mektepten ahbabı Hülya diye bir kız evleniyormuş o akşam. İhsan, Ziya Amca'nın pek kıymet verdiği hatta Tarık'ın da çocukken sıkı ahbaplık ettiği, sonradan görme, yakışıklı bir gençmiş. Ortaköy dedikleri bir beldede, babasıyla birlikte işledikleri bir kumaş dükkânları varmış. Hülya ise tıpkı Zehra gibi Sanayi-i Nefise mektebinde, onunkiyle aynı bölüm olan Yüksek Süsleme talebesiymiş. Ne var ki Hülya'nın müzik tutkusu daha ilk sınıfta, hâli hazırda okuduğu bölümden çok başka bir mektebe geçmesine sevk vermiş. Hülya kimi zamanlar, çokça aciliyeti olan sahnelerde ahbabının ağabeyine destek olur, Dertsizler'in bazı gösterilerinde vokallik yaparmış. Amma velâkin onun da tutkusu enstrüman çalmak olduğundan kendini ekibin içinde göremez, (kendisi kemana çok benzeyen devasa çellolardan çalıyor) mahcubiyetini; adı Gazinolar Kralı'na çıkan varlıklı amcası Engin Bey'e iki laf çıtlatıp çocuklara çıkacakları yeni mekanlar ayarlayarak telafi edermiş.

Dertsizler'in hatırı sayılır solisti, kimi zaman şöhretlerinin yolunu açan gizemli arabulucusu ve pek sevgili kuzenleriyle evlenecekleri bu Hülya denen kız öyle kıymetli bir kimseymiş ki Ziya Amca da o akşamki nikâh kutlamalarında çocukların, dostluklarının nişanesi olarak sahne almasını ve yeni solistlerinin de sesini pek merak ettiği benim olmamı tavsiye etmişler.

"Her şeyi bu kadar düşünme Zehra." dedi Feridun, bu lafı daha sonra pek çok kere duyacaktım. "Hülyalar zengin. Onun düğünü de Rehiye için gazino sayılır."

Zehra'nın Feridun'a fırça çekeceğini hisseder hissetmez, "Hayır, olur mu öyle şey?" diye dile geldim. Kendime bir an evvel çekidüzen vermezsem bu küskün, bezgin hâlim kibre yorulabilirdi. Aciz ya da zavallı görülmek istemiyordum. "Bilakis, dostunuzun nikâhında şarkı söylemekten memnuniyet duyarım ben."

"O vakit nedir bu hâlin söyle..." dedi Zehra bana daha fazla sabrı kalmamış gibi. "Bizden çekinme diye on kere söyledim. Sen de aileden sayılırsın artık."

Bu candan tavrına yaraşır bir bahane uyduracaktım ki, "Ne olacak? Nergis Teyze'den fiske yedi de ondan zırlıyor." diye araya girdi Musti tam çaprazımdaki iskemlesinden. Reçelli ekmeğini yiyordu, bir tek onun okuyabileceği huysuz bakışlarımı görmedi bile. "Yol boyu şırıl şırıl ağladı. Allah bilir ne yaptı da dellendirdi pamuk gibi kadını."

"Pamuk?" dedi Zülfikar bıyık altından gülerek.

"Aramıza sonradan dâhil olduğu nasıl da anlaşılıyor kerizin. Hiç sopasını yememiş ki..."

Musti lokmasını yutar yutmaz gözlerini Feridun'a dikti. "Sonradan dâhil olunca ne oluyormuş?" diye sordu bir kabadayı edasıyla. "Kıza artık ailedensin demesini biliyorsunuz-"

"Rehiye?" dedi Ziya Amca, Musti'nin çıkartabileceği olası bir münakaşayı önlemek ister gibi aceleciydi. Gözyaşlarımın sebebini dile getirmem için hisli bir bakış attı bana. "Yoksa buraya gelmene mi-"

Benim de kendimden hiç beklemediğim bir anda, "Müsaadenizle ben biraz hava alayım." deyip fırlamam bir oldu. Kendimi evin dışına, komşu evlerin güneşliklerle örtülü pencerelerine bakan gürültülü bahçelerine attığım gibi kalın gövdeli bir ağacın altında sırılsıklam ağladım.

Musti yalan söylemiyordu. O pamuk gibi kadını dellendirmeyi başarmıştım sahiden.

O sabah Üsküdarlı'yla ettiğim münakaşaya rağmen çabucak hazırlanmış, yan yana durmaktan dahi kati surette kaçındığım Musti'nin oraya her ne için geldiyse beni yine aynı sebepten alıp götürmesi için yanına sığınmıştım. Aşağıya indiğimde Üsküdarlı'yı köşkte bulamadım. Belki bana inadından evin içinde bir yere saklanmıştı ya da hava almak için sahile inmişti de ben görememiştim. Ne vakit yola çıkmak üzere bahçeye indim, çeşme havuzunun ucunda bir başına sigarasını içen Nergis Hanım'la tesadüf ettim.

Daha bir gün evvel birbirimizle paylaştıklarımızın, iki kadın olarak Tarık vesilesiyle oluşan o derin bağımızın münasebetiyle, "Nergis Hanım! Nergis Hanım!" diye koştum yanına. Bir elini dirseğinin altına sıkıştırmış, uzun sigara dalını içine çekiyordu. Kaşları çatıktı, bedeni herhalde sabahlıkla sokağa çıktığından kaskatı kesilmiş, titriyordu. "Ziya Amca beni çağırmış... Neciplerle yeniden sahneye çıkacağım! Bana ihtiyaçları varmış Nergis Hanım. Hangi gazinoya gidiyoruz bilmiyorum, ama öğrenirsem iskeleye inmeden evvel bir yolunu bulup size haber edeceğim. Lütfen beni yalnız bırakmayın, Tarık bana çok kızdı. O hayatta gelmez şimdi, lâkin siz gelirseniz kendimi hiç yalnız hissetmem-"

Bunca lafı sarf edebilmemin bir mucize olduğundan habersizdim. Dumanını yüzüme üfledi, daha ben öksüremeden kolumdan tutup çeşmenin öteki ucundaki terk edilmiş müştemilat dairesinin kapısına yapıştırdı bedenimi. "Benim evimi mi karıştırdın sen?"

Ne dediğini anlamazdan geldim ilk. Sonra sahiden de evini karıştırdığımı, salondaki sehpada kutuların içine bakarken arkamda bir şeyler unuttuğumu dehşetle anımsadım. Tabii bunları anımsamak öyle vaktimi aldı ki, saniyeler boyu suratına bön bön baktığımdan Nergis Hanım küplere bindi. Fark ettim ki beni tutarken, parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigara, paltomda derin bir delik açmış. Ben üzerimdeki o minicik dumanları pataklarken, "Sen benim odamı, eşyalarımı hangi hakla karıştırırsın?" diye gürledi. Öyle sinirliydi ki beni yaktığını henüz idrak edememişti. "Ama hata bende. Tarık'ın aklına güvenen kim ki? Yetim de olsa, öksüz de olsa huylu huyundan vazgeçer mi hiç? Seni evime aldım ben, evime! Seni kendi odama koydum ben! Yatağımda yatırdım! Güvendim! Nasıl karıştırırsın o kutuları! Benim oğlum bile dokunmaz eşyama sen kim oluyorsun? Bakma öyle! Cevap ver! Cevap ver, yoksa döndüğünde kalacak bir evin olmaz."

Cevap veremiyordum ki. Suratına bakmamak için gözlerimi yummuş, ses çıkartmadan gözyaşlarıma mani olmaya çalışıyor, onları akıtmama gayretim de beni olduğumdan da kabahatli gösteriyordu.

"Gülru'nun yeğeninden ne olur ki..." dedi sonra, suratımın her köşesinde hakarete değer bir nokta bulmuş gibi. "Anasız babasız hâlinle sırf yengemin, abimin elinde büyüdün diye acıdım sana. Yetimi, öksüzü evinize sokmayın hepsi başına buyruktur derlerdi de tamah etmezdim. Sana güvenmek istedim. Her şeyimi anlattım. Sen ne yaptın bana? Yaptığım iyiliğin bedelini güvenime ihanetle mi ödeyeceksin? Yıkıl karşımdan. Yüzünü bile görmek istemiyorum. Seninle sonra hesaplaşacağım."

Suçsuz ve günahsızken bir şeyleri inkâr etmek en güzeliydi. Oysa ne dediyse bal gibi de yapmıştım ben. Lâkin yalnız onun değil, söylediklerinden sonra benim de nevrim döndü. Daha bir gündür tanıdığım, güvendiğim kadını her nasıl sevdiysem beni yengemle bir tuttuğu için onu gözümden, kalbimden düşürmeye oracıkta ant içtim. Nergis Hanım'ın gözlerine bakmadan bahçeden yürüyüp çıktım, paltomun kolundaki deliği kurcaladım. Dışarıda beni bekleyen Musti'nin yanına vardığım gibi de, "Önüne bak sen." diyerek ağlamaya başladım. Şayet beni kıstırdığı yerde kalsaydım, olduğumu sandığı Rehiye'nin kederiyle bahçesindeki bir put gibi donakalır, gündüzü akşam ederdim. Bilirim.

"Rehiye?" Zehra'nın sesini işitince ıslak yüzümü kollarıma silip ona yürüdüm. Bahçenin ortasında denk geldik. İki omuzumdan beni sarsarak, "Rehiye. Nen var böyle senin? Doğruyu söyle bak, asla alınıp gücenmem. Sen gazinoya değil de nikâha çıkıyorsun diye mi alındın yoksa?" diye sordu.

"Asla." dedim demesine, ama içimi kemiren kaygılardan dahasını diyemedim. Yeniden sahneye çıkacak olmak içimde yeni yeni baş gösteren tanımadığım bir parçamı ferahlatıyordu tabii, ama bu işin dönüşü olduğunu ve Nergis Hanım'la elbet yollarımızın kesişeceğini bilmek de tanıdığım korkak yanımın peşini bir türlü bırakmıyordu. "Benim canıma minnet. Ha orada şarkı söylemişim, ha başka yerde. Gören de ömrümü gazinolarda sarf ettim sanacak. Düşünme sen böyle."

"İyi o vakit. İşime gelen yalana inanırım." İşaret parmağını havaya kaldırınca ikimiz de güldük, Zehra az evvel sarstığı kollarımın sızısını şimdi bir abla edasıyla sıvazlıyordu. "Ama sen ne tatlı ağlıyorsun öyle. Zaten güzelsin, ağlayınca daha da güzel oluyorsun. İnsanın yeşil gözlerinin olması ne büyük nimetmiş. Kıskanıyorum ama artık."

Bunları biraz olsun beni güldürmek, gözyaşlarımı avutmak uğruna sarf ettiğini bildiğimden bir iltifat olarak kabul edemedim. Nasıl göründüğümü en iyi ben bilirdim. Ufakken kuzenlerimin de sırf annelerinden çaldığım için kıskandığı bu yeşil yahut giydiğim kumaşın rengine göre arada bir yerini başka renklere bırakan mavi gözler belki bir başka hanımda fevkalade durabilirdi. Lâkin bir çift yeşil göz, şayet benim yüzüme yerleştirildiyse bu bir nimet değil; ancak ağaçtaki bir yaprağın yeşil olması, göğün kimi zaman mavi, kimi zamansa yağmuruna göre gri olması kadar olağan, bayıcı bir ayrıntıydı.

"Meraklanmasınlar, hadi içeri geçelim de sofrayı kaldıralım." diye geçiştirdim güzel laflarını.

"Aa, ne münasebet. Babam toplar. Bizim senle işimiz var. Çatalına bile dokunmadın, mümkün değil bir şey toplattırmam sana."

"Benimle ne işin var ki? Provayı mı kast ettin?"

"O benim işim değil, abimlerin işi." dedi. "Sahneye bu kılıkla çıkmayı beklemiyorsun herhalde? Unuttun sanırım, benim ekipteki yerim sizi sahneye hazırlamak-"

"Rehiye?"

Zehra'nın arkasında beliren Necip'e baktım. Kapının eşiğinde durmuş bir elini beline, bir elini de kirişe yaslamıştı. Kardeşine bir bakış attı, o bakıştan her ne anladıysa, "Ben içeri gireyim artık, hava da buz gibi. Sen de çok oyalanmadan yanıma gel. Hadi ben kaçtım." deyip ayakaltından çekildi.

Zehra'ya veda bile edemeden Necip ile biz bize kaldık. Hâlâ bahçede, basamakların önünde dikilmiş ona bakıyordum ki yanına gelmemi ima eden bir bakış da bana atınca harekete geçtim. "Rehiye. Bir türlü konuşamadık." dedi yanına geldiğimde. "Gazino günü karşıya geçerken muhabbetini açmıştım, hatırlarsın. Sen de biz prova alırken ağzından kaçırmıştın bir şeyler. Bunu da hatırlarsın diye düşünüyorum."

Bana ne diyeceğini daha orada anlamıştım, zaten Necip'in bana diyebileceği olsa olsa tek bir şey olabilirdi: Üsküdarlı.

Ev ahalisinden biri onu dinlemesin diye kapıyı biraz aralık bırakarak üzerimize örttü. "Tarık'la alakalı bana anlatman gereken şeyler olduğunu biliyoruz ikimiz de." diye girdi söze. "Ben onun en yakın arkadaşıyım, o da benim. Bunları bir yabancıya söylemiyorsun. Demem o ki, içini ferah tut. Ne biliyorsan yararına."

Gökteki bembeyaz puslu bulutlara bakıp sabırla nefes aldım. Az evvelki dertli hâlimle şimdi de böyle bir yükün altına girmek istemediğimi ona söyleyecekken sanki tüm meselemiz buymuş gibi, "Tarık'ın en yakın arkadaşı benim ama. Sen değilsin." dedim. "Şayet öyle olsaydın bunları senden saklamazdı. Sense etrafındakilere sorup ağızlarından laf almaya çalışmazdın." Necip'in incinmiş ela gözlerinde beni küçümsediğine dair bir his yakaladım. "Üzül diye demedim." diye toparladım ansız kibrimi. "Söylediklerim doğru. Yalan mı?"

"Yok, hakkın var." dedi ellerini fildişi keten pantolonunun ceplerine sokarak. "En yakını sensindir elbette. Lâkin bu seni onun en iyi dostu yapmaz."

İstediğini benden alınca bu kez de ben gardımı aldım ona. "O vakit git en iyi arkadaşına sor." dedim içeriye girmeyi aklıma koyar koymaz. "O da eminim sırlarını sana anlatmak için sokaklara çıkmış seni arıyordur."

Kapıya tam uzanıyordum ki Necip eliyle geçmeme mani oldu, "Rehiye." dedi. "Anlat hadi."

Bense yine bezgin bir nefes alıp, "Herkes bana anlat hadi diyor. Anlatınca da geveze olan ben oluyorum." diye hayıflandım. "Şüphelendiğin ne varsa doğru. Tarık okumuyor, eniştemle de arası çok fena. Ferahladı mı yüreğin? Nergis Hanım da biliyor her şeyi. Ona da anlattım. Zira o da anlat hadi dedi senin gibi. Dilersen git onunla dertleş! Hadi geçeceğim, çekil önümden."

Necip bu kabalığımı belki sırf o akşamın hatırına mesele hâline getirmedi. Birlikte peşi sıra içeri girdik. İyi olduğumu ima eden bakışlar atarak herkesi teskin ettim, sırrımı ifşa ettiği içinse Musti'ye hiç dönüp bakmadım zaten o da o gün pek havasında değildi ki benimle münakaşaya tutulmadı. Birlikte üst kata Zehra'nın, merdivenin sağındaki tek pencereli, kasvetli odasına çıktık. İçeriye girince gözlerimi önce turuncu şifon perdesinden süzülen sıcak, pembemsi bir ışık huzmesi kapladı. Duvarlarına o kadar çok kâğıt asmıştı ki, bir insanın tek başına kalabildiği bir odaya bu denli kökten yerleşebilmiş olmasına çok imrendim. Mektepte çizdiğini tahmin ettiğim bir ton eskiz kâğıdı asılıydı duvarda; bunlar, halılarda ve kumaşlarda gördüğüm Türklere has doğu motifleri ve giysi eskizleriydi. Her duvarda başka bir şey asılıydı. Ufak ve dopdolu tuvalet aynasının kenarları bile birilerinin resimleriyle doluydu ki yakından bakınca bunların Avrupalı şarkıcıların, aktör ve aktrislerin mecmualardan kırpılmış resimleri olduğunu fark ettim.

İçeride tam altı kişiydik. Dertsizler bizden evvel Zehra'nın narçiçeği saten nevresimine kurulmuş, kızcağızın yatağını kahvehane sedirine çevirmişlerdi. O, tuvalet aynasındaki sağa ve sola dönebilen iskemlesine bense kapanmayan kapaklarından renk renk kumaşlar saçılan devasa gardırobunun önündeki mindere oturdum. Onlar zaten beni ikna etmeden evvel benimle bir gece planladıklarından hemen hemen her şeyi akıllarında hazır etmişlerdi. Bana düşen tek şey kafalarındaki programı öğrenmek, nerede ne yapacağımı bilmek ve bir de seçilen şarkıları onlarla talim etmekti. Ancak onların gürültüsünün içinde bir noktaya dalıyor, onları dinliyor ama bambaşka şeyler düşünüyordum. Suratımın aldığı o okunmaz, dalgın ifadeyi görünce de bu kez Feridun ve Zülfikar beni güldürecek bir laf ediyor, Zehra ise oturduğu yerden kalkıp yanımdaki diğer mindere geçiyor ve kulağıma çocuklar hakkında ilginç şeyler fısıldayıp beni güldürüyordu.

"Dikkatli bak, Zülfikar'ın tiki var. Abim her elini kaldırdığında karnını gıdıklayacak sanıyor, ondan ne zaman otursa kucağına hep bir yastık koyar. Allah kahretmesin ki bu kez yüzümü koyduğum yastığı almış." ya da "Feridun'a parfümünün ne olduğunu sor. Ne olur Rehiye, Allah için sor. Asla ne sürdüğünü tahmin edemeyeceksin." diyor ve bunlara yenik düşüp gülmemi bekliyordu. Daha evvel bir ekibin içinde yer almıştım. Talebelerin arasında yapılan vazife dağılımlarına, kaytarmak için edilen latifelere, başımızda bize yön veren bir kaptanın olmasına hâkimdim fakat sahnede şarkı söylemek hiçbir yönden piyes oynamaya benzemiyordu ve ben hiçbir zaman bir ekibin en ihtiyaç duyulan kişisi olamamıştım. Bu, pek çok yönden benim için bir ilkti. Bense o ilki yaşarken Üsküdarlı'dan ayrı, ona duyduğum tarifsiz, sinirli ve dargın hislerle meşgul kafamın içinde kayboluyordum.

Zehra'nın tüm fısıltılarına karşın onlar söyleyeceğim hisli, romantik şarkıları seçerlerken bir an kendime ciddiyetle sordum. Dokunsalar ağlayacak bir hâlde, akşam o köşke nasıl döneceğimi hesap ederken bu insanlar bana hiç kimsenin bakmadığı bir aşkla bakıyor, beni bezgin hâlimden söküp çıkartmaya gayret ediyordu.

Bir an Üsküdarlı'yı ve Nergis Hanım'ın gazabını kendime anımsatmayı bırakıp, Rehiye, dedim yüreğime. Görmüyor musun? Bu insanlar muhtaç sana. Dileselerdi o güzeller güzeli Müjgân Hanım'ı bulur, ayaklarına kapanır, ondan yardım dilenirlerdi. Fakat onlar seni seçti. Şayet o gece sahnede berbat olsaydın bugün burada olmazdın. Demek ki birileri senden ötesini gördü. Üsküdarlı değil. Arkadaşların değil. Nergis Hanım ya da bir başkası değil. Bu dört erkek senin sesine ihtiyaç duydu. Sakın ürküp kendini geri çekme bugün. Belki de buradaki dünya farklıdır? Belki İstanbul'daki insanlar geldiğin yerdekiler gibi düşünmüyordur, halanın dediği gibi bu şehirdeki kadınlar ve erkekler yalnızca karı-koca olmuyorlardır? Belki şimdi Üsküdarlı yanında değil. Belki Nergis Hanım sana öfkeli. Ama belki Ziya Amca sahip çıkar sana? Ziya Amca, Nergis Hanım'ın yerini dolduracak. Zehra da Nermin'in yerini. Bak? Derdin neyse çözüldü gitti. Artık eskisi gibi saadet içinde yaşayabileceksin. Bunların hepsi Allah'ın bir lütfu sana. Tabii diğeri biraz zor. Üsküdarlı'nın yerini doldurmak için elde dört erkek dost var. Onların hepsi de bir o etmez. O hâlde ne yap ne et, tüm kaba laflarına rağmen el uzat ve Üsküdarlı'yı yeniden kazan.

Böyle düşününce tenime, kanıma, ruhuma bir can geldi sanki. Ayaklanıp onlara dâhil olacak, hatta ne dâhil olması, hem Nergis Hanım'la hem de Üsküdarlı'yla yüzleşecek yürekliliği buldum içimde. Varsın gelsinler karşıma, en fena ne olabilir ki? Evini mi karıştırmışım? Sırf merakımdan! Anlattıklarına dair tarifsiz bir merak duyduğumdan; hasetimden ya da şeytanlığımdan değil. Belki de yatağın altına bir şeyimi düşürdüm, alayım derken kutuları buldum? Bulunca da açasım geldi. Gencim ben. Cahilim. O kırklarını aşmış koca bir kadın. Bense daha on yedi yaşında yeni yetme bir kızım.

Üsküdarlı mı kızdı bana? Kızarsa kızsın. Bak Üsküdarlı? Ben de ihtiyaç duyulan, sevilen biriyim. Tıpkı senin gibi. Seni nasıl seven, sayan, sensiz yapamayan kadınlar var; benim de bensiz yapamayan erkeklerim var. Yani beni ölesiye sevmiyorlar tabii, ama henüz böyle bu. Daha beni tanımıyorlar. Tanıdıkları gibi bana kapılmaları bir olacak. Ben senin sandığın gibi mütemadiyen ağlayan, çocuk akıllı, cahil bir kız değilim ki? Ben dilesem ne şaklabanlıklar, ne şirinlikler yapar sevdiririm kendimi. Sevmediler mi beni? Hiç dert değil.

Beni kimse sevmez. Ama herkes bayılır.

Benim de tam buna ihtiyacım var ya şimdi. Birileri bayılmalı bana. Benim ölümsüz sevgilere ihtiyacım yok senin gibi. Sen demez miydin bana, sen insansız da yaşayabilirsin diye? Aynen öyle. Ben kendi annemin yüzünü dahi görmeden yaşamışım. Senin annenin iki lafı mı üzecek beni? Ben sensiz bile yaşayabilirim. Bana lazım gelecek tek bir şey var, o da görülmek. Ben senin gibi sevgilere sarılmasam da, öpülüp okşanmasam da yaşayabilirim. Lâkin birileri beni fark etsin yeter. Görsün ve unutmasın beni. Bana bir değer biçsin. Külçe külçe altından daha kıymetli olduğumu bileyim. O güzelim kolyeleri, ipekten giysileri kuşanmazken de biri olabilmeliyim.

Birileri bana bayılmalı. Beni unutamamalı. Yoksa senin hayalinle nasıl savaşabilirim?

Minderde oturmaktan ayakları karıncalanan Zehra iskemlesine geri döndü. İkindi vakti son paydosu verdiğimizde, "Gerçekten dayanamıyorum artık. Başka oda mı yok! Biz niye en başından benim odamda toplandık ki! Kara kış diye pencere de açamıyorum!" diye kükredi erkeklere. "Of! Siz bir çıksanıza artık odamdan! Engin Bey'in gözüne girmek için alt tarafı on tane kıytırık şarkı söyleyeceksiniz! Terliklerinizi de giymemişsiniz, her yer saatlerdir leş gibi ayak kokuyor. Burnumu tıkamaktan yediklerim ağzıma geldi! Çıkın!"

"Hadi oradan be, benim ayağım kokmaz." dedi Feridun ayağını Zehra'nın dizine sürterek. Zehra müthiş bir tiksintiyle çığırıp Feridun'un bacağına vurdu.

"Onunki kokmuyorsa benimki de kokmaz." dedi Zülfikar.

"Benim terliklerimi baban giymiş! Bunlar benimkiler değil."

"Hadi kalkalım uzatmayın. Kızlar baş başa kalsın." diye ayaklandı Necip kardeşini haklı bulduğundan. "Zehra, ne diyeceğim. Sen Nergis Teyze'ye davetiye vermiş miydin geçen hafta?"

"Bir düşüneyim bakalım... Tabii ki de verdim. Benden başka amele mi var bu eve! Çıkın artık çıkın!"

Erkeklerin hepsi Zehra'nın itiş kakışlarıyla odadan defolup gitti. Kapıyı kapattığında Zehra'yla bakıştığımız gibi gülmeye başladık, oda sahiden de çok ağır kokuyordu çünkü. Bana üşüyüp üşümeyeceğimi sorarak penceresini yukarı kaldırdı, elbette ki ona üşümediğimi söyledim. Fakat az evvel ismini tekrar işittiğimden, "Zehra." diye seslendim. Sesimi heyecan katmamak hususunda inanılmaz bir itina göstermiştim. "Nikâha Nergis Hanım da mı gelecek? Davetiye verdim dediğin için soruyorum."

"Yani işi yoksa kafasına eserse gelir. Ama nikâha geleceğini sanmıyorum ben, işten akşam çıkar. Gelse gelse kutlamaya gelir sonra da tebrik edip gider. Salacak Gazinosu evinden on adım öte zaten. İhsan elinde büyüdü onun. Ayrıca Hülya'yı da, amcasını da tanır. Gelmezse ayıp eder valla."

"O vakit o gelirse, Üsküdarlı da-" Zehra'nın kıstığı bakışlarından ona böyle hitap etmemi gülünç bulduğunu çabucak hissettim. "Tarık da gelir değil mi?"

"Esas sana sormak lazım." dedi kırışan nevresimini düzeltirken. Ben de boş durmamak için ezilip büzülen yastıklarını dövmeye başladım. "Aynı evde yaşamıyor musunuz siz? Neyin merakı bu?" Bundan sonra ne bir bahanem kalmıştı, ne de ona edeceğim bir laf bırakmıştı. Zehra'nın yanında katiyen aptala yatamıyordum. Zaten o da bu sessizliği benden alıp, "O da İhsan'la birlikte büyüdü canım. Mahalleden arkadaşlar, hele bir gelmesin babam onu ne yapar! Zaten Kemal Amca'yla da selamlaşmamış hâlâ. İnşallah gelir, yoksa bu akşam fena bir sopa yiyecek bizimkilerden." dedi.

İçime gizliden gizliye bir su serpilmişti. Lâkin bu su onu göreceğim için beni ferahlatan cinsten serin bir su muydu, yoksa Nergis Hanım'la karşılaşacağım için genzimi yakan cinsten kaynar bir ateş miydi kestiremiyordum.

"Sen gel bakalım artık şuraya." Zehra beni zorla Dertsizler'den boşalan yatağına oturttu. "Assolistimiz bugün nasıl görünmek istiyor bakayım?"

Acaba ben sokağa çıkmaktan, misafire görünmekten ya da mektebe gitmekten başka nasıl görünmek istediğimi biliyor muydum? "Sen nasıl istersen." dedim. "Ben anlamam ki bu işlerden, hiç fark etmez."

"En sevmediğim insan tipi." dedi ela gözlerini seğirterek. Şakasına ettiği, hatta peşinden az biraz kıkırdadığı bu ima beni gücendirmişti ve bunu sahiden ne kasıtla söylediğini tam manasıyla kavrayamamıştım. Öyle ya da böyle, birinin en sevmediği insan tipinin bir emsali olmak ağrıma gitti. Sırf fark etmez dediğim için mi hak etmiştim bu devrilen gözleri? "Bir insan nasıl olur da nasıl görünmek istediğini bir başkasının zevkine bırakır hiç anlamıyorum. Söyle işte. Nasıl görünmek istiyorsun. Benim vazifem bu. Ne istediğini sen bilmezsen ben sana ne giydireceğimi bulamam ki. Düşün bakalım, hâlâ biraz vaktimiz var."

Sırf beni biraz daha sevsin diye, "Çok ama çok güzel görünmek istiyorum." dedim. Bunun yeterli derecede net bir cevap olduğunu düşünmüştüm.

"Sen zaten güzelsin. Başka diyorum? Mesela sevdiğin renkler ne? Nasıl elbiseleri yakıştırırsın kendine?"

Bana belki de hayatımdaki hiçbir insanın yapmadığı şekilde fikrimi soruyordu. İyiydi, hoştu ama sahiden bilmiyordum ki. Benim kendime, görüntüme ait bir fikrim yoktu. Hislerim ve güvensizliklerim vardı. "Beni sahiden güzel mi buluyorsun, yoksa incinmesinler diye çirkin olan her kıza güzelsin mi diyorsun?"

Zehra her daim her şeyde gülüp kıkırdanacak bir taraf bulabilen bir kız olduğundan, "İlahi Rehiye..." dedi damaklı gülüşünü sere sere. "Sence ben çirkine çirkin demekten gocunacak biri gibi mi duruyorum?" Ses etmedim, çünkü öyle duran birinin de neye benzediğini bilmiyordum. "Sana aksine kim inandırdı bilmiyorum ama sen gayet güzel, cici, genç bir hanımsın. Hiç mi bakmıyorsun aynaya?"

"Baksam ne değişecek? Senin gördüğünü ben göremiyorum. Benim gördüğüm kişi hep aynı."

"Hayatım, kimse kendini beğenmez ki zaten." dedi görüp geçirmiş bir yetişkinin ağırlığıyla. "Sana mahsus değil bu. Fakat tavsiyem, kendine bu denli acımasız davranmaman. Hele ki sahneye çıkmamıza birkaç saat kala. Belki de o aynadaki kıza hep yanlış yerden bakıyorsundur. Ya aynanın yerini değiştir, ya da ayna yerinden kalkmıyorsa ondaki yansımanı değiştir. Anladın mı neyi kast ettiğimi?"

Kelimelerini tesirli dizemediği bu lafını sindirip, "Çok iyisin." dedim. "Ama nafile diyorsun. Benim değişebilmem mümkün değil. Ben değişsem, insanlardaki yerim değişmeyecek bu sefer. Sorun bende değil."

"Bu ne demek şimdi?"

Utana sıkıla, "Diyorum ki, değişsek de insanların hakkımızdaki düşüncelerini değiştiremeyiz." dedim. "Beni ciddiye alan yok. Köşkte şarkı söylediğimi duyan kadınlar bile mektep müsameresine çıkmışım da elime mikrofon tutuşturdular sanmışlardır. Sen bana güzelsin, cici bir hanımsın diyorsun. Lâkin ben herkesin nezdinde bir çocuk sayılırım Zehra, zira kimse bana aksi şekilde davranmıyor. Kusura kalma, ama ondan inanamadım bu dediklerine."

"Kim sana böyle hissettiriyor ki? Nergis Teyze mi yoksa..."

Kafamı dehşetle iki yana salladım. "Asla. O aksine bana böyle davranılmasına kızar. Yani kızardı muhtemelen." derken içim sızladı. Ondan sadece bir günlüğüne nasiplendiğim şefkati kendi ellerimle yitirmiştim.

Zehra, abisinde de benzeri olan gamzeli kısa çenesini kaşıdı. Bana sırtını dönüp tavana dek uzanan ahşap kapaklı gardırobunu açtı ve içindeki envai çeşit kumaşları, askıları bir o yana bir bu yana tokatlayıp durdu. Zihnindeki dipsiz bir noktanın peşinden gitmişçesine benimle konuşmuyor, seçtiği giysileri solundaki dikiş masasının iskemlesine atıyordu.

"Zehra?" diye seslendim acaba bana mı gücendi diye. "Küstük mü yoksa?"

Beni ya dinlemiyor, ya da bir cevabı hak ettiğimi düşünmüyordu. Başım öne eğik, gözlerim gene yaşlı odasından çıkacaktım ki, "Soyunsana! Nereye gidiyorsun?" dedi varlığımı henüz fark etmiş gibi. Elindeki askılardan bana seçtiği elbiseleri görünce irkildim. Onları giyecek ne yürek, ne de onlarla insan içine çıkıp her zamanki ben olacak yaşama hevesi kalmıştı içimde.

"Zehra. Ben hayatta giyemem onları-"

"Rehiye!" dedi iki elindeki askıyı yere fırlatarak. "Alçakgönüllülük ediyorsun. Anlıyorum. İlaveten çözemediğim başka dertlerin de var belli ki. Ama Allah aşkına bari bir sen dinle sözümü! Soyun diyorsam soyun!"

"Peki, ama bunlar bana yakışmaz ki..."

"Denedin mi de konuşuyorsun?" deyince korkudan karşısında eteğimi indirdim. Gömleğimin düğmelerini de açıyordum ki, "Çorabını da çıkar. Bacakların görünsün." dedi.

Lâkin ben ona dizimin arkasındaki doğum lekemi göstermek istemiyordum. İyiliğine, hoşluğuna şüphem yoktu fakat daha o denli yakın değildik. Zehra dost canlısı, candan bir kız olsa bile tersine gelince sürekli birilerine bir şeyler buyurup bağırmasından biraz ürkmeye başlamıştım. Çoraplarımın kalması hususundaki ısrarlarımı, en azından elbiseleri denerken, yenilgiyle kabul etti ve bana tamı tamına beş elbise giydirdi. Zehra zayıf gövdeli, kemikli, benden az uzun, bedeni kıvrımsız bir kızdır. Elindeki bu elbiseler onun mektepte öğrendiklerini talim ettiği çalışmalar olduğundan pek çoğu benim bedenime uyan türde hazır elbiseler değildi. Kimisinin etekleri dizde bitmesi gerekirken, benim dizlerimin çok çok altında kalıyordu. Kimisi cömertçe gerdanı sergilemek için daracık tasarlanmışken, ben içinde kürdan gibi kalıyordum. Nihayetinde Zehra, benim niçin çekindiğimi anladı. Derdim yalnızca çocuk olarak görülmek yahut güzel hissetmemek değildi. Bedenim de, duruşum da olgun bir kadına hiç benzemiyordu.

"Söyledim sana. Bana yakışmıyorlar. Boşa çabalıyoruz." dedim turuncu elbisenin fermuarını açarken. Turuncu rengini besbelli onun kadar sevememiştim. Beni duymadığını düşündüğümden de kendi kendime fısıldayıp sitem ettim. "Tarık boşuna demiyor sen kadın mısın ki Rehiye diye."

"Pardon?" dedi ardına bir hışımla dönüp. Bedenimde gevşeyen elbiseyle göğsümü kapattım. Zehra donup alevlenen gözlerle bana baktı. "Belli oldu senin neye surat astığın..."

"Efendim?"

"Sana Tarık Abi mi dedi bunu?"

"Neyi?"

"Lafımı ikiletme Rehiye! Az evvel dediğin şeyi!"

Şayet evet dersem acaba bunu gidip Üsküdarlı'ya söyler mi diye hesap ediyordum ki hiç beklemeden, "Evet." dedim. "O söyledi."

Zehra hiç sorgu sual etmeden birlikte büyüdüğü abisine öyle bilendi ki, elleri belinde aralık bir ağızla beni baştan ayağa süzdü. Karakterinde tarif edemediğim çok saf bir tez canlılık ve hatta bu dünyadan çokça aykırı, dengesiz bir tavır vardı. "Çok sinirlendim Rehiye. Sahiden böyle mi dedi sana?" Başımı sallayıp dudaklarımı büktüm. "Tamam, sen bu işi bana bırak. Zaten geldiğinden beri ben de ona gıcık olmaya başlamıştım."

Ardına dönünce, "Ne işi? Sakın ola bir şey deme, ne olursun!" diye peşinden gittim. Elbisem yere düştü, beni çamaşırlarımla görmesin diye eğilip geri giyindim.

Bana askıdan yeni bir elbise uzatarak son derece kararlı bir buyurganlıkla, "Bunu giyeceksin. Seçtim bile." dedi. "Yazık. Ben de diyorum bu kız sahneye çıkacak cesareti buluyor ama niçin kendi hakkında sefil sefil konuşuyor diye. Meğerse aklını zehirlemişler senin. Hem de bir erkek zehirlemiş!"

"Hayır... Deme öyle, duyacaklar. Kulağına gitmesin. Yazık olur..." dedim. "O iyiliğimi düşündüğünden öyle diyor."

"Ben de bunu yedim. Bir insan, bir insanı niçin iyiliği uğruna kötü hissettir!" Ona hak veriyordum. "Ha yani dünyadaki tüm kadınlar kadın, ama sen değilsin. Öyle mi? Sen ne dedin? Ağzının payını verdin mi peki? İnanamıyorum yahu! Sen çocuk musun ki Rehiye?" Boynumu büküp cevap vermedim. "Rehiye! Yanıtsız bırakılmaktan hoşlanmam! Değilim de!"

"D-değilim."

"Aferin. Sen çocuk değilsin. Sen bir kadınsın. Yaşın kaçtı senin bu arada?"

"On yedi."

Zehra durdu, "Hadi canım." dedi. "Ben daha ufaksın sanıyordum." Aslında ona yaşımı ilk tanıştığımızda söylemiş olmalıydım, fakat bunu ben de pek anımsamıyordum. "Neyse, çabuk şunu giy. Hadi."

"Bunun askıları yok Zehra..."

"Farkındayım herhalde. Giy dedim!"

Kabarık etekleri dizimin altında biten, beyaz puantiyeli, siyah straplez bir elbiseydi. Zehra'yı da kaybetme korkusundan elbiseyi giydim. Diğerleri gibi üzerimde bir çuval gibi durmadığını görünce ben de tüm ümidimi bu elbiseye bağladım. Zehra bana döndüğü gibi, "Allah seni kahretmesin." diye kızdı. "Sutyenin üstüne mi giydin bir de bunu. Bu ne böyle!"

"Sutyensiz mi giyeceğim!"

Ben elbisemi üzerimde tutmaya çalışırken Zehra bir çırpıda içimden sutyenimi alıp odanın bir köşesine fırlattı. Karşısında neredeyse çırılçıplak kalmıştım. "Başka sutyenin mi yok? Bunu neneler bile giymez."

"Halamın o... Zehra! Sokağa böyle çıkamam ben!"

"Bu elbise böyle giyilir! Elimde başka elbise yok, hazırlanmak için de on beş dakikamız kaldı ve arkadaşım evleniyor! Arkanı dön! Pens atacağım! Merak etme kimse görmeyecek memelerini."

Zehra elimizde kalan dakikalar boyu beni o elbiseyle türlü şekillere soktu. Önce külotlu çoraplarımı tekrar çıkartmaya göz koydu, çok direttim ve sırrımı aşikâr etmeden onu elbiseye yakıştığına ikna etmeye çalıştım. Bana kayışlı, boyumu biraz daha uzun gösterecek, yüksek ökçeli, kırmızı rugan bir pabuç verdi. Kâküllerimi beni çocuk gibi göstermeye hizmet ettikleri gerekçesiyle cezalandırdı. Saçlarımı bir jöleyle taradı, buklelendirdi ve kâküllerimi de onların arasına saklayıp birkaç toka taktı. Bana makyaj da yaptı tabii. Fakat fazla vaktimiz yok diye bir tek kırmızı ruja özen gösterdi. Çıplak gerdanıma Eminönü'nden aldığı sahte ince kolyeleri taktı ve elbiseyi o kadar çok, o kadar çok sıktı ki yok sandığım göğüslerim arşa çıktı.

"Evet. Fikrini alayım." Ben aynada kaçamak gözlerle kendimi süzerken, o aceleyle yüzünü pudralıyordu. "Hâlâ aynı kişiyi mi görüyorsun aynada?"

Hem tükürdüğümü yalamak, hem de bu büyülü anı bozmak istemediğimden onu yanıtsız bıraktım.

Hayatımın hiçbir noktasında, belki bir ihtimal Metin Kenter'in yanında olduğumu hayal ettiğim düşlerim haricinde, kendimi hiç böyle görmemiştim. Her insan gibi giyinikken de, çıplakken de bilirdim kendimi ve bildiğim kendim, sevgiye, beğenilmeye layık bir bedene sahip değildi. Büyümesi için zaman vardı. Dönüşmesi için yaratılacak sebepler vardı. Fakat o ben, hiçbir zaman benimle aynı düzlemde yaşamıyordu. O gelecekteydi. Düşler âleminde, ulaşılmaz bir yansımamdı benim. Oysa o yansıma şimdi orada, tam karşımdaydı. Sadece bir elbise, sahte bir kolye, Ankara'dan kalma bir külotlu çorap, kırmızı ruj, buklelenmiş saçlar ile ezbere bildiğim bedenim birkaç dakika içerisinde o çok başka âlemlerdeki mevcudiyetine erişebilmişti.

Sıkı sıkı pens attığı belime dokundum. Kabarık eteklerime, jöleli saçlarıma, bu denli açma cüretini hiç gösteremediğim gerdanıma. Ve iki göğsüme.

"Ellerine sağlık... Beğendim."

"Şapşal." Yüzünü pudralamayı bitirince yanaklarına mercan renginde bir allığı bocaladı. "Aslında tırnaklarını da boyasak güzel olurdu, onu da başka sefer yaparız kısmet olursa. Ee? Bir şey de. Tatmin olmadım. Bakalım Tarık Abi seni böyle görünce de çocuk olduğunu düşünecek mi? Ay hayır..." Zehra omuzlarımdan tutup beni kendine çevirdi. "Rehiye. Feridun'dan uzak dur olur mu?"

"Anlamadım. Ne için?"

"Sen beni dinle yeter, gerisini çok düşünme-"

"Hop! Hadi be! Prova bu kadar sürmedi kızım, hadisenize!"

"Kapasana o çeneni sen! Bizi bekleyeceğine git de ayaklarına su tut!" diye bağırdı aşağıdan bize seslenen Musti'ye. "Gel hadi, gidelim artık."

Zehra boynuna fotoğraf makinesini astıktan sonra üzerime beyaz, suni bir kürk giydirdi. Eşyalarımı, bilhassa da çam yeşili paltomu onun dağınık odasında bırakınca sanki kendimi öldürmüşüm de oraya gömmüşüm gibi bir ihanetin ağırlığını sezdim içimde. Bir yanım çok mutlu ve hürdü, bir yanımsa her an tanıdığım birine yakalanacağım korkusuyla ellerimi gerdanıma götürüyordu. Alt kata indik. Dertsizler sahneye ait olmadığı belli, farklı takım elbiseleriyle, elleri ceplerinde, sırtlarında enstrüman çantaları bizleri bekliyordu. Ziya Amca bizi görmüyordu, füme rengi mantosunu sırtına geçirirken nasıl gülünç görünüyorsam birdenbire herkes sesini kesince o da bize döndü. Kendimi suçlu, hatta çokça suçlu, biraz da günahkâr hissediyordum. Ömrü hayatımda hiç bu kadar açık bir elbise giymemiştim ve her ne kadar dostum da olsalar, Zehra'nın şişirdiği göğüslerimi akşamleyin hepsi kürkümü giymeden görecekti. Bütün gece kürkle oturamazdım. Sahneye de bir kürkle çıkamazdım.

"Nasıl olmuş assolistiniz?" dedi Zehra elimden tutup beni zorla döndürerek. Yüzlerine bakamadığımı, elbisenin içinde çokça çekingen durduğumu fark edince Zehra beni dirsekledi, gözlerini belertip duruşumu dikleştirdi. "Yani ben hazırladım diye demiyorum ama inanılmaz oldu bence. Kızın yüzüne can geldi. Al bunu mecmualara kapak olsun!"

"Eyvah eyvah." dedi Ziya Amca beni görünce. Boynuna atkısını doluyordu. "Bünyamin'in bu kızcağızı ne diye yedi düvele anlattığı belli oldu. Sen gene dikkat et kendine yavrum, benim kızım çok süslemesin seni."

Zehra, "Baba! Karışma sen işime!" diye topuklarını merdivene vurunca güldüm. Yanımdaki duruşu, babasıyla inatlaşması, bukleli küt saçları ve bileklerindeki taş bilezikler bana bir an Nazar'ı anımsattı.

"Senin kızında akıl makıl yok Ziya Amca." dedi Feridun, Zehra'ya. Kardeşinin karnını dirsekleyince, Zülfikar gerçekten de tiki olduğundan iki kat büzüldü. "Rehiye. Sen o kürkle akşama kadar pişersin. En iyisi çıkart bence."

"Yok, böyle iyiyim." dedim. "Hem zaten hava çok soğuk, ondan giydim-" Bu kez de Zehra beni dürttü.

Musti bir şey demedi, hatta beni görür görmez elleri cebinde kapıdan dışarıya çıktı ve bizi orada bekledi. Zülfikar yandan yandan gözlerime bakıyor, tebessümle ona karşılık verdiğimde de sokakta oynarken içeriden su rica eden bir çocuğun mahcupluğuyla bakışlarını benden kaçırıyordu. Hepsinin arasında bir tek, "Rehiye? Ne kadar güzel olmuşsun." diyen Necip'ti. "Yanında biz sönük kalacağız şimdi."

"Ulan siz parlasanız ne olur zibidiler!" dedi Ziya Amca. "Ee ne demişler... Âdem kararttı dünyayı, Tanrı yarattı Havva'yı. Düşün hadi önüme, nikâha geç kaldık!"

Sürü hâlinde peşlerinden yürüdüm. Zehra'nın paltosunun kuşağına tutunarak basamaklardan kümesli bahçeye indim. Yerler eriyen kardan dolayı biraz çamurluydu, pabuçlarım batmasın diye taşlara basa basa ilerledim, bu esnada adımlarını yavaşlatan Feridun bana basılacak taşları gösteriyor, sanki basamamışım ya da görmeden çamura basmışım gibi de araya bir espri sıkıştırıp kaşla göz arasında koluma uzanıyordu. Sokağa çıktık. Bizi öyle görünce Musti, "Ben kendim gideceğim." dedi birden.

"O neymiş öyle? Düş önüme." dedi Ziya Amca arabanın kapısını tam açmışken.

"Hepimiz sığamayız. Zaten ben de sigara alacaktım."

"E iyi bari. Bana da al, dönerim ben sana. Geç kalma."

Musti yine elleri cebinde, deri keman çantasını sırtlanıp yokuş aşağı sallandı. Herkes otomobilin farklı bir kapısına doluşurken ben Musti'yi seyrediyordum. "Rehiye." dedi Zehra. "Şuraya yaslan. Resmini çekeceğim. Hatıra kalsın."

Boynunda hazır ettiği makineyi görünce dudaklarımın kıpırdamasına mani olamadım. "Tamam. Buraya mı geçeyim?" dedim evlerinin dışına yaslanarak. Ellerimi önümde birleştirip tüm dişlerimle gülümsedim.

"Öyle gülme. Hayır, ellerini de koyma öyle. Rehiye!" Aralık şoför kapısının önünde bizi bekleyen babasına bakıp yanıma sokuldu. "Böyle poz vermeye devam edersen bana çocuk dediler diye hiç ağlama yanımda."

"Ağlamadım ki?"

"Lafın gelişi. Hadi." dedi. "Şöyle ağırdan al biraz kendini. Sanki fotoğrafının çekilmesini istemiyormuşsun gibi."

"Ama istiyorum."

"Tamam, ben de gibi diyorum. İstemiyormuşsun gibi."

Bedenimi tekrar evin duvarına yaslayıp terslercesine ona baktım. Bana kaşlarımı biraz çatmamı, tebessüm etmememi ve bedenimi salmamı söyledi. Ben de anladığım ve yapabildiğim kadarıyla dediklerini yerine getirdim. Zehra bu resmi yıkattıktan çok sonra verdi bana. Ardından peş peşe arabaya doluştuk. Musti'nin gittiği ihtimalde bile bana yer kalmamıştı. Zülfikar biraz tombul olduğundan, Feridun da biraz kemikli ve uzun olduğundan anca Zehra'ya kadar yer kaldı ki yol boyu Zehra'nın kucağında Üsküdar'dan Kadıköy'e tüm bozuk yolların tümseklerinde zıplaya zıplaya oturdum.

"Baksana bir." diyordu Feridun arada bir Zehra'ya. "Yorulduysan ben taşıyayım kızı."

Zehra sırtına vuruyor, ağza gelinmeyecek laflarla onu daha da güldürüyor bense bana arsızca göz kırpan Feridun'a utançla tebessüm edip yüzümü saklıyor, sonra sırf merakımdan ona geri bakıyordum. Bu tebessüm, bu kıyafetleri giymeden, kendi hâlindeki o eski Rehiye'nin son tebessümüydü.

Çünkü Zehra'nın esasında iyilik dolu bu dokunuşları; on yedi yıllık hayatımda, aslında mektep arkadaşlarımdan kuzenlerime, kuzenlerimden halama kadar insanların bana niçin mesafeli ve gaddarca yaklaştığını anlamamda büyük bir rol oynamış, gözlerimi bir daha asla kapanmayacak şekilde aralamıştı.

Ben güzel bir kızdım.

Ve insanlar, bunun farkında varmamdan delicesine korkuyordu.

Bilhassa da Üsküdarlı.



Zehraların evine nasıl girdiysem, üstümde bana ait hiçbir şey olmadan çok başka bir Rehiye olarak çıktım. Alelade bir günde katiyen giymeyeceğim, sahip olmayacağım bu giysilerle birlikte kâkülsüz yüzümün ifadesi dahi değişmiş, kendime ve yaşamıma olan anlayışımdaki ansız değişim vakit kaybetmeden ruhaniyetime sinmişti. Kendimi kâinata farklı bir bedenle yeniden gelmiş gibi hissediyordum. Eteklerimi havalandıran rüzgâr bir başka esiyordu, alnım nefes alıyordu, üzerimdeki gözler beni utandırmıyor aksine onlara geri bakma cüreti göstermeme sevk veriyordu.

Sahneye çıkana dek üzerimde gezinen gözlerin her birini geri iade ediyor ve bana bakmakta haklı olduklarını, Zehra'nın beni çokça güzelleştirdiğini, bir başkası olsam ben de kendime bakacağımı söyleyip kendimi daha da kandırıyordum. Necip sırf alışamadığından, Zülfikar beni hayranlık derecesinde hoş bulduğundan, Feridun ise beni sahiden o gün çok güzel bulduğundan bakıyordu -ki bunu gün boyu bana en az üç kez alenen söylemişti. Fakat ne vakit geriye kalan tek üyenin, Musti'nin bana bakmadığını fark etsem o vakit küplere biniyordum.

İstediğim bana bakması değildi tabii. Sadece normalde bana hiç bakmayacak birinin kararını değiştirebilecek denli güzel olmak ve bu güzelliğin ise insanları yenik düşürecek denli kuvvetli olmasını arzuluyordum.

Benim bildiğim tek erkek Üsküdarlı ve Metin Kenter'di. Metin Kenter bana kati surette bakmazken, Üsküdarlı ise baksa bile beni hatıralarından sıyıramaz; o tatlı, minik, kâküllü kız çocuğunu görür, bunu da utanmadan yüzüme vururdu. Kendimi çirkin hissediyorsam güzel olduğumu söylerdi. Lâkin beni güzel bulduğunu söylemekten çekinirdi. Beni beğendiğini, bir meziyetimin ona göre iyi olduğunu bile ağırdan alarak yüce gönüllü bir abi edasıyla bahşeder, beni deli ederdi. Oysa Feridun'un tanıştığımızdan beri bana ne denli merhametli davrandığını hatırlasam da, esasında hovarda bir şahsiyeti olduğunu da daha ilk günden fark etmiştim. O kuvvetle muhtemel ne halamın, ne de Üsküdarlı'nın ötemde beremde gezmesine müsaade edeceği türden bir erkek değildi ve öylesi bir erkek tıpkı Üsküdarlı gibi her şeyin en başında bana bir abi gibi davranıyorken, şimdi bana o manada bakıyordu. Zehra'nın ikazını geç de olsa anlamıştım, ancak bu bakışları kazanmak öyle tatlıydı ki onu dinlemeyi hiç düşünmedim. Ne mutlu ki ben, bakışların niyetlerini ayırt edebilen bir kızdım.

Erkeklerin bakışları Üsküdarlı'nınkilere benziyorsa iyi, onun suratına yakışmayan bakışlara benziyorsa da art niyetli bakışlardır. Fakat beni üzen, Feridun'un suratındaki bu bakışları dostumun suratında da görmek isteyişimdi.

İhsan ve Hülya çiftinin evvela Kadıköy'deki nikâhına gittik, çok durmadan da konvoya katılıp Üsküdar'daki aile gazinosuna geçtik. Salacak Aile Gazinosu, kiminin Salacak Plaj Gazinosu, kimininse Kız Kulesi Gazinosu diye adlandırdığı; Nergis Hanım'ın köşkünden az yokuş yukarı yürüyüp sonra da sağdan sapıp büyük kapısına vardığımız geniş eğlence bir mekânıydı. Kız Kulesi'ne bakan terası gündüzleri çay bahçesi, geceleri ise ailelerin gönül rahatlığıyla keyiflenebileceği çalgılı bir mekândı. Hava karardığında balkonunuzun kapısını şayet aralık bıraktıysanız gazinodan gelen uğultuları, alkış seslerini duyabilirdiniz. Şayet gazinodaysanız ve canınız da denize girmek istiyorsa terasın altındaki merdivenlerden plaja inebilir, tıpkı tüm Üsküdarlılar gibi kuleye dek yüzebilirdiniz.

Benim buraya ilk teşrifim, ne şanslıyım ve de ne şanssızım ki, bir çiftin nikâh kutlaması uğruna çakma solistlik oynama vesilesiyle vuku buldu. Aralık ayında olduğumuz içinse ne terasın, ne de plajın keyfini doyasıya sürebildim.

Her şey Zehra'nın dediği gibi oldu. Üsküdarlı, annesi ve yanlarında gelen Cevale, Tülin ve Tuti Hanım nikâha değil, ben sahneye çıkmaya hazırlanırken gazinoya teşrif ettiler. Sahnedeki ilk hatamı şarkının ilk nakaratında, kapıdan girer girmez kadınların arasında yükselen boyunu ve şapkasız jöleli kafasının biçimini tanıdığımda yaptım. Gelen geçene selam veriyor, onun kim olduğunu tanıyan teyzelere topluca sarılıyor ve giderek annesiyle piste yaklaşıyordu. Fildişi ceketini koluna almıştı, açık renk gömleğinin üstünde ekoseli, kolsuz, kahverengi bir süveter, yine aynı renk bir kravat takmıştı. Ankara'dan hiçbir kıyafet getirmemiş olmasına rağmen tüm bunları nereden bulduğunu anlamaya çalıştım. Şapkası yine yoktu. Üsküdar'a geldiğimizden beri âdeta koyulan saçlarını jölelemiş, sıkıca tarayıp yandan ayırmıştı ve ben onu incelediğim saniyeler sırasında üç mısrasını kaçırdığım şarkıya tam giriyordum ki gözüme bir hareketi takıldı. Üsküdarlı geldiği kapıya geri döndü ve bu kez koluna hangi delikten çıktığını bilmediğim Aydan'ı takıp içeriye girdi.

"Rehiye." diye fısıldıyordu bana en yakın olan Musti.

"Düzgün konuş lan kızla." diyordu Feridun gülerek. Ya da Zülfikar. Bilemiyordum ki. Hiçbirine bakamıyordum. İkisinin sesi de aynıydı.

"Bir şey mi dedik? Adını söyledim. Şarkıya girmiyor."

"Aydan nereden çıktı! Yıldız gibi parladığın, geceme güneş doğmasın. Saçlarını okşarken sevgilim, varsın sabah da olmasın!"

Yaptığım hatayı kendimce şaklabanlık ederek telafi etmek istedim. Elbisemin kabarıklığından mı yoksa hafif ökçeli pabucumla geri geri kabloya basmamdan mı bilmem, bir şeyleri mikrofonumun demir standıyla beraber peşimde düşürdüm. Tüm salon acı içinde, yükselen gürültüden kulaklarına kapandı. Bense yalnız Üsküdarlı'ya baktım. Yarattığım gürültüden zerre etkilenmemiş, hâlâ gülerek yaşlı kadınlarla selamlaşıyor, koca dişlerini seriyor ve Aydan'ı onlara takdim ediyordu.

Aydan, sanki bu eğlenceden çok sonra haberi olmuşçasına tıpkı onu ilk ve son kez gördüğüm gündeki gibi siyah kabanıyla içeriye girmişti. Ona uzaktan baktıkça hırslanıyor, kadınların onu Üsküdarlı'nın ahbabı değil de sevgilisi, nişanlısı yahut karısı olduğunu sanmalarından korkuyordum. Oysa etrafıma bir baksam beni daha büyük bir tehlike bekliyordu: Nergis Hanım da oradaydı. Ve ben onun başıma açacağı beladan kurtulabileceğimi sanıyor, çatılmış kaşlar ve ferfecir okuyan fesat gözlerle sadece oğlunu süzüyordum.

Gece boyu kimse Kardelen Gazinosu'ndaki gibi bana gülmedi. Sakarlığım, insanları bir araya getiren sıcak bir samimiyet unsuru da olmadı.

Herkes torunlarına, dostlarına ve evlatlarına güzel bir hatıra bırakmanın derdindeydi ve oradaki hiç kimseyle tek bir bağı dahi olmayan kimsesiz ben, Üsküdarlı uğruna bu anıyı küstahça mahvetmekten gizli bir zevk alıyordum. Arada bir Necip bakışlarıyla beni silkeliyordu. Üsküdarlı'dan ziyade oralarda bir yerde Nergis, Cevale, Tülin ve Tuti Hanım'ın orada olduğunu ve beni ilk kez böyle giysilerle gördüklerini, sesimi ilk kez duyduklarını kendime hatırlatarak dikkatimi gösterime veriyordum.

Ne kadar güzel olduğumu söylüyordum kendime. Eğer hata yapmazsam ve Aydan'ın varlığını unutursam bana daha kaç kişinin bakacağını, bakanın da ne duygularla bakacağını düşündüğüm gibi Dertsizler kadar ümit vadeden bir ekibe de ne kadar yakıştığımı hayal ediyordum. Beni sevmeseler bile beğeniyor olmalıydılar. Beni beğenmek zorundalardı. Kendime hep bunları telkin ediyor, bedenimi ayakta tutuyordum. Ben Müjgân Hanım değildim. Ben Rehiye'ydim. Benim kendimde sevmediğim en ufak bir yanım, uzvum tek bir dokunuşla güzelleşebilirdi. Ben dilersem herkesi mest edebilirdim. Baksana, diyordum kendime. Sahnede koşturan çocuklara, tütülü genç kızlara ve alkış tutan kadınlara bak. Seni yalnızca Feridun gibiler değil, senin cinsinden olan bile beğenir.

"Keşke görmeseydim gülen gözlerini. Biliyorum fakat sen de seviyorsun. Anladım çapkınca naz ediyorsun."

Zaman geçtikçe sahte telkinlerle beslediğim cesaretimde ufak tefek delici düşünceler açan bu hislerin, her gelip geçtiğinde bende derin bir yıkım yarattığını da seziyordum. Biraz kendime kulak verince de bu kırgınlığın beni beğendiğini hissettiğim insanlar arasında Üsküdarlı'yı hissedememek olduğunda karar kıldım. O bana ne hayranlıkla, ne de kızgınlıkla bakıyordu. Bedeni sahneye dönük bile değildi, annesinin yanında değil erkek ahbaplarının yanında Aydan'la oturuyordu. O ukala yüzünde bana kızdığına dair tek bir his kırıntısı yoktu ve beni en çok bu delirtiyor, hata yapmaya sevk veriyordu. Onu hislendirdiğimi anlayamıyordum ve anlayamadıkça ona beslediğim anlamsız hislerin hüznüyle sersemliyordum. Bunları sorgulamak için ne doğru yerde, ne de doğru zamandaydım: peki ama bu tavrı bana Nermin sergilese de bu denli kafama takar mıydım?

"Rehiye?" dedi Zülfikar. "İyi misin? Niye öyle bakıyorsun?"

"Daraldım. Hava alsam ne güzel olur." Maksadım gazinonun kuleye bakan terasında biraz nefes alırken Üsküdarlı'nın masasının önünden geçmekti. İçimde derin uykusundan ara ara uyanan bir şeytan, şayet bunu yaparsam belki onun değil ama yanına oturduğu arkadaşlarının da bana bakmasını sağlayabileceğimi söyledi. Masalarında adım geçer, beni görmezden gelme oyununu kaybederdi. Bu belki beni bir süre mutlu edebilirdi. Fakat mutluluk bunun neresindeydi?

"Mümkün değil." dedi Necip zaten benden de çok memnun kalmamış gibi. "Biz gitsek bir şey olmaz, ama sen gidersen kim söyleyecek?"

"Ben söylerim." dedi Musti.

"Aman aman." dedi Feridun. "Billur sesini duyamayacağım bugün, hiç hazır etmedim kendimi."

Ne sahneden inebiliyor, ne de ufak bir su molasına çıkabiliyordum. Seyirciler dinlenmeden oynuyor, dans ediyor ve yorulup gene dans ediyordu. Gecenin sonuna kadar dört kere güfteleri unuttum. Bu katiyen yapmayacağım kusurun üstüne bir de giydiğim topuklularla iki kere tökezleyip bileğimi büktüm. Giydiğim elbise kolsuz ve askısız olduğundan, kollarımı her kaldırışımda aşağıya düşecekte insanlar göğüslerimi görecek diye korkuyordum. Muhtemelen kaba ve zarafetten yoksun hamlelerle elbisemi gerdanıma kadar çekiştiriyor, ön masada gelin Hülya ile oturan Zehra'nın tıpkı halam gibi belerttiği gözleriyle bana bir şeyler ima ettiğini anlıyordum.

Sonra bu kuru cesaretin ve Tarıksızlığın peşinden, aslında hiç de sandığım gibi sahneye yakışmadığım fikri buldu beni. Kendimi dışardan bir göz olarak hayal ediyor, bu süslü görüntüme rağmen nizamsız adımlarımı, sahnede geçen seferki gibi doyasıya zıplayamadığımdan bedenimin ne kadar katı durduğunu, aynı zamanda da kollarımı kaldırdığımda inen elbiseyi ne kadar hantal ve kötü biçimde çekiştirdiğimi düşünüp yeni kendimden de soğuyordum. Müjgân Hanım'ın yüzü artık gördüğüm tüm diğer güzel kadınların yüzüne karışmıştı bir kere, ancak sahnedeki zarafetini hâlâ hatırlıyordum. Mikrofonu tutuşuma kadar hiçbir yönden ona benzemediğimi idrak ettiğimde bunu hazmedemedim.

Ne kadar hünersiz, ne kadar çirkin olduğumu, dostumu bile yanıma getiremediğimi düşünüp isyan ettim. Ne malum, belki de benim bu hantal tavırlarımı görüp aslında rezil olmaktan kurtarıyordu beni? Belki de sahneye yakışmadığımın farkındaydı ama beni o kadar çok seviyordu ki elimi uzatsam kolumu kurtaramayacağım bu fenalıktan beni korumaya çalışıyordu. Hislerimde hakkım olduğuna inanıyordum. Zira aldığımız alkış Kardelen Gazinosu'na kıyasla kuru, cansız ve ilgisizdi. Onlar bizleri değil, İhsan'ı ve Hülya'yı alkışlıyordu.

Lâkin en özel gününde benim yarattığım tüm aksiliklere rağmen nihayet bir masada mola verdiğimiz sırada, "Rehiye'ydi değil mi?" diye yanıma oturmuştu gelin Hülya. Sarışın, kıvırcık saçlı, renkli gözlü dişlek bir kızdı. "Sesine sahiden bayıldım biliyor musun? Seni daha evvel tanısaydım nişanıma da çıkmanı rica ederdim, kısmet bugüneymiş. Ne zamandan beri söylüyorsunuz birlikte? Neciplerin yanında hiç görmemiştim seni."

Bizimle aynı masada soluklanan Necip portakallı gazozunu içerken Ankara'dan geldiğimi, yollarımızın henüz kesiştiğini ve solistleriyle yaşadıkları stil ayrılığı sebebiyle kurtarıcı olarak benden sahneye çıkmamı rica ettiklerini anlattı. Bunu duyunca bizimle aynı masada oturan Ziya Amca, "Nasıl ama?" dedi Hülya'nın omuzuna hafifçe vurduktan sonra. "Dinledi mi amcan da?" Tam bu esnada köşkteki kadınlar ve peşlerinden siyah bir kuğu gibi süzülen Nergis Hanım kendilerine birer iskemle çekerek masadaki sohbete dâhil oldular. Bedenimdeki tüm tüyler onun rüzgârıyla kıpırdadı. Tuti Hanım'ın iltifatlarını, diğer kadınların hakkımda ettiği lakırdıları işitemiyordum. Gözlerimi, kollarımı, her şeyimi ondan başka taraflara çevirmiştim. Bana çok kızacaktı. Hele ki o kılıkla karşısında oturduğum için tıpkı halam gibi küstah ve nankör olduğumu söyleyecek, hiç çekinmeden herkesin ortasında kulağımı çekecek, ayıplarımı çarşaf gibi serecekti.

"Dinlemiştir, dinlemiştir. Ondan bir şey kaçmaz, şuradaki masada oturuyorlar onlar da."

Ziya Amca soluklanan oğluna ve geriye kalan Dertsizler'e şöyle bir bakıp, "Ne diyorsun Nergis?" dedi arkadaşına imalı bir gülüş paslayarak. "Benim haytalar becerir mi sahneyi senin kızla?"

Nergis Hanım'a korkunç utançlı kısa bir bakış attım, gözlerimiz çarpıştı. Evi karıştırma mevzusunu hâlâ yüzleşmediğimizden hakkımda diyeceği ilk şeyin ne olduğunu duymak istemiyordum. Muhtemelen bu bahsi aralayacak en doğru zamanı bulmuştu kendince. Bir an evvel oradan gitmeli, Hülya'nın kutlamasını daha da fazla berbat etmemeliydim.

"Müsaadenizle. Hazır moladayken ben biraz hava almak istiyorum-"

"Şansına küs." diye lafıma kesti Nergis Hanım. Bana dedi sandım. Oysa o, Ziya Amca'nın yanında bacak bacak üstüne atmış, sigarasını yakıyordu. "Ben senden önce davrandım."

"Ne ara be? Konuştun mu donu delikle?"

"Ziya Amca!" dedi Hülya. "Rica ederim deme öyle. Mazide kaldı artık. Duymasın, çok gıcık oluyor."

Neyi ima ettiklerini anlamıyordum, bu kez de çocuklara baktım ama aynı anda bana bakan tek kişi Musti olduğundan ikimiz de suratlarımızı başka yerlere çevirdik.

"Rehiye." dedi Ziya Amca o sırada. "Şimdi diyeceksin bu adam ne diye çıkarttı beni tanımadığım insanların nikâhına diye. Hülya'nın amcası Taksim'deki pek çok gazinonun ortağıdır. Bizimkileri bu yeni gazinolardan birine çıkartmaya çalışıyoruz epeydir lâkin sabit solist olmayınca yürümüyor o işler. Gecelik sahne alıp oradan oraya zıplıyorlar. Tabii tanınmak için bir yere demir atmak gerek."

Onlara tam anlamıyla kulak veremediğim gibi kimseye de bakamıyordum. Başımı kaldırırsam Nergis Hanım'la yüz göz olacaktım ve tek dileğim, yok olmak ve oradan gitmekti.

"Sen de ne bahtlı kızmışsın." diye devam etti laflarına. "Daha geleli kaç gün oldu yahu! Yetimin öksüzün talihi bir başka güler derlerdi de inanmazdım. Aynı filmlerdeki gibi. Köyden indim şehre. Gerçi Ankara da köy sayılmaz da. Neyse. Sen iyisi mi git de yeni anana şükret. Seni evine aldı, yetmedi bir de sahneye-"

Ziya Amca, ıslanan gözlerimi gördüğü an konuşmayı bıraktı. Sessizliğim hayra alamet değildi.

"Benim bir annem yok Ziya Amca."

Nergis Hanım sigarasının dumanını dudaklarından üflerken hiçbir duygu sezdirmeden bana baktı. O bakışların içerisinde her nasılsa evvelsi gün odasındayken beni ondan başka bir Meryem Ana'nın kurtarmayacağını söylediğim anı gördüm. İstanbul'da yaşadığım bir gün, sanki Ankara'da yaşadığım tüm yıllara bedeldi. Sığındığım insan, bir anda nasıl kaçıp saklanmak istediğim insan olabilmişti? Tüm masanın neşesini öldürdüm. Kimseden müsaade istemeden sessiz sessiz kalkıp buz gibi terasa çıktım. Kız Kulesi'nin karanlık siluetini, denizi aydınlatırken dört dönen fenerinin dalgalarda yüzen parıltısını seyrettim.

Zannederim hislerim ilk o zamanlarda bulanmaya başlamıştı. Ne hissettiğimi çözemiyordum çünkü değişmenin ne demek olduğunu, farklı bir hayata sahip olmanın tadını hiç tecrübe etmemiştim. Duyduğum korku mideme vuruyordu. Kendi içimde kayboluyordum. Olduğum Rehiye, olmak istediğim Rehiye'ye geçit vermeksizin bana mütemadiyen ardımda bıraktığım anıları hatırlatıyordu. Hâlbuki bir bilsem. Esasında kendimi doğurmanın sancılarını çekiyordum.

Gecenin geri kalanında uzaktan bana baktığını sezdiğim Zehra'ya hiç yüz vermedim, kimseyle konuşmadım ve kimsenin ne düşündüğümü, ne hissettiğimi çözmesine izin vermedim. Herkes dağıldı. Zaman geçti ve ben kâinattaki en kıymetli varlık olduğumu hissederek girdiğim o gazinodan, yaratılmayı dahi hak etmeyen pısırık, kimsesiz bir mahlûkat olarak çıktım. Nedensiz bir acıyla ağlıyor, kürkü yine zarafetten yoksun bir havayla bedenime sarıyor; kendimde aslında güzel ve hür bulduğum her yerimi kapayıp tövbe ediyordum. Başıma gelen her şeyin söz dinlememekten ve gerdanımı açmaktan ileri geldiğine inanıyordum. Bazen halama hak veriyor, sonra onu düşünüyor, sonra onu gene iteliyor ve eski, Ankara'daki Üsküdarlı'nın elini tutup bu düşüncelerden kaçıyordum. Ancak o, hiçbir ihtimalde benim yamacıma gelmiyordu.

Necip ve diğerleri erkek erkeğe İhsan'la vakit geçireceklerini söylediler. Ziya Amca ve Zehra, geline ve kuzenlerine veda ettikten sonra evlerine geçmek üzere gazinodan ayrıldı. Giysilerimin onda kaldığını, onun elbisesinin de bende kaldığını fark edemedik. Nergis Hanım'ı ise görmedim. Cevale, Tülin ve Tuti Hanım beni övmeden duramıyor, köşke vardığımız gibi beni herkese dinleteceklerini söylüyorlardı. "Zaten ciciydin, şimdi de cimcime mi oldun sen?" diyordu Tuti Hanım.

İçlerinde en gamsız ve koket olan Tülin Hanım, "Kim süsledi seni böyle şekerim? Vallahi bayıldım, ne de güzel yakışmış bunun kesimi sana." diyor, beni kenara kıstırınca da büyük bir neşeyle, "Çok canlar yakacaksın sen. Ferfecir okuyor ayol o gözler! Ayrıca o kıvırmalarını da görmedim sanma!" diyerek bana hiç olmadığım biri gibi davranıyordu. Cevale Hanım ise daha nemrut ve ağırkanlı olduğundan giysimin dekoltesine ve cazibeme dikkat etmem gerektiğini, bana bakıp da bekâr olup olmadığımı soran kadınları saymayı üçüncü şarkıda bıraktıklarını söylüyordu.

En nihayetinde, "Hadi Rehiyeciğim, eve geçelim." diyerek beni gazino çıkışı peşlerinde sürüklediler. Az uzakta bir başlarına karanlık sokakta yürüyen Aydan'ı ve Üsküdarlı'yı gördüm. O andan sonra ne eve dönebilirdim, ne de onu orada başka bir hanım ahbabıyla bırakabilirdim. Kadınlara, "Ben Tarık'la dönerim. Zaten arkadaşını eve bırakacaktık. Unutmuşum demeyi, ne olur kızmayın." diyerek yalan söyledim. Yalanım kanmaya dünden razı, kol kola köşke yürüdüler. Bense ara sokağa çoktan sapmış, olduğum yerden görünmeyen Aydan ve Üsküdarlı'nın peşine takıldım.

Gölgelerine yetişince, "Aa..." diye seslendim arkalarından. Durup bana baktılar, ben Üsküdarlı'yı görmezden gelip doğrudan Aydan'a yürüdüm. "Sen o geçenki kızsın. Neydi adın? Aycan mı?"

Aslında Ayhan diyecektim, ama Üsküdarlı'yı hepten kendime küstürürüm diye demedim. Aydan'sa ona öyle seslenseydim bile alınmayacak bir keyifle, hatta tüm dişlerini sererek gülümsedi. "Aydan ismim." dedi hiç gocunmadan.

"Nereye böyle?" diye sordum. "Kutlama bitti."

Aydan bir şey demek için müsaade alır gibi Üsküdarlı'ya bakınca, kızın lafını o devraldı. "Sahilde oturalım dedik. Müsaade yok mu?"

"Sahilde?" dedim gözlerine hiç bakmadan. "Bu soğukta?"

"Aydan'ı eve bırakacağım. Hem sen niye köşke gitmedin-"

"Aydan Ankara'dan gelmedi mi?" dedim lafına takıldığımdan. "Burada bir evi olduğunu bilmiyordum."

İkisi de birbirine bakarken Aydan'ın şaşkın suratında hiçbir fesatlık görememek öfkemi daha da kaşıyordu. Tatlı tatlı, "Teyzem karşıda yaşıyor. Onda kalıyorum." diye açıkladı yetmezmiş gibi.

"Anladım." dedim kollarımı birbirine kavuşturarak. "Çok da geç oldu ama. Keşke bu kadar uzun durmasaydın düğünde. Şimdi nasıl döneceksin? İskeleyi anlarım da te karşıya kadar Tarık mı bırakacak seni? Yazık değil mi ona?"

Aydan yine ne diyeceğini bilememişçesine arkadaşına bakarken, "Aslında köşkte kalsan ne güzel olur." dedi Üsküdarlı. "Erkek yok zaten benden başka. Rahat rahat kalırsın, sabah geçersin karşıya."

Üsküdarlı bunu bana garezinden değil, sahiden iyiliğinden söylemişti. Âdeta burnumdan soluyarak, "Annen bunu biliyor mu peki?" dedim Aydan'ın karanlıkta bile parlayan buz mavisi gözlerine bakarken. "Nergis Hanım yabancıları evine sokmaz. Kalabileceğini sanmıyorum."

"Tarık, bence ben..."

Üsküdarlı, Aydan'ın gözlerine dediklerimi önemsememesi adına şefkatli bir bakış atınca orada daha fazla kalamadım. Bu bakış sanki sen takma onu kafana, her zamanki hâli ya da ben varken sana hiçbir şey yapamaz der gibi insanın içini huylandırıyordu. "Ben gidiyorum. Size sahilde iyi eğlenceler." deyip girdiğim sokağın asfalt yollarını topuklarımla döve döve geri yürüdüm.

Beni görmüyor, işitmiyor, yetmezmiş gibi bir de yanı başında görmezden geliyordu. Üstelik bunu hak edecek hiçbir şey de yapmış değildim. Gazinoya bile çıkmamıştım. Arkadaşlarına iyilik edip onları solistsiz bırakmamıştım ama o hâlâ bana küstahça tavır alıyor diye düşünüyordum ki peşimden gelen koca ayak seslerini tanıyınca Allah'a şükretmeye başladım. Yolun ortasında yeni bir kavgaya hazırlanırcasına birbirimize baktık, Aydan'ın iskele sokağına doğru tek başına yürüdüğünü gördüm.

"Ne? Niye geldin?" dedim. "Kızı tek başına mı bıraktın? Senden adam olacak bir de. Pes."

Üsküdarlı gözlerini yumup kaşlarının ortasını ovaladı. "Düş önüme hadi."

O her ne kadar bunu kabalıkla dile getirmiş bile olsa ben payıma düşen nimeti almış, bir avuç şeker yemiş gibi ferahlamıştım. Belki gazinoda beni neyin hüzünlendirdiğini sorar umuduyla bu mutluluğumu çaktırmamaya, hüznümü muhafaza etmeye ayrıyeten özen gösterdim ve elli adımlık yolu Üsküdarlı'yla geçirecek olmanın sessiz saadetine gömüldüm.

"Ne diye konuşmuyorsun?" diye sordum kendi sokağımıza çıkınca. Adımlarının aceleciliğinden ve ağzını bıçak açmamasından hoşlanmamıştım. "Beğenmedin mi?"

Üsküdarlı elleri cebinde şöyle bir bakıp başını yine pabuçlarına indirdi. "Yoo..." dedi hızlı hızlı. "Güzel olmuşsun. Yakışmış."

Bir an şaşırdım, çünkü ben sahnedeki gösterimi kast etmiştim. Şarkımı nasıl söylediğimi ondan duymak isterken, o niyeyse hatırımdan tamamen çıkmış elbiseme bakmıştı. Bunu fark edince kürkümün önünü kapatmayı şeytani bir dürtüyle bıraktım. Gerdanımın açıklığı da, tenime çarpan ayaz da beni rahatsız etmiyordu. Bana baksa da, üzerimdeki ayrıntıları incelemiyordu. "Elbisemi kast etmedim."

"Tamam, saçlarını dedim zaten. Kâküllerini kaldırmışsın. Yakışmış."

Bu kez de beni yanlış hedefe yöneltmesine bilendim. Elbisem varken saçlarım kimin umurundaydı ki? Belki de sahiden görmemişti elbisemi. Sahnede bana baktığını hatırlamıyordum, yan yana geldiğimizde de üzerimde hep kürküm vardı. Peki ama elbisemi görmesini niçin bu kadar istiyordum? İçime o gün pek çok kere uğrayan şeytan, bu sefer ellerimi Zehra'nın boynuma taktığı sahte inci kolyeye götürdü. Zaten akşam boyu beni kaşındıran bu kolyeden hıncımı alırcasına gerdanımı pençeledim, bir baktım kolye avucumda kaldı ve tüm incileri sokağa döküldü.

"Hayır!" diye inledim Zehra'ya ne hesap vereceğimi düşünerek.

"Ne oldu öyle?" dedi Üsküdarlı çokça alçak, yardım etmek ister bir sesle.

"Kolyem koptu." dedim ama bu kolyenin Zehra'ya ait olduğunu bilmesini istemedim. "En sevdiğim kolyemdi."

"Tamam, toplarız hemen iki dakika."

Üsküdarlı yere eğilip karanlıkta görebildiği kadar inciyi avuçlarında topladı. Bense ayakta, kolyeden kurtulan gerdanımı katır kutur kaşıyor, bir düşmanı önümde diz çöktürebilmiş gibi keyifle onu süzüyordum.

"Amma da pahalı bir kolyeymiş ha." dedi yarı alayla. "Tespih bile olmaz bundan."

"Benim için kıymetliydi ama."

"Ankara'dan kaçarken valizine kolye mi doluşturdun Rehiye?"

Çömeldiği yerden kalkıp avcundaki incileri uzattı. "Cebim yok ki." dedim mahzun bir edayla. O da kendi cebine koydu ve hiçbir şeye hizmet etmeyen bu anın sonunda köşkün büyük demir kapısına vardık. Solumuzda kalan karanlık denize ve o denizi bölen incecik ağaca baktım. "Amma da yakınmış ev gazinoya."

"Öyledir."

Üsküdarlı cebinden çıkarttığı anahtarla demir kapıyı açtı, bahçeye girdik. Benimle konuşmuyor, önden seke seke merdivene yürüyordu. Bir yalan söyledim çünkü bir daha başka türlü mümkün değil konuşturamazdım onu. "Yarın geliyor musun?" Hâlbuki yarın gelmesini gerektirecek hiçbir planımız yoktu. Cevap vermedi, yani lafımı bitirmemi ve yarından kastımın ne olduğunu söylememi istiyordu. "Ziya Amca lokantasına çağırdı. Yarın hepimiz Beykoz'da olacağız."

Üsküdarlı kilitlerden hangisinin iç kapıyı açtığını karanlıkta çözerken, "Ben işe girdim Rehiye. Gelemem." dedi hâlime acır bir sesle. "Yarın çok erken kalkmam gerek. Size yetişemem muhtemelen."

Gerdanımı hâlâ kaşırken, "İşe mi girdin?" dedim, inadı bir kenara bırakıp ona yaklaştım. Bu bir yandan sevinilesi de bir haberdi. Üsküdarlı bir işe girdiyse, bu Ankara'ya geri dönmeyeceği ve benimle kalacağını manasına gelirdi. Kapıyı açtı ve gece çalışan kadınlardan tenhalaşan karanlık mutfağa girdik. "Ne işi? Bari nerede işe girdiğini söyle."

"Söylesem neresi olduğunu bilecek misin ki?"

"Bilemem. Ama belki öğrenirim."

"Atlas Pasajı'nda. Sinemada çalışacağım."

"Orası nerede? Yakın mı buraya?"

"İstiklal Caddesi'nde."

"Uzakmış." dedim kürkümü bir iskemleye asarak. "İstanbullular çok garip insanlar. Madem her şeyi Beyoğlu'nda yapacaksınız, o zaman neden bu yakada yaşarsınız ki?" Sırtı bana dönük olduğundan cevap vermedi. "Sinemada çalışanlar ne yapar?" Masadaki sürahinin dantelini kaldırıp kristal kupaya döktüğü suyu içti. "Oturarak iç."

Suyu inatla ayakta kafasına diktikten sonra hiç şükretmeden, "Gişede çalışırım herhalde. Bilet falan keserim." dedi. "Olmadı içeriyi temizlerim. Bilmiyorum, yarın sabah başlayacağım." Birbirimize sessiz birer bakış attık. Üsküdarlı'nın gözleri önce gerdanıma, sonra gözlerime, oradan da bardağına gitti ve boş bardağı tekrar kafasına dikti. Temiz masanın üzerine oturup bacaklarımı sarkıttım. "Oraya oturma. Tuti Anne kızar."

"Bana kızmaz." dedim kollarımı sıkıştırarak. Başımı eğip uykulu gözlerle ona baktım. "Ben çok iyi bir kızım."

Bardağını yine kafasına dikerken bir koluyla da iskemlelerden birinin sırtına tutunuyordu. Orada duruyor ama konuşmuyorduk. En sonunda yüzüme bakmadan işaret parmağıyla gövdesindeki bir yeri işaret ederek, "Boynun kızarmış." dedi. "Yara falan mı oldu acaba?"

Duruşumdaki gevşekliği düzeltip kendimi geri çektim. "Kaşıdım. Ondandır." dedim.

"Olabilir." dedi yine gözlerime bakmadan. "Size iyi eğlenceler şimdiden. Ben duşa giriyorum, bir müddet çatı katına gelmesen iyi olur."

Tam o esnada üstümü değiştiremeyeceğimi çünkü her şeyi Zehra'da bıraktığımı anımsadım. Ama beni daha da hislendiren Üsküdarlı'nın bunca sohbetin üzerine bu ricayı söyleme biçimiydi. Sanki çatı dairesine, hele de o duş alırken girmek için can atıyormuşum da o bu lütfu bana vermiyormuş gibi bir küstahlıkla söylemiş, beni resmen küçümsemişti. Ben de yarı gülerek, "Hamamda yıkansan olmuyor mu?" diye sordum.

"Orası kadınların." dedi. "Ben hep banyoda yıkanırım. Sen yine de gelme."

"Tabii ki de gelmem. Gören de seni öyle görmeye can atıyorum sanır. İçimi kaldırdın."

Ben böyle deyince Üsküdarlı'nın gözleri bir anda hissizleşti. Kıyıdan daha büyük dalgalar için uzaklaşan bir deniz gibi benden çekildi. Birkaç saniye konuşmadan birbirimize baktık.

"Üsküdarlı." dedim. "Ben gerçekten senden hoşlanmıyorum. Bana inanıyorsun değil mi?"

Üsküdarlı bir cümleye nokta koyar gibi boş bardağını gürültüyle masaya bıraktı ve "Allah rahatlık versin Rehiye." dedi.

Merdivene yönelince masadan inip hemen önünde siper oldum. "Ne demek istedin sen şimdi?" dedim. "Senden hoşlanmıyorum dedim, inanmıyor musun? Bana hep böyle mi davranacaksın? Tamam, sözünü dinlemedim. Ama gazinoya değil, bir düğüne çıktım bak? Hep seni aradım, sense yüzüme bile bakmadın. Allah bilir sesimi duymamak için kulağını da tıkamışsındır."

Merdivenin ilk basamağına çıkıp, "Rehiye." dedi bıkkın mı bıkkın bir sesle. "Altı üstü duş alacağım, içeriye gelme dedim. Ben mi açtım konuyu?"

"Yani?"

"Yani mi?" dedi. "Sabah özür dilemedim mi senden? Ne diye hâlâ hoşlanma muhabbetini açıyorsun? Bitti gitti. Huylanıyorum artık."

"Huylanıyor musun?" Ona geri dönülemez biçimde kırılacağımı o anda anlamalıydım. "Senden hoşlanmadığımı söylediğim için senden hoşlanmış mı oluyorum?"

Kafasını yana eğip hiç ara vermeden gözlerime baktı. Bu onun lisanında evet demekti.

"Ne kadar da ukalasın." dedim bu bakışlardan ürpermişçesine. "Durduk yere sen benden mi hoşlanıyorsun diye insana hesap soran sensin. Ne var niyetimi temize çekmek istediysem?"

"Düşün bakalım, onu durduk yere mi sordum ben sana?"

"Ne diye sordun peki?"

"Soruya soruyla karşılık verme. Gıcık oluyorum."

"Önce huylanıyordun, şimdi de gıcık oluyorsun. İyi. Ben Ankara'ya gidiyorum."

"Al işte."

"Ne al işte!"

"Hep böyle yapıyorsun Rehiye!"

"Ne yapıyorum!"

"İki yetişkin insan gibi konuşup anlaşabilecekken çocuk gibi nazlanıyorsun!"

"Bana bakın bakayım." dedi bir ses. Bitişiğimizdeki salonun kemerinden mutfağın aydınlığına süzülen Tülin Hanım'a baktık. "Kim kimden hoşlanıyor ayol? Ne konuşuyorsunuz fısır fısır?"

Üsküdarlı beni muhatap almadan, "Bir şey yok abla." diye geçiştirdi. "Rehiye'nin her zamanki şaklabanlıkları işte."

"Kulaklarımla duydum sizi şekerim... İki gözüm önüme aksın, söyle. Vallahi annene anlatmam-" diye üzerimize heyecanla yürürken, "Abla." demesi yetti Üsküdarlı'nın. Tülin Hanım, "İyi madem. Bu seferlik öyle olsun Tarık Efendi." deyip soyunmak için üst kattaki odasına çıktı.

Yeniden biz bize kalınca da, "Kadıncağıza bile rezil ettin beni. Ben senden niçin hoşlanayım ki?" dedim. "Biz arkadaşız. Zaten ben Metin Kenter'den hoşlanıyorum. Biliyorsun bunu."

"Metin Kenter'den falan hoşlanmıyorsun, hiç zırvalama." dedi. "Tek derdin onunla evlenip hayatını kurtarmak."

"İkisi de aynı şey."

"Değil." dedi. "Birini sevmek başka, hayatını kurtarmak için bir adama bel bağlamak başka."

"Hayatımı kurtarmak istemem seni niye bu denli rahatsız ediyor?"

"Çünkü kendi başına çabalayan arkadaşımı daha çok seviyorum."

Üsküdarlı'nın ağzından beni arkadaşı olarak atfettiğini ilk kez duyuyordum. O yalnızca kardeş gibi büyüdüğümüzü, aramızda kimsenin sırrına vakıf olamayacağı çok yürekten bir dostluk olduğunu söyler ama beni basitçe, tıpkı sonradan tanışıp da hayatına dâhil etmiş olduğu biri kafa dengi gibi arkadaşı olarak nitelemezdi. Bu niyeyse çok hoşuma gitti benim. Zira bu cümlenin içinde beni sevdiğini de öyle ya da böyle söylemişti.

"Dur, gitme bir yere." dedim merdivene yönelmesine mani olmak için. "Bunu burada çözeceğiz, bir daha da bahsini açmayacağız. Söz. Ben de seni çok seviyorum... Lâkin senin beni sevdiğin gibi."

"Bir kere demen kâfi." dedi oldukça kibirsiz, güya anlayışlı bir sesle. "Tamam artık, mevzuyu kapatalım. Özür diledim say. Olabilir. İnsanlık hâli."

Bir anda yumuşaması beni rahatlatmıştı. Sanki böyle bir ihtimal sahiden varmış da Üsküdarlı ondan hoşlanmam için bana müsaade etmiş gibi hafif hissettim. "Evet, doğru. İnsanlık hâli." dedim aynı yumuşaklıkla. "Mümkün şeyler bunlar. Yani benim yerime sen de benden hoşlanabilirdin, normal bu."

Fakat Üsküdarlı bu lafıma güldü. "O mümkün bir şey değil işte."

Ukala suratına bakakaldım. "Neden mümkün olmasın ki?" dedim. "İnsanlık hâli diyen sendin, ben de insan değil miyim?"

"İnsansın tabii." dedi çok sonra. "Ama kaç senedir tanıdığım bir insansın. Çocukluğunu biliyorum, konuşamadığın halini biliyorum." Suratımda yarattığı hazin ifadeden yana vicdan yapmış olacak ki tereddütle çenemi tutup iki yana salladı. Parmaklarını dudaklarımın kenarlarında hissettim. "O susmayan rujlu ağzının dişsiz hâllerini biliyorum." İkimiz de tebessüm ettik. Gözlerine baktığımda elini geri çekti. Sağ elinin başparmağına rujum bulaşmıştı. "Sence akraba gibi büyüyen iki arkadaş için bahsi normal şeyler mi bunlar? Ben öyle bir hataya düşmem."

"Benden hoşlanmak bir hata mı yani?"

"Lafımı dolandırma. Onu kast etmediğimi anladın." dedi. "İnsan gidip de en iyi bildiği, her hâlini ezberlediği insana nasıl olur da his besler?"

O artık yorgunlukla merdivenleri çıkarken kırılan kalbim, durmadan konuşan dilim ve fark ettiği rujlu dudaklarımla ben, merdivenin ilk basamağında mahsur kaldık.

"Hiç tanımadığı birine beslese daha mı iyi?"

Pis pis güldü bana en tepeden. "Hadi Rehiye, hadi." dedi. "İyi geceler."


𖣂


Geceyi köşkte geçirmedim. Kalbimin ağrısı beni İstanbul'un tenha karanlığına, hiç tanımadığım ıssız sokaklarına atmıştı. Uzakta iki kedi kavga ederken, son vapurun düdüğü uzaklarda bir yerde öttü. Yosun kokulu, sıkıntılı bir nefes alıp cumbalı evlerin arasında yürüdüm, Musti'nin sabah beni götürdüğü yolları takip ettim. Daha da yukarılara çıktığımdan emin olana dek başka hiçbir yere sapmadım. Neciplerin arka cephesi kümesli, iki katlı, cumbalı, kapısı sokağa açılan evlerini köşeden tanıyınca hiç çekinmeden kapıyı tıklattım. İlkinde duymadılar, bunun geri dönmem için iyimser bir işaret olduğunu düşündüm lâkin hiç istemiyordum köşke geri dönmeyi. Bir kez daha gürültüyle, rezil olmak pahasına tıklattım. Kapıyı elinde gaz lambasıyla Ziya Amca açtı. Ardında merdivenlerden inen Zehra'yı görüyordum. Hâlâ aynı kıyafetlerleydi.

Beni görür görmez aynı anda, "Rehiye?" dediler. "Evi nasıl buldun? Hayır olsun! Bir şey olmadı inşallah."

Gururum pahasına gece boyu sakladığım gözyaşlarımı onlardan hiç esirgemedim. Şayet ağlamaz, perişanlığımı yeterince sergilemezsem gidecek bir yer bulamazdım. Sağ olsun ikisi de pek merhametli insanlardı. Akşamın o saati evlerinde barınmamda hiçbir beis görmediler. Hatta Zehra ile hamamlarında sıcak suyun altında bir güzel yıkandık, makyajlarımızın ve düğünün ağırlığından kurtulduk. Zehra'nın bir üst kattaki odasına nihayet kurulduğumuzda eski benliğime ve eşyalarıma kavuşmuş, Ziya Amca'ya durumu izah etmiş ve kendime yeni bir sığınak bulmuştum. Sobanın önünde Zehra'nın yanımıza gelmesini beklerken, "Rehiye." dedi Ziya Amca alçak bir sesle. "Masada gücendirdim mi seni ben? Yoksa Nergis mi bir şey dedi sana. Hiç çekinme de söyle."

Yanımıza o sırada Zehra gelince buna bir yanıt veremedim, gözlerine bakıp hayır manasında başımı iki yana salladım ki yüreği ferahlasın. Sonra o gitti. Yarın lokantayı erkenden açacakmış, Zehra da mektebe gidecekmiş. Köşke dönmek istemezsem ve canım sıkılmazsa onlarda bekleyebileceğimi söylediler. Ben de kabul ettim. İyice kurulandıktan sonra üst kata çıktık. Zehra'nın garip bakışlarında ağzımdan laf almak isteyen o hâli kolaylıkla sezebiliyordum. Masada söylediklerimden sonra bir daha hiç karşılaşmamıştık. Yanıma cam bir kâseye doldurduğu portakal, elma ve elinde bıçakla geldi. Odasına bir yer yatağı açtı ve kendi yatağını da bana verdi. Lâkin yanına oturduğumu gören Zehra, "Rehiye. Sana bir şey soracağım, ama dürüst olmazsan bir daha seni asla süslemem." dedi.

Sanki beni süslemezse tüm sihirli güçlerimi yitirirmişim gibi yersiz bir endişeyle, "Söz." dedim. Bununla beraber kızsal bir içgüdüyle de, "Fakat karşılığında ben de sana bir şey sorarım." diye ekledim.

Kabul ederek kestiği elma dilimini gözlerime baka baka çiğnedi ve kıvrılan dudaklarıyla güldü. "On yedi yaşındaydın değil mi?"

Sora sora bunu mu seçmişti, diye düşünüyordum. "Evet." dedim. "Aralık'ın on sekizinde, on sekiz yaşıma gireceğim. Sen benden büyüktün değil mi?"

"Aa! Ne kadar yaklaşmış... Evet, on dokuz yaşındayım ben." Birden es verdi, diyeceklerini daha da kurnaz manalara yorabilmek için sesini ağırlaştırdı. "Ben bile diyorum, sen neden Tarık Abi'ye abi demiyorsun?"

Muhabbetin alacağı istikameti tahmin etmeliydim, elindeki elmayı alıp kendim kesmeye başladım. Bu sual oraya niçin geldiğimi anımsatmıştı bana. "Hiç düşünmedim." diye bir yalan uydurdum. "Küçüklüğümden beri ona hep Üsküdarlı diyorum. O da alıştı, ses etmiyor."

"Tarık dediğin oluyor mu? Gerçi evet, bazen abimlerin yanında Tarık diyorsun."

"Evet, oluyor." Ve hatta bu, bazen çok hoşuma gidiyor. "Ama saygıda kusur ettiğimden değil. Üsküdarlı demek de bir nevi ona abi demek sayılır."

"Yani onu abin olarak görüyorsun?"

"Hayır." dediğim gibi yine hızla, "Tabii." dedim. Fakat sonra, "Ne önemi var ki? Benim ona nasıl seslendiğim hiçbir şeyi değiştirmiyor. O herkesin abisidir zaten."

Zehra bu söylediklerimde kıkırdayacak bir yan bulmuştu. Ona bakmıyordum, ancak gözlerinin üzerimde gezdiğini ve o kurnaz aklının yeni sualler için durmadan çalıştığını hissedebiliyordum. "Buraya Nergis Teyze'yle değil de Tarık Abi'yle münakaşa ettiğin için gelmiş olabilir misin acaba sen?" dedi. "Elbiseni gösterirsin diye o kadar bekledim, gel gör ki sizi yan yana bile göremedim. Seni boşuna mı süsledim ben?"

Ağzıma bile sürmediğim elmaların kabuklarını tek parça hâlinde doğramaya başladım. "Hiç alakası yok. Yanlış düşünüyorsun." desem de aramızda geçen muhabbeti anımsamış, incinmiştim. Lâkin oraya gelmem için de kabul görülebilir bir sebebe ihtiyacım olduğunu sezdiğimden bu kadar kararlı ve kesin bir yanıt verdiğime de pişman oldum. "Köşkte kendimi yalnız hissediyorum, orada hep büyük kadınlar var. Benim gibiler yok. Ondan geldim." Zehra'nın yüzüne acı acı baktım. "İstersen gidebilirim."

Aklımdan geçenlerden çok uzak bir tavırla, "Oldu! Gelmenden memnun oldum tabii, gitme. Ben de bazen kendimi yalnız hissediyorum. Her yer erkek dolu." Bana bir elma dilimi uzattı. "Masada söylediğin aklımdan çıkmadı. Babam seni incittiği için çok pişman oldu biliyor musun? Ne de olsa ben seni anlıyorum. Benim de bir annem yok."

Ziya Amca'yı üzdüğüme de ben üzüldüm. "Öyle demek istememiştim, özür dilerim... Hakkımda böyle düşünmesin lütfen." dedim ama o anki buhranımı, kendimi sahneye ait hissetmeyişimi ve Nergis Hanım'ın evini karıştırmış olmaktan duyduğum suçluluğu dile getiremedim. "En nihayetinde Nergis Hanım benim değil, Tarık'ın annesi. Sırf evlerine misafir oldum diye kimsenin evladı sayılmam sonuçta."

"Ama babamın hakkı var. O da samimiyetinden öyle dedi. Seni sevmiş olmalı Nergis Hanım." dedi bana yeni bir dilim verirken. "Ben Nergis Teyze'nin elinde büyüdüm sayılır, tanıyorum onu. Eve soktuğu kadınları bile teftişten geçirirken seni bu denli benimsemesi alışıldık şey değil. Seni evvela kapıya koyması gerekirdi. Bir de oğlu var ya-, bir şey diyeyim mi? Bence oğlan anneleri çok farklı oluyor biliyor musun? Ondan çekinmişsindir sen. Fakat babam senin ona iyi geleceğini söyledi, hatta..." Sanki Nergis Hanım buradaymış gibi bir temkinle başını eğdi. "Öfkesini bile terbiye edebileceğini söyledi. Malum, onun da hiç kız çocuğu yok."

"Bence yaşımdan ve Tarık'la olan tanışıklığımızdan ötürü ses etmedi bana. Ben öyle düşünmüyorum." dedim. "Bazen iyi, bazen kötü bakıyor."

"Karakteri öyle." dedi. "Kadın neler yaşamış, sevgi yumağı olmasını bekleyemeyiz. Kime güveneceğini tartmaya çalışıyor. Kötü bakmıyor."

Bunu öğrenmek aklımdaki bazı sorulara yanıt olsa da o gecenin geriye kalan hiçbir kısmında ne Nergis Hanım'ı, ne de Tarık'ı düşünmek istiyordum. Daha fazla meyve yemek istemediğimden odasını seyrettim. Zehra, sırtımda kalan şifonyerin üzerindeki pikabına Fransızca bir plak taktı. Şarkının buğulu ezgilerini dinlerken ellerine baktım. Boyu benden uzun olmasına rağmen elleri benimkilerden daha kısa, parmak boğumları azıcık topluydu. Turuncuya kaçan kırmızı ojelerini seyrederken parmaklarını gözlerime yaklaştırıp şıkırdattı. "İster misin sen de?"

"Yok, teşekkür ederim. Bugün bana yetti de arttı." dedim çünkü ellerimi düşünmek bana hâlâ o zamanlarda Metin Kenter'i hatırlatıyordu.

Zehra bu dediğimi hiç umursamadan sol elimi kavradı ve parmaklarıma baktı. "Hiç de bile, ne kadar güzel tırnakların var. Bekle burada." Emekleyerek şifonyerin üçüncü çekmecesinde tırnak cilaları ve pamuklarla dolu bir sepet çıkarıp yanıma geldi. Ben ne kadar itiraz etsem de ellerime bir sürü şey sürdü, temizledi ve kendi ojelerinden bana da sürdü. Ellerimi kurumaları için bana geri verdiğinde nedensizce ben de onunla aynı şeyi düşündüm. Ellerim aslında ne kadar da güzeldi. "Keşke böyle çıksaydın sahneye, çok pişman oldum... Rehiye? Ne oldu? Rengini mi beğenmedin?"

"Hiç bunlardan sürmemiştim."

"Bugüne kısmetmiş. Bende başka renkleri de var. Dayımız Avrupa'da yaşıyor, yengemle geldiklerinde bazen abimle bana-"

"Zehra. Çıkartalım bunları." dedim ellerimi ona geri uzatarak. "İstemiyorum."

"İyi de Rehiye-"

"İnsanlar tiksinebilir benden."

"Pardon?" Ben de bunu neden öylece dediğimi anlayamamıştım zaten. "Kim tiksinecekmiş?" Zehra bir şeyleri sezmiş gibi baktı bana. "Sakın Tarık Abi deme bana."

Omuzlarımı kaldırıp indirdim yenilgiyle. "Sevdiğim insanların benden tiksinmesini istemiyorum." dedim. "Ne de olsa yemek yapıyorum, belki-"

"O vakit sen de yemek yapmazsın." dedi. "Evde kaç tane kadın var, sen hizmet etmeye mi geldin buraya? Hem zaten hangi erkek tırnak cilasından tiksinecekmiş, sen onu gel de külahıma anlat!"

"Ne demek bu?"

Her ne diyecekse benim böyle şeyleri henüz akıl edemeyeceğimi anlamıştı Zehra. "Eller pek çok insanın zaafıdır. Yalnız kadınların değil, bilhassa erkeklerin de. Artık böyle ellere karşı koyamıyorlar. Hele de bu cilayı ellerine değil, ayaklarına sürdüğünde-"

"Ne!" diye haykırdım. "Bunu sürünce kadınları daha mı çok beğeniyorlar?"

"Elbette..." dedi Zehra pek olağan bir ifadeyle. "Ee? Anlat bakalım. Hülya'nın nedimesi olduğum için seninle ilgilenemedim. Bari eve dönünce bir şey dedi mi elbisene?"

"Zehra..." dedim sesini alçaltması için. Yan odada uyuyan Necip'in bizi duymasını istemiyordum. "Dedi. Ama demedi de sayılır." Elimi kaşımak üzere boynuma götürünce ona söylemem gereken bir şey olduğunu anımsadım. "Zehra, çok kızacaksın bana. Biz yolda konuşurken kolyen koptu. Ama üzülme hemen! Tarık incilerini topladı, birleştiririz yine. Çok özür dilerim, fakat boynum çok kaşınmıştı."

"Ne olacak canım, ucuz bir şeydi zaten." deyip ödünç verdiği geceliğinin düğmeleri arasından kızaran boynuma baktı. "Demek ki ucuz takılara alerjin var. Bir daha sahne alırsan biz de Feridun'a kuyumcu soydururuz. Ee, sen gerisini anlat."

"Beğendin mi, diye sordum. Gösteriyi kast ettim, o da elbisen yakışmış gibi bir şey dedi. Ya da saçıma mı demişti... Hatırlamıyorum."

"Bu mu?" dedi Zehra. "Bu kadarcık mı?"

"Başka ne desin ki?" dedim cilalı parmaklarıma bakarken. "Bu bile çok."

Zehra ağzımdan kaçan tüm bu sözcüklerin arasından benim neye darıldığımı, niçin orada olduğumu ve neyden çekindiğimi çabucak anlamıştı bile. O erkekleri de, kadınları da şüphe yok ki benden daha iyi tanıyabiliyor, tek bir bakışlarından hislerini sezinleyebiliyordu. Ben ise beni anladığını, konuşmayı bırakıp sadece beni izlemesinden anlayabilmiştim.

"Rehiye?" dedi korkunç bir yalınlıkla. "Sen Tarık Abi'ye mi âşıksın?"

Sualini duyar duymaz yanaklarım karıncalandı. Onu sussun diye kolundan tuttum, sesini yükseltmemesi için yalvardım. "Zehra yok öyle bir şey! Üsküdarlı benim arkadaşım. Deme lütfen abin duyacak!"

"Rehiye!" dedi benden kurtularak. Sualine bir an evvel cevap vermem için ters ters gözlerime baktı. "Hakikati söyle!"

"Hayır!"

"Şu çocuk gibi görme muhabbetinden sezmiştim aslında. Gazinoda da habire onların masasına bakıyordun! Hakikati söyle. Yoksa Nergis Teyze mi bir şey dedi? Ondan sizin aranız limoniydi bugün. Musti de Nergis Teyze'den fırça yediğini söylemişti. Ah Rehiye! Ne yaptın sen?"

"Hayır! Hiç öyle bir şey yok..." diye bağırıyor, onu susturmaya çalışıyordum. Lâkin ben kendimi müdafaa ederken Zehra altın değerindeki tespitlerine bir an olsun ara vermemişti. "Vallahi öyle bir şey yok! Mümkün değil Zehra! Arkadaşız biz!"

"...Yani ben de diyorum, bu kadın niye bugün nemrut nemrut oturdu gazinoda. Gerçi her zamanki hâli. Ama yine de benim evvelden anlamam gerekirdi. Oğluna yeni kavuştu, kesin seni düşman belledi kendine. Ah Rehiye... Çok yanlış zamanda çattın. Nergis Teyze mümkün değil Tarık Abi'yi yar etmez sana. Siz bir de birlikte büyümüşsünüz, Tarık Abi'yle daha fazla vakit geçirmişsin. Besbelli kıskanmıştır seni. Ee ne olacak şimdi? Tarık Abi ne diyor bu işe-"

En sonunda, "Zehra!" diye vurdum dizine, şaşkınlığından sustu. "Ben Tarık'tan hoşlanmıyorum! Hele bugünden sonra bir daha yüzüne dahi bakmam! Hem Nergis Hanım niçin beni kıskansın! Ne münasebet! Ben kimim ki? Rica ederim böyle lakırdılar etme. Bir duyan olursa başımı yakarsın. Zaten sabahtan beri ondan hoşlanmakla suçluyor beni."

"Ben hiçbir şey anlamadım. O da mı senden hoşlanmıyor?" Kafamı iki yana salladım. "O vakit niye sahneye çıkmana uyuz kapıyor?"

"Beni korumaya çalışıyor galiba." dedim. "Kardelen'e çıktığım akşam sanırım içki içmişim, hatırlamıyorum. Bu sabah da sahneye çıkmak meselesinde inatlaşmıştık. Sözünü dinlemeyip çıkınca hislendi herhalde, çünkü sahneye bir kere bile bakıp beni dinlemedi."

"Bu nasıl iş, hiçbir şey anlamadım." dedi Zehra. "Benim de abim var. Lâkin ben sahneye çıksam, hele ki abimle inatlaşıp çıksam, abim yaka paça beni o sahneden indirirdi. Gerçi benimkisi böyle bir şey yapmaz da, farazi konuşuyorum." Suratına baktım. "Anlamadın mı? Şayet seni korumaya çalışıyorsa bu gece niye indirmedi seni oradan? Ya da Kardelen'e çıktığın gece?"

"Çünkü abinlere destek oldum Zehra. Tarık'ın en yakını onlar."

"Gel de külahıma anlat." dedi. "Yine kalbini kırmak istemem, fakat ben olsam şüphe duyardım."

"Bu mümkün değil." dedim. "Zira bizzat kendisi söyledi."

"Nasıl? Ne dedi?"

"Buraya gelmeden evvel köşkte ayaküstü konuşuyorduk." desem de detaylarını anımsadıkça nefesim ciğerlerime batıyordu. Lâkin birilerine içimin bu sıkıntısını dökmeliydim artık. "Sabahtan beri ondan hoşlanıp hoşlanmadığımı soruyor. Hayır, diyorum. Yine soruyor. Sormasa da sormuş kadar buğz ediyor. Sonra da büyüklük onda kalsın diye bugün olabilir, insanlık hâli dedi. Ben de, elbette insanlık hâli sonuçta sen de benden hoşlanabilirdin, dedim. Pis pis gülüp, öyle bir şey mümkün değil, dedi bana Zehra. Öyle bir hataya düşmezmiş."

Zehra'nın ağzı bu dediklerimden sonra bir gizemi çözmek istercesine aralık kalmıştı. "Bunu cilveli bir edayla mı soruyor, yoksa-"

"Hayır, çokça öfkeli." dedim. "Neredeyse beni cezalandırmak ister gibi."

"Benim bile kafamı karıştırdı bu mesele." dedi uzun uzun düşündükten sonra.

"Zaten o muhtemelen Aydan ile sevgili." dedim. "Kutlamaya bile onunla geldi. Sadece bana henüz ilan etmedi."

"Hiç sanmıyorum. Sevgili gibi bir hâlleri yoktu bence."

Aydan'la alakalı daha anlatacak çok şeyim olmasına rağmen bu mevzuyu kendi içimde kapattım.

Zehra ise, "Rehiye." diye seslendi bana. "Dürüst olacaksın. Biz bizeyiz." Fısıltısına aldanıp ona kulak verdim. "Sahiden hoşlanıyor musun Tarık Abi'den? Latife etmiyorum bak."

Bir ateş, yanaklarıma yayıldı. Hayır, kelimesini telaffuz etmek hayatım boyunca hiç bu kadar zor olmamıştı. "Hoşlanmıyorum tabii." dedim. "Biz birlikte büyüdük. Sadece ona duyduğum hayranlığı yanlış okuyor, o kadar."

Ona kendi hislerimle alakalı ne anlatsam da; Zehra ne öncemizi, ne de buraya gelişimizdeki esas sebepleri biliyordu. Üsküdarlı'nın görünürdeki kabalığı malumdu ama işin arkasında dönen olayların onu haklı çıkarttığını da bir ben biliyordum. Zehra'yla saatlerce erkeklerden, kızlardan, onun mektep hayatından ve Üsküdarlı'yla olan çocukluk hatıralarından konuştuk. Sıra bana gelince de, Nergis Hanım'a anlattığım kadar cömertçe olmayacak şekilde, ona kendi yaşamımdan bahsettim. Saat üçü gösteriyordu, Zehra yarın sabah dokuzda Beşiktaş'taki mektebinde olmalıydı ve hayatımın üçte birini biliyordu.

"Zehra..." dedim uykunun sarhoşluğuyla. Büsbütün yer yatağında mayışmıştık. Sözlerimiz sanki bize rüya âlemlerinden uzanıyordu. Nedense aklım buğulanınca, kalbimin sesi daha bir netleşmişti. Günün meşguliyetini silkeleyip aklımı esas kurcalayan meseleyi işitebildim. "Sana bir şey soracağım. Ama utanıyorum."

"Sor..."

"Zehra." Gözümden şişkin, sıcak bir damla dudaklarıma aktı. "Sen hiç, bir erkekle seviştin mi?"

Odasındaki gardıroptan fırlayan mor kumaşa bakıyordum. Hiç beklemediğim bir cevapla, "Keşke..." deyince yarı aralık gözlerle ona baktım. "O kadar isterdim ki... Lâkin imkânı yok. Babam kafamı kırar."

"Nasıl olur..." dedim ihanete uğramışçasına. "Sana böyle bir şey yapmalarını nasıl isteyebilirsin?"

Zehra kapalı gözleriyle gülümserken sırtüstü yatağa yattı. Öyle kıvrandı, kıvrandı ki beyaz geceliği bedenine yapışmıştı. "Ama çok tatlı öpüyor..." Gözlerimi tamamen araladım. Belli ki kendinde değildi. "O da beni seviyor, ben de onu. Bana çiçek hediye etti. Yanağını öptüm, dudağının kenarına değince... Bir tanecik de dudağından öptüm."

"Zehra... Sen ne yaptın?" diye sızlandım onu sonsuza dek yitirmişim gibi. O hâlâ kendi kendine inleyip kıvrılırken onunla olan arkadaşlığımın daha ne kadar sürmesi gerektiğini düşündüm. Bu günahtan kaçıp kurtulmak istedim. Lâkin merakıma direnemedim. "Öpüşünce mi fikrin değişti? O zaman mı sevişmek istedin?"

Zehra bir homurtuyla beni onayladı. Tıpkı Nergis Hanım'ın anlattığı gibi. Demek her şey bir öpücükle başlıyordu. Tavanda belirsiz bir noktaya dalmıştım. Tamamen manasız, usturupsuz şeylerden konuşuyorduk. Utanmak yoktu. Merak ve öğrenmek vardı.

"Ben hiç öpüşmedim." dedim üzülürcesine. "Ama öpüşeceksem mektepten biriyle değil, kocamla öpüşmek isterdim Zehra. Keşke sen de öyle yapmayı akıl edebilseydin. Şimdi o kişiyle evlenmek mecburiyetindesin."

"Hiç de bile. Belki de öptüğüm için kocam olacak?" diye mırıldandı. "Öpüşmeyi bizim milletimiz içselleştiriyor..." dedi bu sefer aklı başında. "Bir filmde görmüştüm. Kadın evine gelen kız kardeşini selamlarken dudaklarından öptü!"

"Sahi mi diyorsun?"

"Evet. Ama filmin olayı da oydu zaten, Batı'ya özenen bir Türk ailesiydi."

"Dilediğimiz herkesi ağzından öpebiliyor muyuz sırf selamlamak için?"

"Bilmiyorum. Bu öpüşmeyi nasıl algıladığımızla alakalı. Sen yine de kimseyi ağzından öpme emi? Tarık Abi görürse bahsi benim açtığımı anlar. Böyle şeyleri konuşmayı ne denli sevdiğimi biliyor maalesef." dedi Zehra. "Sana soru. Tarık Abi gibi biriyle öpüşmek ister miydin?"

"Zehra..."

Zehra cidden arada da bir gidiyordu. Ben de ondan hâlliceydim. "Cevap ver! İsterdin demedim, tercihin hangisi gibi biriyle öpüşmek olurdu diye soruyorum."

"Hiç kimse ile öpüşmedim ki. Onunla da öpüşmedim." Bu cümleyi kurmak bile kasıklarımı gıdıkladı. "Bunu nasıl bir sual böyle..."

"Ben olsam Tarık Abi gibi birini seçerdim."

Bu kez de Üsküdarlı'nın sahibiymiş gibi, "Zehra!" diye kızdım ona, bileğine vurdum. O da hâlsizce karşılık verdi. "Bunu söylemen bile garip, sen şimdi Tarık'la mı öpüşmek istiyorsun!"

"Gibi birini dedim. Nesini anlamadın!" dedi esneyerek. "Sana bir taktik. Her zaman sessiz olandan korkacaksın. Sessiz olan daha iyi öpüşür."

"Metin Kenter de çok sessizdir."

"O kim?"

Korkuyla gözlerimi araladım. Tamamen ağzımdan kaçmıştı. Ama daha çok şaşırdığım, Zehra'nın onu tanımıyor oluşuydu. "Mahalleden biri." dedim. "Hem zaten Üsküdarlı sessiz değildir."

"Gene Üsküdarlı dedin."

"Ağzım alışmış, arada kaçıyor."

"Sana hususi münasebetlerini anlatıyor mu?"

"Asla."

"O zaman sessiz işte... Aşikâr eden berbat... Öpüşüyordur... Ama... Tarık Abi... Gibiler-"

Zehra bir an yok oldu. Ben de öyle. Ama sonra rüyalar âleminden kalkıp içimi gıdıklayan bir sual için geri döndüm. Gözlerimin önünde Üsküdarlı'nın sakalsız suratı canlanıyor, odasındaki heykelin tuzlu tadı dudaklarımda can buluyordu. Ben yavaş yavaş kendimi kaybedince birkaç saat evvelinde mutfaktaki hâlimiz geldi gözüme. Heykelin o katı, metalik tadı Tarık'ın çenemi tutan ve kazayla dudağımın kenarına değen parmaklarının hayatta olan bir insanın sıcaklığındaki tadına büründü. Hiç yaşanmamış hatıralar peşi sıra zihnimde dolanıyordu. Merdivenleri çıktığımı, Tarık'ın çatı dairesinin kapısını bana araladığını gördüm. Birbirimize bakıyor, ancak sahte bedenlerimizden ötesini göremiyorduk. Fakat o gözlerimin içine baktı. Elini dudaklarına götürdü ve parmağına bulaşan rujumu yaladı.

"Zehra..." diye mırıldandım yerimden. Bir elimle çarşafı avuçluyordum.

"Ha..."

"Arkadaşlar da öpüşür mü?"

Zehra beni iteleyerek sırtını döndü. "Rehiye... Ben hanımlarla öpüşmem ki."


II. FASIL

"İlk Kez Tek Başına"

ৎ

İstiklal Caddesi, Beyoğlu

5 Aralık 1951



"Babam ve abim Beykoz'daki lokantadalar. Dün nikâh olunca açamadılar dükkânı. Ben de akşama kadar mektepte olacağım. Yedi-sekiz gibi babamla döneriz. Benimle gelmeni çok isterdim lâkin bugün Derya Hanım'ın atölyesinde olacağım. Misafir öğrencilere pek gıcıktır. Şimdi seni görürse burası anasınıfı mı diye tutturur. Yanlış anlama. Yaşından vurmadım, anladın sen beni. Ziyaretçi sevmiyor kadın. Vallahi başka bir dersim olsa seni de yanımda alırdım ama-"

"Zehra." Askılıktan ona siyah paltosunu uzattım. "Hiç dert değil. Ben burada durur sizi beklerim. Hatta yemek bile hazırlarım."

Zehra pabuçlarını giyince bana bakıp çenemi okşadı. "Çok tatlısın." dedi. "Sen elini yine de bir şeye sürme, bizi bekle. Biz hallederiz. Babam belki balık getirir. Rehiye! Nergis Teyze'ye burada olduğunu söylemiştin değil mi dün gece? Meraklanmasın bak kadınlar."

"T-tabii. Elbette söyledim."

"Hah. İyi bari. Gözüm arkada kalmasın." Zehra elinde koca mektep çantasıyla kapıdan çıkacaktı ki son anda ardına döndü. Cebinden bana anahtarı uzattı. "Bu benimki. Ne olur ne olmaz sende dursun. Belki köşke geri uğrarsın, eşyanı falan alırsın, ne bileyim insanlık hâli. Babamda yedeği var. Haydi şekerim, Allah'a emanet!"

Avucumda bir anahtar, sabahın sekizinde Zehra'yı mektebe geçirdim. Evde bir başıma kalınca, birlikte mektebe gidip en kötü fakültesinin bahçesinde onu beklemeyi teklif etmediğim için geç de olsa pişman oldum. Ne kadar dönüp dursam da, oradan buradan kendime iş çıkartsam da hiç tanımadığım bu insanların evinde kendimi bir hırsız gibi hissediyordum. Herhangi bir eşyaya dokunacağımı söylesem Zehra iyilikle, tatlılıkla, "Sorduğu soruya bak şunun... Elbette dokunabilirsin. Kendi evinde gibi hisset." derdi lâkin ya onlar yokken dokunursam ve bana tıpkı Nergis Hanım gibi tavır alırlarsa diye de kaygılanmıyor değildim. Yine de yerimde duramadım, evlerini beni barındırmalarının karşılığında toplamak istedim. Ziya Amca'yı sırf sakallı ve mülayim bir kimse diye eniştem gibi muhafazakâr biri bellemiştim, ancak sehpada geceden kalan kap kacakları mutfağa taşırken küt bir bardakta içki içtiğini ve içki şişesini de kanepenin arkasına sakladığını gördüm.

İçimde hâlen daha halama biat eden yanıma, "Olabilir." diye fısıldadım. "Burası senin geldiğin o dünya değil Rehiye."

Pervazda biriken karlar içeriye akmasın diye aralık pencereleri indirdim. Kapının önünü, eve çıkan üç beton basamağı süpürdüm. Bahçeye bakan mutfağın penceresindeki pervazdan dışarıyı seyrettim, bir kavanozun içinde duran bulgur ve mercimekleri kuşlara ve kümesteki hayvanlara serptim. Zehra'nın odasındaki yer yatağını, dağınık eşyalarımızı topladım zira Zehra çokça temiz ama kendi dünyasını yönetemeyen dağınık bir kızdı. Necip'in odası ise tıpkı kişiliği gibi naif, abartısız, tertemiz ve ufacıktı. Beni çok bunalttığından orada da pek duramadım. Sonra bir baktım, tüm bunları yapana kadar ancak iki saat geçmiş. Uyumayı düşündüm ama uyku tutmadı bir türlü. Yanımda hiçbir eşyam yoktu, Nermin'e bir mektup yazıp vakit öldüremezdim. Oradan bir kâğıt kalem bulsam da yazdığımı kesin orada unutma ahmaklığına kapılırdım.

Velhasıl canım öyle çok sıkıldı ki, köşkten kaçtığıma bin pişman oldum. Hatta bir an gururumu bir kenara bırakıp geri dönmeyi bile düşündüm. Lâkin saat on ikiye gelmesine rağmen kimsenin beni sual etmemesi de içime dokunmuştu. Emanet edildiğim Nergis Hanım beni etrafa, konu komşuya hiç sormuş muydu acaba? Akşam beni eve getirenin Üsküdarlı olduğunu gören Tuti, Cevale ve Tülin Hanım benim evde olmadığımı, kahvaltıya inmediğimi bunca zaman hiç fark etmişler miydi? Peki ya Üsküdarlı? Beni o mütemadiyen koruyan, düşünen, üzerime titreyen Üsküdarlı neredeydi şimdi? Yan odasında uyumam icap ederken evvelsi gece o duş aldıktan sonra çatı dairesine gelmediğimi hiç mi fark etmemişti? Bu nasıl bir kayıtsızlıktı böyle? Zavallı, biçare Rehiye belki kaçırılmıştı? Belki başına fena bir hadise gelmişti de Üsküdarlı diye sayıklıyordu.

Zehra'nın yatağında uzanırken öyle bilendim herkese, yoksa canımın sıkkınlığını bastırmamın hiçbir yolu aklıma gelmiyordu. Bir daha katiyen köşke dönmeyeceğime yeminler edip köşkte kalan eşyalarımı almanın daha kolay bir yolunu bulma planları yapmaya başladım. En çok Üsküdarlı'ya kızdım. En çok ona hislendim. Beni bu saate kadar niye hiç merak etmediğini düşünüp tasalanıyordum ki, aklıma Üsküdarlı'nın bir işe başladığı geldi.

Elbette beni bu saate kadar merak etmezdi. Üsküdarlı köşkte değildi ki! Sabahın köründe işe gideceğini bizzat o söylemişti. İstiklal Caddesi'nde. Atlas Pasajı'nda çalışıyordu. Beni kesin bu sebepten merak etmemişti. Muhtemelen duş aldıktan hemen sonra uyumuştu. Parmağındaki ruju fark etmiş, yıkamış ve dudaklarına da hiç götürmemişti. Odamın kapısı da kapalıysa beni rahatsız etmek istememiş olmalıydı çünkü kapıyı tıklatırsa bu kez de ben, onun benden hoşlandığını düşünür hislerini yanlış anlardım. Kesin o sebepten.

Kesin benden hoşlandığını sanmayayım diye bu saate kadar sesi çıkmamıştı.

Yatakta döndüm, döndüm, durdum. Bir o yana dönüp düşündüm, bir bu yana. En nihayetinde Zehra'nın iskemlesinin üstündeki paltomun ve Tuti Hanım'ın verdiği çantamın ceplerine baktım. Ne büyük mutluluk ki içinde bir miktar bozukluk ve bolca da kâğıt lira buldum. İstanbul'u gezdiğim ilk sabah Tuti Hanım'ın bizzat çantama koydurduğu paralar aklımdaki tilkileri çoktan beslemişti bile. Ona hayır dualar ederek üzerimi giyindim.

Aynaya bir baktım, yine benim. Dünü hiç yaşamamış olan o Rehiye'yim.

Geceleyin yıkayıp ördüğüm saçlarımı açtım, dalgalarını bir güzel taradım. Zehra'nın yaptığı gibi kâküllerimi geriye tarayıp birkaç toka taktım. Kırmızı ruj sürdüm. Fazla kaçınca da sildim, ama kendimi öyle de beğenmeyince geri sürdüm. Sonra bir daha sildim, geride kalan kızarıklığı bana yeter de artardı. Ne yapacağımı biliyordum. İskeleden karşıya geçen vapura bineceğim, oradan da... Oradan sonrasını bilmiyorum. Ne önemi var ki? İnsanlara sorarım. Bana muhakkak yardımcı olurlar. İstiklal Caddesi'ne gideceğim. Atlas Pasajı'na. Bunu söyledim mi herkes bana yardımcı olur. Sonra Üsküdarlı'yı göreceğim. Çocuk olmadığımı, oradan geçerken onunla karşılaştığımı, oralara tek başıma gelebildiğimi ona gösterip akşam yedi olmadan da Üsküdar'a geri döneceğim ve kimse evden ayrıldığımı anlamayacak.

Evin kapısını üç kere kilitledim. Bildiğim tüm duaları okuyup koşa koşa yokuş aşağı denize indim. Sağıma ve soluma baktım. Kız Kulesi'nin önündeki iskeleyi görür görmez girdiğim tüm sokakların soluna sapıp iskele yolunu aradım, Üsküdarlı'nın beni yürüttüğü sokakları hatırlamıyordum. Fakat Üsküdar'da nasıl kaybolabilirdim? Tüm sokaklar denize çıkmak zorundaydı ki başardım da. İskelede vapur sırasına girdim. İnsanları güzelce inceledim, tıpkı onların yaptığı gibi bilet kestirmek için kulübeye yürüdüm. "Amca bir şey sorabilir miyim? Ben İstiklal Caddesi'ne gideceğim. Hangi vapura binmem-"

"Karaköy ablacım, Karaköy. Üsküdar- Karaköy, Üsküdar - Karaköy, Üsküdar – Karaköy! On iki buçuk vapuru, Üsküdar - Karaköy!"

"Ablacım mı? Ben daha-" Sustum. Herhalde küçük sayılmaktansa abla sayılmak daha iyiydi. Karşımdaki adam Ziya Amca kadar bile olsa.

Biletimi aldım, tıpış tıpış iskelede bekleyen insanların arasına karıştım. Kulenin arkasından gelmekte olan vapur hiç bekletmeden Üsküdar'a yanaşmıştı, bu kez tahta iskelenin boşluklarına bakmadan hemencecik vapura bindim. Kar neredeyse hiç yağmıyor, güneş ise bulutların arasından sadece belli başlı yerlere yüzünü gösteriyordu. Bundan sebep tıpkı her vapura binişimde yaptığım gibi en üst kata çıktım. Güvertenin burnunda, demir tırabzanlara tutunup vapurun motorları öksürene kadar sislerin arasında belirip kaybolan karşı yakayı seyrettim. Birden beni o vapura bindiren sebep aklımdan çıktı gitti. Tanımadığım bir yerde tek başıma olmanın tadı öyle başka ve sarhoş ediciydi ki, bu yolun sonunda emelime ulaşamasam bile dışarıya çıkmaktan yana çok iyi bir karar verdiğimi düşünmüştüm. Kimse nerede olduğumu bilmiyordu. Param vardı ve bu güzel, ferah, keskin ve esintili havanın ortasında bir vapur güvertesinde bir yerden bir yere gidiyordum. Yanımda bir hala yoktu. Bir abi ya da abla da yoktu. Tek başıma, kendime kadardım. Tıpkı ayakları üzerinde duran tüm herkes gibi.

Gözlerimi kapayıp İstanbul'u kokladım. Ekşi yosun kokusunu, vapurdan çıkan kirli dumanları, hareket aldıkça yüzüme sıçrayan tuzlu su damlalarını, martıların ve onlara bir şeyler fırlatan insanların candan seslerini içime çektim. Bir kez olsun böyle bir vapurda, denizin üzerinde, mümkünse hiç kimse olmadan sabahı gece, geceyi ise sabah etmeyi ne de çok isterdim. İçimden şarkılar söyledim, şükürler ettim, Üsküdarlı'nın beni görünce yüzünün alacağı ifadeyi düşledim.

Kendimle çok gurur duymuştum. Tek başına yola çıkmak herkesin harcı değildi, hele ki bunu yapan bensem kim bilir onun aklındaki kendimi daha nasıl değiştirecektim. Belki beni ödüllendirecekti. Belki beni iş arkadaşlarına takdim edecek ve çocuk olmadığımı, herkesin zikrettiği gibi genç bir hanım olduğumu kabullenecekti. Vapura bindiğim dikkatle, adımlarımı seyrede seyrede iskeleden indim. Neyse ki daha evvel buraya gelmiştim. Rıhtım Caddesi'ni, Galata Kulesi'nin göründüğü meydanı ve iki şeridin tam ortasındaki tramvay durağını tanıyordum. Gazinoya gittiğimiz akşam bizi ikizlerin babası Kemal Amca tam oradan almıştı. Beni İstiklal Caddesi'ne hangi otomobilin götüreceğini bilmediğimden suallerime yanıt bulmak umuduyla tramvay durağına yürüdüm. Gözüme elinde bir takım poşetler taşıyan, saçlarını yarım yamalak bir eşarpla örtmüş yaşlı bir kadın kestirdim, "Acaba İstiklal Caddesi'ne nasıl gidebilirim teyzeciğim?" diye sordum.

Kadın önce beni baştan ayağı süzdü, "Kimlerdendin sen?" diye sorunca elim ayağım birbirine dolaştı. Nasıl mümkün olacaksa kadının beni tanıdığını, halamı ve ona ettiklerimi bildiğini zannederek oturduğu yerden uzaklaştım. Sonra başka birine sordum, adam da bana nereli olduğumu sorunca bu kez başka birini aradım. Zehra yaşlarındaki bir kız Allah'tan buraya gelecek tramvaya binmem gerektiğini, bizi tünel diye bir yerde bırakacağını söyledikten birkaç dakika sonra tramvay geldi. Gönlüm o tramvaya ilk binişimin Üsküdarlı'nın nezaretinde olmasını istese de, ona gidiyor olduğum için yüreğimin acısını dindirebilmiştim. Zaten bindiğime de, bineceğime de pişman oldum. Tıklım tıklım dolan tramvayın pencerelerinden hiçbir şey göremiyordum. Oturacak yer yoktu, tutacaklara da benim boyum ermiyordu. İnsanların arasında bir oraya, bir buraya sallanıp durdum. Ne manzara seyredebildim, ne de şehrin keyif çatabildim.

Adı gibi karanlık bir tünelde indik. Kalabalığı takip ederek ışığa çıktım. Kocaman bir binanın içinden yine kalabalığı takip ederek ilerledim. Birine İstiklal Caddesi'ne nasıl gideceğimi sormam gerekiyordu, lâkin ne zaman muhabbet ilerlese nereli olduğum bahsinin açılmasından çocuksu bir şüpheyle işkillenmiştim. O sebepten tünelin dışındaki bekçilerden birine sordum.

"Zaten İstiklal Caddesi'ndesin abiciğim."

"Öyle mi?" dedim. "Bu kadar mı yani? Burası mı İstiklal Caddesi?"

Yukarıya doğru çatallanan yokuş caddede, otomobillerin ve tramvayın izlediği istikameti gösterdi. "Burası caddenin başı. Sonu da Taksim Meydanı olur. Tramvay hattını takip et, oraya gidiyor. Az ileriden yolcu alır. Yolun solundan gidersen meydana, sağından yürürsen de Galata'ya inersin. Sen nereye gideceksin?"

"Atlas Pasajı'na." dedim. Ve Ankara'da Üsküdarlı'nın bana hep tembih ettiği gibi, "Babam ve abim beni orada bekliyor." diye ekledim. Yalnız kaldığım bu tekinsiz anlarda babam, eniştem; abim ise hep Üsküdarlı olurdu. Bekçi işaret ettiği yolu dümdüz yürümemi, pasajın meydana yakın olan kısımda kaldığını söyledi. Bulamazsam da yine orada birine sormamı, yardımcı olacaklarını fakat kaldırımdan yürümemi, araçlara dikkat etmemi tembih etti. Teşekkür edip yanından ayrıldım.


Lâkin ne vakit esas caddeye çıktım, sanki İstanbul'a ilk o anda ayakbastım. Hatta ne İstanbul'u, resmen Avrupa'ya vardım. Ben ömrü hayatımda hiç böyle bir yer görmemiştim. Gazinoya gittiğimiz gece buraya gelmiş miydik, yoksa akşam karanlığında ötesinden berisinden mi geçmiştik hatırlamıyordum fakat İstiklal Caddesi'ni gördüğüm an ona tutuldum. Ufka doğru uzanan, upuzun, iki kaldırım arasından otomobillerin ve tramvayların geçtiği, renk renk panjurlarla ve birbirinden farklı giyimdeki insanlarla dolu işlek bir caddeydi. Göz dolduran bu cümbüşün pek çoğu kafelerden, mağazalardan, lokantalardan, gazete ve mecmua bayilerinden, sinemalardan, terzilerden ve yazıhanelerden oluşuyordu. O kadar sık ve çoklardı ki hepsinin içine tek tek girsem tüm caddeyi gezmeyi ancak bir ya da iki koca günde bitirebilirdim.

Ankara'dayken mecmua ve kartpostallarda ekseriyetle gördüğüm o gravür cepheli, yüksek, görkemli binalar her yerdeydi ve insanın içini bunaltan, bakmadan es geçeceğim, bir ustanın herhangi bir metrekaresini dahi incelikle işlemediği tek bir apartman bile yoktu. Vitrinlerinde âdeta Paris'ten daha dün gelmişçesine bir özenle serilmiş kıyafetler, duvarlarında bin bir çeşit şeyin afişleri asılı binalar, tin tin yanımızdan geçen tramvayın zili, birbirine yol vermek için kornaya basan otomobiller, gri hava, öten kuşlar ve fısır fısır kolundaki dostuyla muhabbet eden hanımlar... Bunların hepsini görebilmek, İstanbul'daki canlı hayatın bir parçası olabilmek insanın içinde verdiği tüm savaşlara bedeldi. Attığım on belki de yirminci adımda kendimi bir dükkânda, vitrindeki makyaj malzemelerinin fiyatını sorarken buldum.

"Şu vitrindeki rujlar ne kadar acaba? Kırmızısı var mıdır?"

Tezgâhtar kadın yün şalına iyice sarılmış, müşterisini süzen bakışlarla bana yürüdü ve "Elli lira." dedi. Pahalı olacaklarını tahmin edebiliyordum, lâkin suratımda buna paramın yetmeyeceğini belli eden hiçbir ifade barındırmamış olmama rağmen kadın, "Bunlar Avrupa malı yalnız. Bütçeni aşabilir." dedi. "Dilersen daha ucuzlarını göstereyim sana. Kaçıncı sınıftasın? Senin gibi mektepten çıkan her kızın yolu dükkânımda biter. Artık alıştım."

Kuvvetle muhtemel o tezgâhta yıllarını geçirmiş, müşterinin her türlüsünü tanıyıp görmüş birinin beni bir mektepli bellemesine değil; bütçemin az olabileceğini yalnız görünüşümden çıkartmış olmasına takıldım. Kadın tezgâhın arkasından bir çekmece ruj getiriyordu ki, "Gerek yok. Kalsın." dedim tadı kaçmış birinin cansızlığıyla. İçim içimi yemiş, gözüm öfkeden dönmüştü. "Annemin Avrupa'dan getirdikleri böyle değildi. Bunları mı elli liraya satıyorsunuz sahiden?" deyip dükkândan çıktım.

Niye böyle bir yalan söylediğimi anlayamadım. Kadın koşup beni yakalamasın diye de dükkânın eşiğine bastığım gibi tüm adımlarımı ikişer üçer hızlandırıp karşı kaldırıma karıştım. Garip bir biçimde yalan söylemek beni ilk kez endişelendirmemişti. Bir annemin olmayacağını, Avrupa'ya hiçbir zaman gidemeyeceğimi ve elli liralık bu ruju şayet Metin Kenter'le evlenmezsem hiçbir zaman alamayacağımı biliyordum. Ama hayatımı birine böyle anlatmak, tüm bunlara sahip olduğumu hissettirmişti bana. Sokakta koşarken neredeyse gülüyordum. Hatta keşke orada daha çok dursaydım da Nazar'ı taklit etseydim diye iç geçiriyordum. Birkaç dükkâna daha girdim. Bu dükkânlarda elbiselerin ve yine makyaj malzemelerinin fiyatlarını, dükkânı dolduran kabanlı kadınları taklit ederek sordum.

"Bu elbise taklit mi? İtalya'dakiler böyle değildi." diyordum ama üzerimde giydiğim elbise halamın Ankara'daki bir çarşıdan Nazar'a aldığı ama ona tam olmadığı için sadaka bahşedercesine bana lütfettiği beş liralık, elastik bir şeydi. Bir dükkâna giriyor, yeni hayatımla ilgili yeni yalanımı söyleyerek beni küçümsemelerine mani oluyor, sonra karşı caddedeki bir dükkâna girip aynı döngüyü tekrar ediyordum. Yolumu ve yönümü caddenin başının da sonunun da birbirine çok benzemesi yüzünden kaybetmiştim. Artık bu yalan oyunundan bunalıp yaklaşık beş kişiye Atlas Pasajı'nın yerini sordum. Neyse ki beşinci kişi, oraya çok yakın olduğumu, işaret ettiği kalabalıkta gişe sırasındaki insanları takip etmemi söyleyince ağırdan yürümeye başladım. Kaldırımın öteki tarafına geçerken göz ucuyla hâlâ dükkânlara bakıyordum, o sırada pencerelerinden birinde gördüğüm çok tanıdık bir yüz tüm tebessümümü soldurdu. Pasajın gerisindeki küçük bir bayi Kenter mecmuasının tüm sayılarını vitrinine asmıştı. Nermin öldüğünden beri, her ne kadar kendisi İstanbul'da bulunma sebebim olsa da, Metin Kenter'in bahsi ve hele ki suratı tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu. O geceyi, Suzi Hanım'ın çığlıklarını, kapıda dizlerini döven Meral Hanım'ı ve otomobillerine binip mahalleden âdeta kaçan Kenterleri anımsıyordum. Onu unutup yoluma devam etmek istedim. Fakat söylediğim yalanlar ve o alamadığım rujlar aklıma gelince adımlarım tutuklu kaldı.

Kısık sesli bir selamla bayinin içine girdim, kapıdaki çan ötünce iskemledeki yaşlı adam burnundaki gözlüğü düzeltip bana başıyla selam verdi. Çantamdaki tüm liraları saymadan hazır ettim. "Kenter mecmuasının Aralık sayısı çıktı mı?"

Ayın henüz beşi olmasına rağmen adam raftan aradığım sayıyı uzattı. Kenter, aylık bir mecmua olduğundan ve matbaalarının merkezi İstanbul'da bulunduğundan yeni sayılar Ankara'ya hep ikinci haftanın ortasında gelirdi. Mecmuayı elime aldım. O ayın kapağında baloyu temsilen Pera Palas'ın bir resmi basılmıştı. Adam daha başka çok magazin mecmuası sattığını ve kaçırılan sayıları da biriktirdiğini satış yapmak isteyen bir esnafın gururuyla söylemişti. "Alacak mısın kızım?"

"Evet." deyip paramı masasına koydum. "Eylül ayından beri çıkan tüm sayıları istiyorum. Hatta ondan öncekileri de."

On iki Kenter mecmuasına sarılarak Atlas Pasajı'na yürüdüm. Verdiğim paraların hepsi bir gün Metin Kenter'in sevgi ve alakasıyla bana geri dönecekti. Bunu hiçbir zaman bilemeyecek olsam da, o an buna gönülden inanıyordum.

Atlas Pasajı az ötemdeydi. Hepi topu on kişinin sıraya girdiğini, böylelikle Üsküdarlı'ya çabucak kavuşacağımı sanırken gişenin kapının ağzında değil de pasajın içindeki holde olduğunu anlamam biraz zamanımı aldı. Bilet kestirmeyecek olmama rağmen (üstelik Üsküdarlı'nın da o an orada olup olmadığını bilmememe rağmen) tıpkı etrafımdaki sanat tutkunu İstanbullular gibi günümü güzel bir filme ayırma derdindeymişçesine sıraya girdim. Bu süre zarfında ona diyeceklerimi talim edecektim.

Oraya kasten gelmemiştim. Geçerken uğramıştım. Canım çok sıkılıyordu ve listemde yazdığı gibi sadece İstanbul'da film izlemek istemiştim. Yeteri kadar param vardı, alışveriş de yapmıştım. Sonra bir bakacaktım, Üsküdarlı orada. Ne tesadüf. Lâkin sıra bir bir ilerledikçe ve ben beklemeye devam ettikçe planlarım değişiyordu da. Ona sormak, onunla yüzleşmek istediğim o kadar çok şey vardı ki elimdeki dakikaları hangisi için sarf edeceğimi bilemiyordum. Zehra'yla yer yatağında uyurken gördüğüm sanrılar da bana varlığını anımsatıyordu. Acaba parmağına bulaşan rujumu hiç fark etmiş miydi? Fark ettiyse de rujumu sanki elini kire bulaştırmış gibi bir hoşnutsuzlukla mı silmişti, yoksa rüyamdaki gibi... Bu sahneyi kendi zihnimde bile yeniden döndüremiyordum. Rüyamda rujumu niye yalamıştı ki? Bunu ona sormalı mıydım?

Sıram pasajın holüne ilerledi, dördüncü gişe kabininin içinde Tarık'ın jöleli, biçimli kafasını tanıdım. Tatlı bir ürperti paltomun içindeki sıcak kalbimi titretti. Beyaz gömleğinin üstüne satenden bordo bir yelek giymişti. Başında şapkası yoktu yine. Saçlarını dün geceki gibi yandan taramış, jölelemişti ve aynı görünmesine rağmen gözlerimde öyle farklı görünüyordu ki, önümdeki insanlarla alakadar olurken tam yedi kere kaçırdığım gözlerimi onda buldum. Beni görmüyordu ve ben onu dilediğim gibi süzebiliyordum. Azar işitmeden ve ondan hoşlandığımı düşünmesine hiç sebebiyet vermeden. Ruhu duymadan.

Sıra, önümdeki fötr şapkalı iri adama geldi. Bir müddet birbirlerine söylediklerini işitemedim. Ancak Üsküdarlı'nın sesinin yükseldiğini sezince âdeta adamın sırtına yapıştım. "Sabah da söyledim. Böyle bir gayem yok benim."

Adam güldü ve iki kolunu onu görmeme geçit vermeyen bir genişlikte gişenin pervazına yasladı. "Hayatını değiştiririm diyorum, böyle bir gayem yok diyorsun delikanlı. Yahu söz dinle. Huri Dilber'le başrol oynayacaksın diyorum sana. Ne sahneler yazdıracağım size! Kime nasip olur Huri Dilber'le öpüşmek!" Neyin bahsini ettiğini tam olarak anlayamıyordum, ancak öpmek ve Huri Dilber kelimelerini duyduğum gibi Üsküdarlı'nın utançla ve biraz da erkeksi bir kibirle sırıttığını gördüm.

Huri Dilber halkın sinemada ailecek izleyemeyeceği filmlerde oynayan (bunu demesi benim için ne güç ki) kalemle çizilmişçesine güzel, alımlı, Yunan kökenli bir aktristi. Onu hepimiz sarışın metres rolleriyle tanırdık. Bazense evin beyini dinden imandan çıkartan şehvetli hizmetli rollerinde oynar ama hangi role bürünürse bürünsün konu bir şekilde onun bedeninde ve insanı büyüleyen cazibesinde biterdi. Otuzlarındaydı ve mecmualara verdiği yarı çıplak plaj pozlarını, iri göğüslerinin ıslak mayosundan seçilebilen hatlarını ben dahi ezbere bilirdim. Hâliyle ismi Tarık'ın yanında anılınca şuurumu kaybettim. Bu adam alenen ona film yıldızı olmayı teklif ediyordu. Hem de o biçim bir film yıldızı.

"Bırak şu fuzuli işleri de dinle beni. Yazıhanem üst katta, gel bir konuşalım. Patronunu da tanırım, işinden ayrılmana bir şey demez. Yemek yiyelim, sohbet edelim. Güzel bir şarap ısmarlayayım sana. Aradığım yüz, mimik, boy pos sende. Ben bir daha nerede bulayım senin gibisini? Bir deneyelim. Film satmazsa da fotoroman çıkartırız. Aklını kullan da dinle sözümü."

Tarık iki yana baktı, büründüğü resmi tavrı bir kenara bırakarak adama doğru gişeden kafasını uzattı. Ben de adamın arkasından onlara kulağımı uzattım. "Abi valla olmaz. İzliyorlar bak, başıma iş açacaksın daha bugün girdim işe." dedi esnafla konuşur bir samimiyetle. "Ben kendimi hiç öyle hayal etmedim. Filmleri severim ama. Ha illa bir işin ucundan tutayım istiyorsan filmin senaryosuna katılmak isterim. Benden etsen etsen anca böyle istifade edersin-"

"Yahu bırak senaryoyu! Uyarlanacak bin tane roman var bu ülkede, ne senaryosu! Bırak işi yazmak olan yazsın. Ben sana yüzüm ol diyorum. Gişede oturup ömrünü çürütme, şu koskoca pasaja boy boy resimlerini asayım diyorum! Böyle bir hayali yokmuş... Ne hayalin olabilir senin! Bu film roman uyarlaması, Avrupa'ya da satacağız. Gâvur romanı olmasına rağmen Avrupa'da filmini hiç çekmemişler. İlk biz Türkler çekeceğiz. Huri bir akademisyen olacak, sana biçtiğim karakter de öğrencisi. Huri sana âşık olacak, günlerce seni düşünecek fakat senin de ona hislerin olduğunu bilemeyecek! Sonra ansız bir öpücük ve... Gerisi malum. Ne vizyonsuz bir gençsin ulan sen!"

Arkamızdaki sabırsız sesler çoğalıyordu. Tarık adama sırayı tıkadığını ve nazikçe gitmesini söylediğinde ben her şeyi anlamış, kıskanmış, çirkinleşmiş ve iki elimle kucağımdaki mecmualarımı sıkmıştım. Nergis Hanım'ın bana öğrettikleri kadarıyla sevişmeye giden yolun öpüşmekten geçtiğini pek tabii biliyordum. Ve onun bir kadınla öpüşmesi (bu her ne kadar hayatının bir noktasında muhakkak gerçekleşecek tabi bir hadise olsa da) hayal dahi etmek istemediğim türden bir sahneydi. Onun biriyle sevişmesine hazır değildim. Bir kadına böyle bir kötülüğü yapmasını istemediğim gibi kimseye bedenini, benden sakındığı kendini cömertçe açmasına dayanamazdım. O benim en yakınımdı.

Sıra bana geldi, giden adama hâlâ sırıttığından beni anca önüne döndüğünde görebildi. Benimse tüm hevesim çoktan kaçmıştı, söyleyeceklerimi unutmuştum ve dudaklarımı bükmüş, yumruklarımı sıkmış, suratını delercesine ona bakıyordum. Gözlerimiz değdiğinde kıvrılan dudakları indi, alnı gevşedi ve tek olup olmadığımı kolaçan edercesine arkama bakındı. Adımı söyleyip orada ne işim olduğunu sormak yerine: "N-nasıl yardımcı olabilirim?" diye kekeledi.

Çok incindim ama onu görebildiğim, sesini duyabildiğim için de memnundum. "Filmde mi oynayacaksın sen?" dedim harlanan bir sinirle. Tarık nihayet, Rehiye hiç sırası değil insanlar bekliyor ne diye geldin ayrıca senin burada ne işin var, dercesine gözlerime baktı.

"Hangi filme bilet kestirecektiniz?" dediğinde ardında personellere ayrılan kapının aralık olduğunu, bir kadının sırayı ve onu, yanında konuştuğu bir başka adamla göz hapsine aldığını fark ettim.

"Film izlemek istemiyorum."

"O vakit size bilet veremem."

"Zaten ben de bilet almaya gelmedim. Seni görmeye geldim."

"Bunca yolu tek mi geldiniz?"

"Evet."

"Nasıl evet?"

"Niye öyle dedin? Şaşırdın mı?"

Üsküdarlı yutkunarak ardındaki kadına ve benim ardımdaki sıraya çaktırmadan baktı. "Hayır. Sırayı meşgul eden başka birileri var mı diye hesap ediyorum." Ardından zorla ekledi: "Burada olduğunuzdan haberdar birileri var mı?"

"Hayır." dedim. "Tek başıma geldim. Canım sıkıldı."

"Anlıyorum." dedi kâğıtlarını kurcalayarak. "Üsküdar'a dönecek paranız var mı?"

"Üsküdarlı olduğumu nereden biliyorsunuz?"

Sabrını yitirdiğinden dudaklarını bastırıp suratıma baktı. Belli ki bir an evvel toz olmamı istiyordu. Ağzını tam açacaktı ki içeriden gelen kızıl saçlı bir kadın omuzuna iki kere vurdu. Onun da üzerinde bordo bir yelek, siyah kalem etek vardı. "Çık sen molaya, ben hallederim."

Bunu duyunca sıramı ardımdaki kadına bıraktım ve pasajın dışına yürüdüm. Peşimden gelmesini istiyordum. Ona hiç bakmadan, peşimden geleceğini adım gibi bilmek istiyordum.

"Senin ne işin var burada Rehiye?"

Kolumdan tutup bizi gişe kalabalığından tenhaya çekti. Sırf bana daha fazla vakit ayırsın diye sanki kolum çok acımış gibi ciyaklayıp mecmualarımı yere düşürdüm. "Ne yapıyorsun? İnsanın eli bu kadar mı ağır olur?" diye sitem ettim. Yere çömelmesini, evvelki gibi aldıklarımı benim için tek tek toplamasını ve Metin Kenter'in suratını görmesini yüreğimin en gaddar kısmıyla istiyordum –ki bu kez yine talih benden yana oldu.

Tarık mecmualarımı yerden toplarken hepsine bakakalmıştı. Ayağa kalktığında da, "Ben sana Ankara'da almıştım bunlardan." dedi. "Niye yenilerini aldın ki?"

"Sana ne?" dedim mecmualarımı ondan alıp poşetine geri koyarken. "Canım gezmek istedi, geziyorum. Param da var, dilediğimi alıyorum."

"Ne güzel." dedi. "Beni nereden buldun peki?"

"Her yerde bir sürü sinema var. Senin burada çalıştığını nereden bilebilirim?"

"Dün gece söylemiştim."

"O zaman niye soruyorsun?"

"Tek başına nasıl buraya gelirsin Rehiye? Hani Beykoz'a gidecektiniz siz? Kimse yok mu yanında?"

"Niye kızıyorsun? Huri Dilber'le film çevirecek olan ben miyim?"

"Yuh Rehiye, ne alakası var! Hem sen nereden işittin onu?"

"Benden hiçbir şey saklayamazsın."

"Farkındayım." dedi. "Her geçen gün hünerlerini pekiştiriyorsun."

"Lafı geçiştirme. Huri Dilber'le film çevirecek misin onu söyle?"

Tarık, nihayet elinde bana karşı kullanabileceği bir koz varmışçasına sırıtarak, "Gazinoya çıkacak mısın bir daha?" diye inatlaştı benimle.

Gözlerim şimdi yerinden çıkacaktı, nefes dahi alamıyordum. "Huri Dilber ahlaksız bir kadın! Erkekleri kendine âşık ediyor, sonra da yuvalarını yıkıyor. Üstelik mecmualardaki çıplak resimlerini ben bile gördüm! Bu kabul edilemez bir şey. Edepsiz bir kadın o. Zaten ben onu da hiç sevmem. Huri Dilber'den nefret ederim ben! Annen de buna izin vermez. Bir de pişkin pişkin bana gazinoyu sual ediyorsun! Ben gazinoda şarkı söyleyip arkadaşlarına destek oluyorum, Huri Dilber'le öpüşmüyorum!"

"Ben de Huri Dilber'le öpüşmüyorum?"

"Evet, öpüşmüyorsun. Ama ya öpüşürsen?"

Tarık kolunu boş bir duvara uzatırken bana olan sinirini insanlara bakıp gülerek çıkarttı. "Sonra da öpüşmeyeceğim belki? Nereden biliyorsun?"

Ansızın dikkatim korkunç bir hızla Tarık'ın sere serpe güldüğü ağzına kaydı. Konuştukça kıvrılan dudaklarını Huri Dilber'in öptüğünü hayal ettim. Bu acı verici hayal mümkündü. Tarık dilese mecmualara da, film afişlerine de kapak olacak eli yüzü düzgün bir insandı. Şayet onu böyle bir kader bekliyorsa ben Tarık'ı nasıl durduracaktım şimdi? "Ne güzel işte..." dedim gözlerine mahzun mahzun bakarken. Gülümsemesi durunca o da bir an benim ağzıma baktı, ben de onunkine baktım. Gözlerimiz yine birbirine değdi. "Kimseyle öpüşme zaten."

Yanımızdan süzülen kırmızı tramvayın zili öttü, kaldırımdan geçen insan güruhuna müsaade etmek için birbirimize biraz sokulduk.

"Tarık."

Kolu hâlâ duvara yaslı, beni istemeden bir kanadının altına aldığını hissettim. "Söyle."

Başımı kaldırdım. Yüzüne o kadar yakındım ki nefesi kâküllerimi kıpırdattı. Neyi neden yaptığımı anlayamadığım bir gafletle nefesinden kalanı içime çektim. "Sen hiç biriyle öpüştün mü?"

Tarık elbette ki sualime bir yanıt vermedi. Hiç üzülmedim, hatta gözlerini kaçırdığı için mutlu bile oldum. Hayatımda ilk kez cevabını öğrenmeyi hiç istemediğim bir soru sormuştum ona. "Nasıl geldin ya sen buraya? Anlat bakayım." dedi onun yerine.

Ben de hiç pot kırmadan, "Vapura bindim, tramvaya bindim, yürüdüm geldim." dedim.

"Ya başına bir şey gelseydi? Ya biri takılsaydı peşine? Sen başına hep böyle bela alacaksan biz yine Ankara yolcusuyuz Rehiye söyleyeyim."

"Halam ölmedi ama." dedim. "Sen söyledin, telgrafta öyle yazıyor. Daha fazla saklanmak bundan böyle bize ancak azap olur. En iyisi hayatın tadını çıkartmak. Ben de aynen öyle yapıyorum. Malum, beni gezdirecek bir Üsküdarlı yok artık."

Tarık bir nasihat verircesine sessizleşti. "Esas ölmediği için saklanman gerek ama." dedi. "Senden şikâyetçi olursa ne yapacaksın? Hiç düşünmüyorsun bunları."

"Öyle bir şey olabiliyor mu?"

"Öyle bir şey olabiliyor mu... Düşün bir bakalım olabiliyor mu?" Önce kolundaki saate, sonra da caddenin ardımızda kalan kısmına baktı. "Yürü hadi. Seni iskeleye bırakayım."

Poşetimi bileğimden geçirip, "Hayır, olmaz!" diye nazlandım iki kolunu tutarak. "Ben burada duracağım. Gezeceğim. Yalvarırım." Acısın diye gözlerinin en içine baktım. "Çok yazık bana."

Tarık teklifini üsteleyip beni iskeleye sürüklemedi. Gözlerime bakarken düne nazaran üzerinde çokça tatlı, geçinmesi kolay bir hal vardı. Bunu yalnız beni başından def etmemiş olduğundan değil, sürekli yeni laflar açarak beni gördüğünü, varlığımın farkında olduğunu hissettirdiği için düşünüyordum. Beni götürmemesi için tuttuğum kollarını serbest bıraktım, ellerimden birini boşluğa saldığım anda muzip bir edayla bileğimden yakaladı ve bir eşyayı sergiler gibi, "Oje mi sürdün sen?" diye havaya kaldırdı.

Bunu tiksinen ya da küçümseyen bir erkeğin sesiyle dememişti. Çattığı kaşlarıyla da zannederim sesindeki merakın yumuşaklığını bastırma gayretindeydi. Zira bileğimi tuttuktan hemen sonra öteki eliyle de parmak boğumlarıma ve tırnaklarıma dokundu. Elini ve parmaklarını yeniden tenimde hissedince aklıma o çirkin sanrılarım geldi. Bir an evvel tuvalete gitmem lazımdı benim.

"Sürdüm, evet." Dakikalardır yüzünün her kısmına bakabiliyorken şimdi saçına bile bakamıyordum. Sadece gelip geçen insanların belirsiz yüzlerini seyrettim. "Niye sordun? Yoksa beğenmedin mi?"

"Değişik olmuş."

Tarık elimi vermedi. "Olabilir." dedim binaların katlarına, cephelerindeki afişlere ve panjurlara bakarak.

"Dün gece salonda uyudun galiba." dedi. "Sesini duymadım."

Gözlerine baktım, elimi ondan kaba bir hamleyle geri çektim.

"Kâküllerinden mi bunaldın? Bugün de ortada yoklar."

Tenime bulaşan sıcaklığı yok olup gider diye öteki elimle tokama uzanıp kâküllerimi geri salmaya yeltendim. "Ben de beğenmemiştim zaten."

"Yok, ondan demedim. Dursunlar." Elini yine elime uzatacak sanınca geriye sıçradım. "Farklı geldin gözüme. Seni bildim bileli hep kâküllüsün."

"Kötü mü olmuş yani?"

"Hayır. Farklı dedim, kötü demedim."

"Bir değişik oluyorum, bir de farklı. Beğendin mi, beğenmedin mi şimdi?"

"Rehiye. Başladık gene." diye fırçaladı beni. "Hem bana ne senin saçından. Ne istiyorsan yap. Fikrimizi de belirtemiyoruz ki."

Gıcıklık olsun diye, "Ankara'da öyle demiyordun ama." dedim. "Metin Kenter için saçlarımı küt kestireceğim dediğimde ortalığı inletmiştin."

"Hiç de bile. Abartma." dedi. "Sadece kestirme, öyle daha iyi dedim."

"Öyle daha iyi demedin." dedim. "Sana uzun saçı yakıştırıyorum sakın kestirme, dedin. Hatırlıyorum."

"Ee? İkisi de aynı şey."

"Nasıl aynı şey? Birisi dümdüz öyle daha iyi demek. Ötekisi de saçının uzun olması benim çok hoşuma gidiyor sakın kestirme deyip irademe el koymak demek." Ansızın çok acayip bir şeyi keşfetmişçesine sahte bir tavır aldım. "Sana inanamıyorum. Demek tüm kavgaların bu sebeptendi... Sen benden mi hoşlanıyorsun?"

"Ne!"

"Fazla söze hacet yok." dedim ağlamaklı bir suratla. Geriye birkaç adım daha atıp ona tavır aldım. "Huylandırdın beni. En başından anlamalıydım. Elimi de tuttun. İçimi kaldırdın, şimdi gidip çeşmeye tutacağım. Buralarda camii var mı?"

"Rehiye..." Sinirinden önce gülmeye sonra da bana doğru yürüyüp inkâr etmeye başladı. "Ben senden hoşlanmıyorum. Yemin ederim."

Onu olmayan şeylerle, saçma taklitler ve anlamsız suallerle delirtmeyi hep çok severdim. Lâkin o an niyeyse bu cümleyi onun sesinden alenen duyunca, bir de üstüne çarpılmak pahasına yemin edince, sanki kalbime sessiz bir sancı saplandı. Olur da daha fenasını söyler diye latifeleşmeyi bir kenara bıraktım. İstiklal Caddesi'ne doymuştum. Tam o anda, tamamen kendi hür irademle Üsküdar'a dönmek istiyordum. "Sen de bir daha bıyık uzatma." dedim ne alakası varsa. "Hemen geri çıkmışlar. Leş gibi görünüyorsun."

Tarık gayriihtiyari elini çenesine götürdü, dudaklarının üstünde ve çenesinde beliren kısacık sakallarını tertemiz kestiği geniş tırnaklarıyla kaşıdı. "Neresi leş gibi?" dedi. "Sakal bu, tabii çıkacak."

Yüzümü hızla ona çevirip ettiği yeminin siniriyle, "Çıkmayacak." dedim. "Bana Ankara'yı hatırlatan hiçbir şeyi istemiyorum."

Gözlerime derinliği olmayan bir bakış attı. "Bıyıklarım sana Ankara'yı mı hatırlatıyor yani?"

"Sana da hatırlattığı için kesmedin mi?" O vakit sustu ve uyuz laflarına bir yenisini eklemedi. "Bıyık yok. Yasak. Sakal da yok. İstemiyorum."

"Peki." dedi yenilgiyle. "Yeni kurallar çıkınca vaktinde haber et ama. Böyle yakalayamıyorum seni." Ondan çok uzaklara gözlerimi yumdum. Ağzından neşeli bir homurtu çıktı. "Poşetini ver bari taşıyayım."

Elinde mecmua poşetim, yanım da o, geldiğim yolu geri yürüdük. Caddenin öteki ucunu tecrübe etmek başka günlere kaldı. Onunla konuşmayı, vakit geçirmeyi, beni hislendirmesini ve buna güldüğünü görmeyi çok özlemiştim. Ancak yan yana geldiğimizde, yaşanmasını özlediğim tüm o birliktelikler bir kez daha yaşandığında bana aynı tadı vermemeye başlamıştı.

Bu bariz bir gerçekti; artık eskisi gibi değildik. Birlikte geçirecek çokça vakte, imkâna ve hürriyete sahip olsak dahi hiçbir güç bizi bir araya getiremiyor, getirdiğinde ya kedi köpek gibi birbirimizi yiyor ya da bu anlamsız bakışmalar, rahatsız edici derinlikteki sessizlikler tüm vakti bizden çalıyordu. İstanbul daha geldiğimiz ilk haftada bizi çok değiştirmişti. Tarık'ın bu yeni yüzünde, hâlinde ve tavrında Ankara'daki Üsküdarlı'mı göremiyordum. Bana nasihat vermiyor, acımıyor, merhamet etmiyor, bana kaçacağım dünyalar yaratmıyordu. Birlikte radyo dinlemiyorduk, onun tabağındaki yemeğe ekmek banmıyordum ve o da benim yemeklerimi yemiyor, beni övmüyordu.

Tünele yaklaştığımızda tüm vakti yine sessizlikle ziyan etmiştik. "Bekle de bilet kestirip geleyim sana." dedi. "Tüm paranı mecmualara vermişsin. Yazık günah."

"Ben kendi başıma kestiririm. Gelmene lüzum yok." dedim tünelin içine girmeden. "Buradan tramvaya bineceğim, inince Rıhtım Caddesi'ne yürüyeceğim. Oradan da Karaköy İskelesi'ne, ondan da Üsküdar vapuruna. Zaten göstermiştin. Köşkünüz kabak gibi ortada."

Tarık tünel binasına, ardından da bir türlü sertleştiremediği içten bir tebessümle bana bakıp alnını kırıştırdı. "Aferin sana." Tıpkı Ankara'daki gibi (sanırım sırf alışkanlıktan ve biraz da akşamki tartışmadan) olmayan kâküllerimi karıştırıp beni takdir edecekken ben hızla kafamı geri çektim.

"Ne yapıyorsun?" dedim yalandan bir sinirle. Eli havada, tebessümü dudaklarında kaldı. Bahsini hiç etmediğimiz lâkin varlığını kabul ettiğimiz bu alışageldik temasın şimdi bir izahını bulamamış, mahcup gözlerle suratıma bakıyordu.

"Önce çocukmuşum gibi davran, sonra da çocukluk etmekle suçla." dedim. "Bence sen beni o kadar düşünüyorsun ki kendi hatalarını fark etmeyi unutuyorsun. Ben çocuk değilim. Bana öyle davranan sensin."

"Ne alakası var?" diye kabardı hemen. "Buraya gelmek kolay bir şey değil. Şehre yeni geldin, tebrik etmek istedim."

"Aman, aman." dedim cebimden kalan kuruşlarımı çıkartarak. "İstemez. Hadi. Selametle."

"Rehiye!" diye seslendi ardımdan ama bilerek duymazlıktan geldim. Biletimi kestirip tünelin alt katına inecektim ki Tarık koşarak peşimden geldi. Kolumdan tuttuğu gibi beni kenara çekti. "Salonda yoktun."

"Anlamadım."

"Salonda yoktun diyorum. Nerede uyudun sen dün gece?"

Neyden bahsettiğini kavrayınca ağırdan alamadım. "Ne bileyim ben. Uyuyunca hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Kocaman ev. Sızmışımdır bir yerde."

"Rehiye." dedi üzerimde hâkimiyet kurmak ister gibi. "Nerede kaldın dedim?"

"Niye soruyorsun?" diye sinirlendim. "Başıma bir şey gelseydi burada mı olurdum?"

Beni haklı bulduğundan sustu, sonra da, "Cevap versene sen." diye inada bindi.

"Umurunda olsaydım cevabını da bilirdin. Tramvayımı kaçıracağım." Kolumu ellerinden çekip merdivenlerden inecektim ki bana yine mani oldu. "Bırak artık ama!"

"Rehiye!"

"Zehralarda kaldım. Oldu mu?"

"Zehralarda mı?" dedi garipseyerek. "İyi de neden? Ne ara çıktın evden?"

Artık sahiden bunalıp, "Yeter ama!" dedim. "Molan yok mu senin? Git de yemek ye, hava al diye paydos verdiler sana. Kendin huzur bulacağına benim huzurumu da elimden alıyorsun. Senin yüzünden eve gidiyorum."

"Molamın bitmesine daha var ki."

"Ne güzel, git de yemek ye o zaman. Bu akşam da onlarda kalacağım. Beni bekleme." dedim daha sakin bir sesle. "Yan odanda kalmak istemiyorum. Maazallah, gene senden hoşlandığımı düşünür üzerime yürürsün. Bana senin yanında huzur yok artık."

"Niye?" dedi küstahlıkla. "Neciplerin yanı daha mı huzurlu?"

Ona daha iyi bir cevap verebilirdim ama bende kullanılacak akıl bırakmamıştı. Sadece, "Mesele huzur değil ki. Benim gidecek bir evim yok." dedim içtenlikle. "Ben sen değilim. Bir evimin olması için ya evlenmem gerekir, ya da bir ailemin olması. İkisi de olamayacağına göre."

Bir daha da bir şey demedi. Tramvaya bindim ve tüm maceraları tekrar yaşayarak Üsküdar'a onsuz ve mutsuz geri döndüm. Ne şanslıyım ki eve Zehralardan evvel ulaştım. Akşama balık yedik ve gece boyu Zehra'yla mektebindekilerin lakırdısını ettik.

Köşke geri dönmeyi üç kere, Tarık'ı ise tam on beş kere düşündüm. Mecmuaların kapaklarını hiç açmadım. Çünkü Tarık onları bana vermedi.


III. FASIL

"PARNAVA"

౨ৎ

İstiklal Caddesi, Beyoğlu

6 Aralık 1951


Ertesi sabah Ziya Amca ve Necip kahvaltıdan hemen sonra baba oğul evden ayrıldı. Necip, Yılmaz denen arkadaşının deposunda bıraktığı eşyalarını elden teslim alacak, Ziya Amca ise her gün olduğu gibi balık lokantasını açacaktı. Zehra ile mutfağı topladık ve öğle dersine yetişmesi için onu yolcu ettim. Evvelsi gün İstanbul'da geçirdiğim en harika günlerden birini yaşamıştım. Acaba bir delilik edip tekrar karşıya geçsem yine her şey böylesine başka, benzersiz ve tatlı olabilir miydi diye düşünmeden edemiyordum. Bunları yine aynı kararlılık ve dalgınlıkla hesap ederken pabuçlarını giymek için koridorda seken Zehra'ya refakat ediyordum. Fakat bahçeden, basamakları döven bir takım topuk sesleri işittik. Gelen kuvvetle muhtemel Necip'ti. Arkadaşının mevzu bahis deposu Üsküdar'daydı, o dakikaya kadar Ziya Amca da Beykoz'a varmış olmalıydı. Unutmuş olduğu her neyse daha kapıyı açmadan onu aramaya, Necip'in eve neden erken döndüğünü çözmeye başladık. Zehra oyalanmadan kapıyı açtı. Eşikteki davetsiz misafir bilhassa bana bakıyordu.

"Nergis Teyze?" dedi Zehra, tokalı deri çantasını boynuna asarak. "Abim sandık seni. Ne iyi ettin de geldin, ama yanlış vakitte geldin ben mektebe gidiyorum artık. Babam da yok." Arkasındaki bir noktaya, iki gündür evlerinde kalan misafirine dikilmiş katı bakışları nihayet çözebildi Zehra. "Rehiye'yi almaya gelmişsin sen..."

Bakışlarımı düşürüp Zehra'nın ardında saklansam da, çoktan göz göze gelmiştik bir kere. Ayaklarında topuklu siyah çizmeleri, üzerinde de yine siyah renkteki kadife paltosu vardı. Siyah eldivenler takıyordu. Paltosunun göğsünde altın bir çiçek broşu vardı. Dipleri gelen, küt, sarı saçları özenle buklelenmişti. Belli, bir yere gidiyordu. Evindeki gibi oğluna hasret, perişan bir hâli yoktu.

"Zehra." dedi gergin bir tebessümle. "Sen mektebine geç kalma. Bu kadar misafirlik yeter."

Zehra aramızdan çekildi. Bir ona, bir de bana baktı; başımı gururumdan kaldıramıyordum. "Kalsaydı ama Nergis Teyze. Ne güzel eğleniyorduk."

"Bizim Rehiye ile konuşacaklarımız var ama." dedi. "Konuşalım, sonra doya doya birbirinizde kalırsınız. Söz."

Zehra'nın eline uzanarak beni onunla bir başıma bırakmaması gerektiğini ima etmeye çalıştım. Maalesef o, bu sinyalleri alamadı. Son çare olarak tüm cesaretimi toplayıp dik durmaya, Tarık'a yaptığım gibi lafımı esirgememeye karar verdim. "İyi o vakit." dedi Zehra. Askıdan anahtarını cebine attı ve karşıya geçmekle alakalı tüm tasarladığım planları batırarak beni Nergis Hanım'la baş başa bırakıp çıktı. "Ben gideyim artık, siz burada konuşun. Anahtar da bende. Köşke dönersen not bırak, burada kalırsan da kapıyı açarsın zaten. Hadi canım, Allah'a emanet."

Eşikte Nergis Hanım'la mahsur kaldım. İçine düştüğüm bu vaziyetten yana dudaklarında kazandığı zaferden ileri gelen bir gevşeklik mi, yoksa gaddar bir tebessüm mü vardı kestiremiyordum. Arzu ettiği gibi tek başıma, gafil avlamıştı beni.

"İçeri gir."

Diretmedim, kenara çekilip ona yol verdim. Dış kapıyı üstümüze kapattı. Sanki boyu kısaymış gibi bir karış topukla giydiği çizmelerini çıkarıp paltosunu askıya astı. Bakışlarının esareti altında salona girdik. Çantasını koltuğa bırakıp içeride dolandı. Dostunun evini sanki hiç bilmiyormuş gibi gezdi, vitrindeki resimlere, topladığımız masaya, pencereden öten kuşlara baktı ve tekli berjere oturdu. O dipsiz, siyah gözleriyle karşısına geçmem gerektiğini işaret etti. Ama tam oturacağım sırada da, "Susadım." dedi. "Madem burada kalıyorsun artık, bir şey ikram et bana."

Sırf ortadan kaybolmak için karşı kapıdaki mutfağa koştum. Ona kahve kaynattım, Zehra'nın bana da ikram ettiği güllü lokumlarla beraber su da getirdim. İçeri girdiğimde yine ayakta bir yerlerde dolanıyordu. Ortadaki sehpaya tepsisini koydum. "Kendine yapmamışsın." dedi. Ben de konuşmaya cesaret edemediğimden istemediğimi ima etmeye çalıştım. Berjere geri geçti ve önce bir lokum yedi. Sonra da kahvesini içti.

"Saklanmak için mi geldin buraya?"

Neyi kast ettiğini anlamazdan gelmek çok zordu. O ne Tarık'tı, ne de halamdı.

"Aptal değilim ben. Yatağımın altını karıştırmışsın." deyince kaçmadan ona baktım. "Yaptığın hoş bir şey değil. Sana güvendiğim için evime aldım. Daha doğrusu oğlum sana güvendiği için." Dizlerimi şiddetle salladığımı başımı öne eğince fark ettim. Gözlerim yanıyordu. Soba sönüktü, pencereler kapalı ve içerisi de biraz serindi ama ben alev alev kavruluyordum. "Onca resmin içinden nasıl gittin de bir tek onu ardında bıraktın? Pes."

Beni Ankara'ya geri gönderecekti, bunu kim olsa anlardı artık. Kim bilir? Belki de halama çoktan bir telgraf çekmiş, nerede saklandığımı da itiraf etmişti. Ben böyle bir hatayı sırf merakımı bastıramadım diye nasıl yapmıştım? Asıl şimdi ne yapardım? Üsküdarlı beni gözünden düşürmeye zaten hevesliyken onu da yitirirsem bundan böyle nasıl yaşardım? En azından yaş günümü bekleyen bir Metin Kenter var. En iyisi ona tutunmalı.

"Rehiye. Ağlama." Kafamı kaldırdım. Nergis Hanım fincanını sehpaya koydu, kalktı ve yanıma oturdu. "Neden karıştırdın eşyalarımı kızım?"

Bana böyle seslenince direnecek yürekliliği içimde bulamadım. Gözlerinin ta içine bakıp salıverdim kendimi. "Nergis Hanım. Yemin ederim ki merakımdan." diye ağladım. Fotoğraflara ne denli düşkün olduğumu, anlattıklarını aklımda canlandırabilmek için somut hatıralarına ihtiyaç duyduğumu açıkça söyleyemedim. Ya da yatağın altında bir eşyamı düşürdüğüm, elimi uzatırken de kutuları bulduğum gibi akıllıca bir yalan da uyduramadım. "Ben sizi hep çok merak ediyordum. Dilerseniz Tarık'a sorun. Köşkte kalfalar hep bahsinizi eder, eniştemden çekinirdi. Siz öyle bana her şeyi anlatınca... Ben de görmek istedim. Yemin ederim ki sırf merakımdan. Zaten her şeyi yerli yerine geri koydum-"

"Rehiye." dedi. "Sana kızmaya gelmedim. Sırrıma ortak etmeye geldim."

Yaşlarımı silmeden ona baktım. "Sır mı?"

"Evet, sır." dedi gönülsüz bir edayla. "Sana bir sır vereceğim. Eğer bu sırrı deşer, Tarık'a gevezelik edersen bu kez benim isteğimle Zehralarda kalırsın bilesin."

Öpüp başıma koyacağım bu laflara karşı çok akıllıca bir laf ettim. "İnsan evini karıştıran birine niye bir sır verir ki?"

Nergis Hanım'sa, "Tam adamına soruyorsun." dedi. "Anlatacağım şeye bulaştın bir kere. Farkına varıp oğlumun aklına şüphe tohumu ekmenden korkuyorum. Güzel güzel seni kenara çekip tembih ediyorum. Köşkteki herkes bunu bilmiyor. Tarık da. Kıymetini bil." Ağzından dökülecek sırrı merakla bekledim. Nergis Hanım sanki çok fazla insanın içindeymişiz ve etrafın sakinlemesinden çok gürültünün artmasını bekliyormuş gibi yan gözlerle salona baktı. İstediği hayali uğultuyu ya da belki de bunları bana anlatacak cesareti bulunca da yüzüme döndü. "Tarık benim ilk çocuğum değil." dedi. "Ben ilk kez on altı yaşımda hamile kaldım."

Sakinlikle, tepkilerini abartmadan sergileyen güvenilir bir insan gibi nefes verdim. O ise bunu demek yüreğini ferahlatmış, ağır bir yükten kurtulmuşçasına ardına yaslandı.

"Abimle babam beni evden attı. Hamile kaldığımı karnım burnumdayken öğrendim çünkü. Sokakta kalınca da beni hamile bırakan adama sığındım. Çocuğunun karşılığında beni paraya boğdu. Üsküdar'daki köşkü bana verdi." dedi. "Senin gibi sevişmenin, aşkın ne demek olduğunu bana anlatacak kimsem yoktu. Asiliğime güveniyorlardı lâkin çokça cahil bir çocuktum. İlgisine aldandığım kocaman bir adamdan hamile kalmıştım. Her şey güzel olacak, korunup kollanacağım, abim ve babamdan kurtulacağım sandım. Bir müddet öyle de oldu. Abimlere bulaşmadan beni onlardan ayırdı, Üsküdar'da yaşamaya başladık. Fakat gördüğüm sevginin, bana olan aşkının müddeti bebeğim ölene kadarmış. Beni bırakıp gitti. Ne başkasıyla evlenebilirdim, ne de ona geri dönebilirdim. Herkes münasebetimizi işitmişti, beni bir evin içine kapatmıştı. Beni o kadar çok kıskanıyordu ki ben bu kıskançlığı zihnindeki bir hastalığa değil, derin bir aşka yoruyordum." Tuttuğum nefesi veremedim bile. "Elimde bir tek köşk vardı, beş kuruşsuz ortada kaldım. İşe girecek gücüm yoktu, acı çekiyordum. Adım çıkmasın diye baba evine geri döndüm, daha doğrusu köşkü baba evi yaptım. Kumardan her şeylerini kaybedince beni bağırlarına bastılar. Sahip çıkılmam ve bu kez de onların aracı olduğu yaşlı bir adamla evlendirilmemem karşılığında tapuyu abimin üzerine yaptım. Sonrasını biliyorsun. Üstünden zaman geçti, Faruk'la tanıştım. Yirmi yaşımda da Tarık'a hamile kaldım."

Nergis Hanım gibi geçinmesi zahmetli birinin işlediğim kabahatle beni cezalandırması lazım gelirken beni böylesi, hele ki köşkteki herkesin bilmediği bir sırla mükâfatlandırması bana bir rüya gibi gelmişti. Benim böyle bir sırrım olsa, ben bile kendimle bunu paylaşmazdım. Öte yandan anlattıklarında bir bit yeniği olduğunu da daha o gün sezmiştim. Çünkü o köşkü kimse kimseye sebepsiz yere hediye etmezdi ve eniştem gibi biri böyle bir kız kardeşi öpüp başına koymazdı.

"Nergis Hanım." dedim pek sonra. "Bunları bana neden anlatıyorsunuz?"

"Bebeğimle çekindiğim fotoğrafımı yerinden çıkartmışsın Rehiye." dedi. "Resmi gördü. Tarık hayatımı bu şekilde bilmiyor."

Kapının deliğinden seyrettiğim kavgalarını hatırladım. Bana da evde doğduğunu anlatan Tarık resmi görünce, Nergis Hanım sarılık geçirdiğinden hastanede yattıklarını anlatmıştı. Demek bir yalandı bu. Sahiden de böyle bir ahmaklık yapmıştım ben.

"Tarık benim ilk çocuğum değil." diye tekrar etti sırrını. "Annen sana hayatını çok daha başka anlatsa, senden evvel bir çocuk doğurdum, bilmiyorsun ki her gece onun hasretiyle ağlıyorum, dese ne hissederdin? Tarık'ı sevmek o kadar zor ki! Koca bir anıt mezarlığında yaşamak sanki. Kokladığımda bebeğimi hatırlıyorum. Yüzüne baktığımda sevgilimi görüyorum. Onu tek başına, olduğu hâliyle sevemiyorum. Onun için dünyayı yakarım ben. Canımı veririm. Lazım gelirse can bile alırım. Fakat onunla da, onsuz da yaşayamam. Çok denedim, olmuyor."

Ardına yaslandı ve farkında olmadan ince ince ağladı.

"Naziktir, incedir, merhametlidir lâkin inadı çok pistir Tarık'ın. Derdini söylemek yerine nazlanır. Öyle de sabırlı ki, çıldırtır insanı! Bilakis seni kötü hissettirir." dedi. "Aslında bunu saklamak niyetinde değildim. İnsan bu sırrı nasıl saklar ki? Düşünüyordum, geç olmadan söyleyeyim de bilsin artık diye. Yaşı da büyüdü, anlar beni. Çocukluk etmez. Adının yanına bebeğimin adını koydum, bilmesi gerekti. O vakitler bir sevgilim vardı benim. Faruk'tan sonra ilk kez biriyle ciddi manada münasebet yaşayabiliyordum. O da benden yaşça büyük bir adamdı, Tarık çalıştığım yere geldiği günlerde aramızda bir şeyler olduğunu öğrendi. Onda kaldığımı, onunla dostluktan çok öte, çok yakın bir münasebette olduğumuzu hemen sezdi. Benimle konuşmamaya başladı. Tarık aklen hep çok yaşının üstünde bir çocuk olmuştur, ben bile koca bir adammış gibi bilendim ona. Kendimi ona tavır alırken buldum. Yaşamak istediğim hayatı kabul etmemesine, hakkımdaki düşüncelerinin etrafımızdaki insanlara göre şekillenmesine içerledim, bir süre eve uğramayıp sevgilimde kaldım. Tarık tüm bunları nasıl içine attıysa ben yokken menenjit geçirmiş. Geçirmesi bir yana, iyileşene kadar ben eve uğramamışım bile! O kadar darıldı ki, benimle hiçbir şey paylaşmaz hâle geldi. Ne vakit birbirimize tutulsak, onu ihmal ettiğimi vurdu yüzüme. Bense onu tekrar kazanmak için yalan söyledim. Babasından ve sevgilimden başka hayatımda kimsenin olmadığını, her insan gibi benim de aşka ihtiyaç duyduğumu söylesem de Tarık anneliğe yakıştırmadığı taşkınlığımı, çapkınlığımı seziyordu. Tek gecelik ilişkilerimi, evlenmeden yaşadığım birliktelikleri sokakta oyun oynaması gereken yaşta biliyordu. Üstüne abimin hadisesi vuku buldu. Gitmek isteyince bana garezinden inat ediyor sandım lâkin ciddiymiş. Ankara'ya gidip iyi kötü bir erkekle büyüme isteğini de bu sebepten anlayışla karşıladım. Ona istediği gibi normal bir hayat yaşatamıyordum. Varlığımla alakalı her şey dışlanmasına sebebiyet veriyordu. Sevgililerimi bile kabul edemezken, daha evvel, hele ki çokça küçük bir yaşta başka bir çocuğa hamile kaldığımı oğluma nasıl söyleyebilirdim?"

Nergis Hanım'a hak veriyordum. Oğlunun ne denli inatçı, zor bir kişiliği olduğunu da biliyordum. Ancak bu duyduklarım, evvelki anlattıklarının gedik yanını kapadığından sadece onu dinlemeyi, işittiklerimi sindirmeyi seçtim.

"Bunları bil ve sırrıma ortak ol." dedi. "Geçen gece münakaşa ettik. Tarık sen gittikten sonra bana tekrar fotoğrafı sordu. Neyse ki merakını yalanla bastırdım, fakat ne kadar sürer güveni bilemiyorum. Bana güvenmez. İşittin değil mi beni? Bu meselenin tekrar açıldığını da, Tarık'ın hayatımı didiklediğini de, eşyalarımı karıştırdığını da görmeyeceğim Rehiye. İşittin mi?"

Sadakatimi altın bir tepside sunarcasına kafamı salladım. Gözümden kocaman bir yaş, dudaklarımın arasına kaydı ve tattım.

"Zehralarda daha fazla kalmanı istemiyorum." dedi uzun bir müddet sonra. "Tabii canın burada kalmayı istiyorsa keyfin bilir. Lâkin benim evime getirildin, benim mesuliyetim altındasın. Yanımda kalman icap eder. Malum. Oğlumdan fırça yemek istemiyorum. Anlaşamıyoruz."

"Zehra'yı çok sevdim." dedim. "Köşkte kendimi çok yalnız hissediyorum Nergis Hanım, hiç akranım yok, kimseyi tanımıyorum. Hele Tarık'la münakaşa ettiysem büyük bir yalnızlık çekiyorum. Biz de anlaşıyor sayılmayız. Onun yerine Zehra'yla vakit geçirmek bana daha iyi geliyor."

Ona kuzenlerimle de hiç geçinemediğimden ve Zehra'yla nasıl iyi anlaşabildiğimizden bahsetmek istedim ancak o, bunu pek de merak ediyor gibi görünmüyordu. Yerine geçip soğuyan kahvesini yudumladı. "Gelelim öteki meseleye." dedi incecik bacaklarını üst üste atarak. "Tek bir soru soracağım. Bir müddet çalışmak ister misin?"

Böyle bir suali hiç beklemediğimden onu yanıtsız bıraktım.

"Madem köşkümde kendini yalnız hissediyorsun, o vakit biraz uzaklaşırsın sen de. Hatta ne diyeceğim. Bundan böyle çatı dairesinde de kalma sen. Bahçedeki müştemilat dairesini hazırlayalım sana. Çok iyi durumda değil, hurdalık eşyalar var içinde ama temizlersek iş görür. Kıymetini bil. Kimseye kiraya vermemiştim ama sana özel tahsis ediyorum. Kendine ait bir evin olur. Böylelikle Tarık'la da uzaklaşmış olursunuz. Bu da benim için iyi olur."

"Kendime ait bir ev mi?" dedim son lafındaki art niyeti sezemeden. İfadesinde hâlâ cana yakın bir yan olmadığından bunların beni üzmek, kandırmak maksadıyla söylenmiş yalanlar olduğunu sanıyordum.

"Aynen öyle." dedi bir yudum daha alıp. "Çalışır kendi evine dönersin. Kafanı dinler, uzaklaşırsın."

Esas maksadını anlayamadığımdan, "Nergis Hanım, nasıl?" dedim. "Durumumu biliyorsunuz. Burada kalıcı olup olmadığımı bilmiyorum, hem ne iş yapabilirim ki ben? İlaveten aranıyorumdur diye Tarık göz önünde olmamamı-"

"Tarık deyip durma artık bana." dedi. "Alt tarafı haftalık bir iş. Eğer hoşuna giderse devamını ayarlarız. İstemezsen de devam etmemek de özgürsün-"

"Ne işi peki bu?" Sinema işini de Tarık'a onun bulmuş olma ihtimalinin sevinciyle, "Yoksa ben de mi gişede çalışacağım? Tarık'ın yanında mı?" dedim.

Nergis Hanım bu ümidimden gıcık kapmışçasına, "Hayır. Tarık'ın yanında değil." diye bastırdı. Nasıl söyleyeceğini biraz tarttı. "Sahnede izledim seni. Şayet lafı ağzımıza tıkıp masadan gitmeseydin söyleyecektik." Utandım. Minik çantasından katlı bir broşür çıkartıp bana uzattı. Ayaklanıp elinden aldım. "Sahneye çıkacaksın. Bir hafta boyunca hem de."

"Sahneye mi?" Kâğıdı bir an evvel açıp baktım. Parnava isimli bir gazinonun reklam broşürüydü. "Nergis Hanım, ben tek başıma yapamam ki bunu..."

"Neciplerle çıkacaksın zaten." dedi. "Esasen onların sahnesi. Vaziyetleri malumun. Sabit solistleri yok. Senin için tüm bunlar çok yeni olabilir, fakat biz Ziya ile aylardır onları adam etmeye çalışıyoruz. Beyoğlu'ndaki en düzgün mekânlardan biridir orası. Zor ayarlardım, bu fırsatı kaçırırlarsa ahmaklık ederler. Müşterisi elit, bilindik insanlardır. Batıya karışmamış, fakat kendi kültürlerini de tam manasıyla benimseyememiş insanlar gelir. Daha ağır, alaturka bir mekân. Fakat asla Kardelen gibi ucuz değil. İsmini çocuklarınkiyle birlikte gazinonun sahibine verdim. Hülya'nın amcası bu mekânın sahibi, kiralık mülkü. Seni o akşam dinlemiş, çocukların yanına da yakıştırmış. Korkulacak bir şey yok. Hem kendinizi deneyeceksiniz, hem de çocuklar hünerlerini sabit bir solistle sergilemiş olacak. Biz de problem bizim çocuklarda mı, yoksa sabit solist bulamamaktan mı kaynaklı bunu anlayacağız. Tam bir hafta. Assolistten önce yarım saat boyu sahneyi ısıtacaksınız."

"Sahneyi mi ısıtacağız? Nergis Hanım ben böyle şeyleri bilmiyorum. Ben sadece şarkı söyleyebiliyorum."

"Sahneyi ısıtmak, seyirciyi assoliste hazırlamak demek. Sahneyi gerçekten ısıtmayacaksın Rehiye."

"Anladım." dedim kâğıdı kucağıma bırakarak. "İyi hoş, lâkin ben sahnede yapamam. Hiç istemiyorum."

"Sahnede öyle demiyordun ama. Sevdiğin işi yapıyor gibi görünüyordun."

"Sevmiştim tabii." dedim. "Lâkin sevdiğimiz her şeyin peşine mi düşmeliyiz?"

"Çocuklara sözüm var diye seni aracı ediyorum. Bir hafta iyilik edip sahneye çıkacaksın, hepsi bu. Seni evimde saklamanın bir karşılığı olarak düşün." dedi. "Aslında seni bir an evvel mektebe yazdırmalı. Burada daha uzun yıllar kalman gerekirse adını da değiştiririz, kendi kütüğüme de aldırırım. Senin Ankara'ya dönmen, olası bir şikâyete teslim olman oğlumun da geri dönmesi demek. Oğlumun dönmesi ise belli ki senin de oraya dönmen demek. İkinizin de birbirinizi bahane etmesine müsaade edemem, burada sana temelli bir hayat kurmaya çalışıyorum ki gözümün önünde olun. Tarık da belli ki sensiz yapamıyor. Sırrımı da biliyorsun. Tarık'ı da kaybedemem. Bu hayatta oğlumdan başka kimsem kalmadı."

"Anlıyorum." dedim. "Benim de oğlunuzdan başka kimsem yok."

Buna cevap vermedi. "Bir hafta şu çocuklara yardım edeceksin işte, köşkteki kadınlardan solist beğenmiyorlar."

Utançla kâküllerimi karıştırmakla yetindim. "Ben mektebe gitmek istemiyorum ama." dedim çok kesin bir şekilde. "Mektebi sevmiyorum. Kızlar da beni pek sevmez. Tahsil görmeye de niyetim yok. Bir şey olmak istemiyorum ben."

"Evlenmek istiyor musun?"

"Yok, tövbeliyim."

"Çalışmak istiyor musun?"

"Hiç çalışmadım."

"E ne istiyorsun?"

Dudağımı büküp düşündüm. "Gezmek istiyorum." dedim. "Her gün gezip yorulmak istiyorum."

"Rehiye." dedi Nergis Hanım bambaşka bir hâle bürünerek. "Ben senin yaşadığın hayatı misliyle yaşadım. Senin yaşındayken kucağımda bebeğim vardı. Tahsil görmeye ben de hevesli değildim, ama hata yapacaksam da başımda benim gibi biri olsun bana yol göstersin isterdim. Senin yaşındaki bir kızı böyle kirli ortamlara sokmak gibi bir niyetim yok. Buna izin vermem. Sesini böyle yerlerde değil, sana değer biçecek yerlerde kullanmalısın bana kalırsa. Demem o ki niyetim bu yönde. Seni devlet konservatuvarına sokabilmem için çocuklara yardım ederken bana kabiliyetini kanıtlamalısın. Ben de sana güvenip ona göre bir yatırım yapayım. Malum, Tarık'ın okuduğu yok."

"Konservatuvar mı?" dedim. "Sanatlı mektep mi?"

"Evet, sanatlı mektep."

Bir an bu ihtimalin ışıltısına kapıldım. "Orada matematik zaruri mi?"

"Sanmıyorum. Sual etmek gerek."

"Oraya gidersem tek imtihanım şarkı söylemek mi olacak?"

"Girebilirsen ve enstrüman çalmazsan." dedi. "Dilersen başka bir şey de okuyabilirsin. İlla müzik tahsili almak mecburiyetinde değilsin. Sahnede tiyatral bir edan var, belki aktris bile olabilirsin."

Aklıma direkt Tarık ve Huri Dilber geldi. "Yok." dedim. "Ben aktris olmak istemiyorum. Onlar birbirleriyle öpüşüyor."

Cehaletime aldırmadan, "Hüviyetin yanında mı?" diye sordu. "Gazinonun sahibine vereceğim. Yaşını tek o bilsin."

"Evet, yanımda." dedim. Bir koşu askıdaki çantamın kayışını açtım, fakat ne kadar kurcalasam da içinde hüviyetimi bulamadım. Nergis Hanım bana birkaç kere seslendi, yetmedi çantayla içeriye geldim. Kanepeye boşalttım, tekrar doldurdum. "Allah Allah. Hep yanımda olur."

"Yok mu? Tamam, köşktedir belki. Eşyalarını toplayınca çıkar akşama."

Çantamı bırakıp kafamı salladım. Biraz iç çekip, "Küsmediniz değil mi bana?" diye kolaçan ettim hislerini.

Nergis Hanım bana beklediğim bir yanıt vermedi. Kalktı ve giyindi. "Yürü hadi. Daha alınacaklar var." dedi. "İşten sırf senin için izin aldım. Kıymetini bil."


𖣂


Nergis Hanım beni evvela çarşıya götürdü. Çamaşırımdan, çorabıma kadar bana hususi bir alaka göstermediğini hissettirmekte pek gayret sarf ederek hayatımda sahip olabileceğimden çok yeni giysiler aldı. Zehra bir şeyler çıtlatmış olmalı ki bilhassa sutyenlerimin yaşıma yakışır olanlarını seçti. Poşetlerimizi köşke bırakmak için Öğdül Sokak'a geri tırmandık. Bahçe kapısından poşetleri kadınlardan birine verdikten sonra bana müştemilat dairesini göstereceğini söyledi. İstanbul'daki geriye kalan günlerimde yaşayacağım yeni yuvam; bahçedeki çeşme havuzunun öteki ucunda, köşkün yirmi adım ötesindeki kapısıyla karşı karşıyaydı. Minicik, tek katlı, birkaç gözlü, karanlık, beton bir evdi. Ön cephede ve arka cephede olmak üzere ikişerli dört penceresi vardı, arkadaki pencereler sokağın yukarısına bakarken öndekiler sadece köşkün iç cephesine ve çeşme havuzuna bakıyordu. Niyeyse daha içini bile görmeden bu evi Üsküdarlı'nın Ankara'daki dairesine benzettim.

Onunki kadar ufak değildi fakat karanlık ve tek katlı olmasından, onun evinde geçirdiğim vakitlerin huzurunu buraya attığım ilk adımlarımda da buldum. Uçuşan toz taneleri, açılan pencereden sızan ışıkla yok olunca kapının doğrudan mutfaklı bir salona açıldığını gördüm. Açık mutfak pekiyi durumda değildi. Krem rengi dolap kapakları menteşelerinden ayrılmış, düştü düşecek dururken ufak tezgâhına da köşkten artan eşyalar, koliler konulmuştu. Salonun pencereye bakan kısmına, sola yürüdüm. Tam karşı duvarda unutulup gitmiş, betondan bir şömine vardı. Pencere önünde iki berjer, karşısında da bir kanepe duruyordu ki onların da üzerleri eşyalarla doluydu.

"Ne zamana biter burası?" dedi Nergis Hanım. Ardımıza dönünce etrafı temizleyen kadınların köşkte hiç muhabbet etmediğim başka kadınlar olduğunu gördüm. "Rehiye akşam burada kalmalı."

"Çok tozlu hayatım, en az bir iki gün havalandırmak gerek." dedi kadınlardan uzun olanı.

"Ciğerleri mahvolur ayol. Şömine de yanmıyor daha. Kara kış. Üşür, çıt kırıldım bir şey zaten."

"Nergis, iyisi mi kızcağız birkaç gün daha Tarık'ın yanında kalsın-"

"Olmaz." dedi Nergis Hanım. Bana döndü. "Burası hazır olana kadar Zehralarda kalabilir misin?"

"Çok isterim..."

Kadınları o izbe, tozlu evle baş başa bırakıp tekrar köşkten dışarıya çıktık. Ona bu kez nereye gittiğimizi, bu elbiselerin bana hayli hayli yeteceğini söylediysem de Nergis Hanım, "Başka işlerimiz var." dedi. "İstiklâl'e gideceğiz."

Caddenin adını duyar duymaz parlayan ifademi zapt etmeye çalıştım. Oraya sırf oğlunu görmek için tek başıma gittiğimi bilmesini istemiyordum. Ya da kötü ihtimalle Tarık çoktan söylemiş bile olabilirdi. Her şey ezberlediğim gibi. Karaköy vapuru, Galata Kulesi'ni gördüğüm meydan, tünel denen binaya giden tramvay ve hop, İstiklal Caddesi. Birlikte hiç sohbet etmeden, yalnızca onun telkinlerini ve gazino hakkındaki tavsiyelerini dinleyerek büyük caddede yürümeye başladık. Nergis Hanım bana yine bir şeyler anlatıyordu fakat dikkatimin bir vitrinde takılı kaldığını görünce adımlarımızı durdurdu. Burası evvelsi gün gelip ilk yalanımı söylediğim o dükkândı. Vitrindeki rujlara bakıyordum.

"Ne oldu? Ne gördün?"

"Hiç." dedim önüme dönüp.

"Yalandan hoşlanmıyorum Rehiye." dedi. "Ne gördüysen söyle işte. Hiç sevmem böyle tavırları."

Bu kez de ona dönüp nasıl cesaret ettiysem, "Daha evvel bu dükkâna gelmiştim. Ondan baktım." dedim ama hangi gün olduğunu söylemedim. O da merak etmedi zaten. "Şu ruju almak istedim, lâkin elli liraymış Nergis Hanım! Yuh. İçeri girip sorunca da kadın beni mektepten çıkıp gelen bir talebe sandı. Param yetmez diye daha ucuzlarını göstermek istedi."

"Ee?" dedi suratımı okurken. "Ne var bunda? Niye hislendin?"

Omuzlarımı kaldırıp indirdim, "Bilmiyorum. Öyle." dedim. Peşinden dayanamayıp, "Bir şeyin fiyatını sorma rahatlığını bile herkese lütfetmiyorlar. Belki de ben o ruju almak değil, o ruja denk olmak istiyordum."

Nergis Hanım hâlimde gülünecek ne bulduysa kıkırdadı. Çantasının sarkan kayışını düzeltip, "Kadına da böyle mi dedin yoksa?" diye sordu hâlâ gülerken.

İşte bu kısmı anlatmakta biraz tereddüt ettim, lâkin sırf bana güldü diye yalanımı onunla paylaşmaya karar verdim hemen. "Yok." dedim. "Çok sinir etti beni, ben de yalan söyledim. Vallahi istemeden oldu. Ya ağzımı bozacaktım, ya da-"

"Ne dedin? Sadede gel artık!"

Es verdikten sonra, "Annemin Avrupa'dan getirdikleri böyle değildi. Bunları mı elli liraya satıyorsunuz, diye kadına çemkirdim." der demez Nergis Hanım bana bir kahkaha daha patlattı. Dediğime mi, yoksa bana bunu söyleten ahmaklığıma mı gülmüştü orasını hiç kestiremedim. "Şehre geldiğimden beri kendimi küçük hissetmeye gıcık kapmaya başladım galiba. Halamın da bazen böyle yaptığı oluyordu, ondan gördüm. Çarşıda bir şeyin fiyatı ona çok gelince, az gelmiş gibi esnafı fırçalardı. Akşam oldu mu eniştemin cebinden para alır, ertesi gün de gidip beğendiği neyse satın alırdı. Benim onu gördüğümü hiç fark etmezdi bile..."

Halamı anınca ağzıma acı bir tat geldi. Gülmeyi de, konuşmayı da aynı anda bıraktım. Lafı öyle havada bırakıp Nergis Hanım'ın dipsiz, kara gözlerine baktım. Artık yürümeye devam ederiz, bu anıyı da o köşede bırakır gideriz diyordum ki sırıtarak gözlerini devirdi. Caddeye değil, o dükkâna yürüdü.

"Nergis Hanım!" diye koştum peşinden. Bugün bana ilk kez gülmüş olabilirdi ama kafasına estiyse yalanımı ifşa edip bana bir ders vermek de istemiş olabilirdi. "Lütfen, söylemeyin-"

"Aa Nergisciğim? Senin yolun buralara düşer miydi? Hoş geldin..." dedi aynı tezgâhtar kadın. Bu kez yanında benim yaşlarımda başka bir kız daha vardı. Gördüğü gibi beni tanıdı. Lâkin benim de onu tanıdığını bilmediğim Nergis Hanım'la ne gibi bir alakam olduğunu çözemedi. "Yoksa vitrindeki o ruju mu istiyor bu küçük hanım?"

Nergis Hanım, ardında sakladığım ürkek gözlerime bakıp, "Bu küçük hanım çok şey istiyor." dedi imalı bir sesle. "Hangisini diyordun?"

"Nergis Hanım, yemin olsun istemiyorum. Ne olursunuz çıkalım." diye fısıldadım sorusuna.

"Sen bize direkt vitrindekilerden getir Canan, tüm seti görelim."

"Hay hay cherim." Kadın bize sırtını dönüp setin hiç açılmamış olanlarını tezgâhın altındaki bir çekmeceden çıkarınca Nergis Hanım'a gene aynı şeyleri yalvararak fısıldadım. "Zannederim dün de gelmişti bu hanım kız, paltosunun renginden tanıdım." dedi. "Ne var ki bu kıza ruj değil, esas yeni bir palto gerek! Kolu yanmış, sigara yanığı o nerede görsem tanırım."

Tezgâhtar kadın seti tek tek önümüze dizerken, Nergis Hanım göz ucuyla paltomdaki yanık izini aradı. Neye sebebiyet verdiğini sanırım o günün siniriyle fark edememişti.

"Lâkin bu kız rujlarımın fiyatını da beğenmedi. Az gelmiş! Annesinin Avrupa'dan getirdikleri böyle değilmiş!"

Nergis Hanım hâlâ gözlerini paltomda gezdirirken, "Doğru." dedi. Setteki altın tüplü, kırmızı rujlardan birini hiç ilgisini çekmemişçesine inceledi. "Benim getirdiklerim bunlardan değildi."

"Aa, senin kızın mı bu?" Nergis Hanım'ın koluna bir samimiyet nişanesi arar gibi vurup, "E senin oğlun vardı. Bunu ne ara yaptın ayol!" diye de ekledi.

Kadın bize bakıp gülerken o, "Sorma. Daha bende çok çocuk var." diyerek nihayet şaşkın bakışlarıma karşılık verdi. "Değil mi Rehiye?"

Nergis Hanım, caddedeki tanınırlığının sebebiyet verdiği çok sağlam bir hatır indirimiyle rujunu alamadığım o makyaj setinin tamamını bana satın aldı. Gülkurusu, dışında kabartmalı çiçek işlemeleri olan, tokasını açınca iki yana kanat gibi açılan bu teneke sandığı âdeta bağrıma bastım. Açılan kanadının birinde beyaz, mercan ve kırmızı renginde ojeler; öteki kanadında altın yaldızlı tüpte vişneçürüğü bir ruj, üç renk allık, pudra, rimel ve minik tüplerde de iki çeşit parfümü vardı. Onları koymak için de ömrüm boyunca gittiğim hiçbir dükkânın poşetlerinin ucuzluğuna denk olmayan, çöpe atmaya dahi kıyamayacağım kurdeleli, pembe kalın kartondan bir el çantası vermişlerdi. Elimde onu taşırken Nergis Hanım'ın yanında nasıl göründüğümü çok merak ediyordum. Caddedeki diğer insanlar gibi elit, nezih ve hatta her gün böyle şeyler satın alabilen biri gibi görünüyor muydum bilemiyorum. Ama şüphe yok ki, sahipsiz bir genç gibi görünmüyordum.

"Bunların hepsi çok para oldu." Salladığım poşetimin aralığından makyaj setime bakıyordum. Sol kaldırıma geçtik. Beni yine bir elbise dükkânına yahut terziye götürecek sanıyor, ne kadar çekimser görünmeye gayret etsem de içten içe bana dahasını satın almasını istiyordum. "Size aldıklarınızı nasıl ödeyeceğimi bilemiyorum."

"Mühim değil." Başı eğik, bir eli paltosunun cebinde, topuklarını kaldırımlara vura vura önümde yürüyordu. "Para harcanmak için kazanılır. Bir gün benim yaşıma geldiğinde sen de öyle yaparsın."

"Tabii..." diye geveledim ağzımda, arkasından yürürken. "Yaşarsam kesin öyle yaparım."

Nergis Hanım bizi yine fiyakalı, gravür cepheli, vitrininde kat kat dönen tabaklarda mini şekerleme ve çikolataların sergilendiği bir kafenin önüne getirdi. Bir izahat vermeden camında Markiz yazan bu mekânın, dışarıya vanilya ve kavruk kahve kokusu sızdıran dar uzun kapısından girdi. Ben de herhalde bir şeyler alacağız düşüncesiyle hemen peşinden girmiştim. Lâkin bence bize yer yoktu orada. Salonun da, masaların da daracık olmasından mütevellit içerisi tıklım tıklımdı. Tüm bu kalabalığa rağmen de kimse birbiriyle alakadar olmuyor, ufak masalarında herkes kendi adasında yaşıyor gibi görünüyordu. Dükkânın tavanı ve duvarlarının bir kısmı ince ince oyulmuş, işlenmiş mermerlerden oluşurken geriye kalan kısım kirişleri ve kemerlerine kadar ahşaptandı. Mermer tavandan kocaman, elmas bir avize sarkıyordu ve bazı duvarlarında ağaçların altında duran güzel kadınların sureti yine bir mermere işlenmişti. 



"Nergis Hanım. Hoş geldiniz, masanız burada."

"Gel Rehiye."

Garson kadın bizi cam kenarında, o resimli duvarların önündeki caddeye bakan köşeye yöneltti. İki kare masa, resimli duvarın altındaki deri sedirin önüne iki iskemleyle birleştirilmişti. Daha dikkatli bakınca sedirde Feridun'u, Zülfikar'ı ve Musti'yi ayağa kalkmış vaziyette gördüm. Hepsi önce Nergis Hanım'ı, sonra da beni selamladılar. Onlar yerlerine, biz ise iskemlelere oturduk. Musti'ye, orada ne işleri olduklarını öğrenmek isteyen bir bakış attım. Bir yanıt alamadan yüzlerimizi birbirimizden çektik. "Necip yok mu?" diye sordu Nergis Hanım.

Çocuklar birbirine bakınca, artık Necip'e en yakın kişi olduğumdan, "Bu sabah arkadaşının yanına gitmişti." dedim.

"Tamam. En kötü akşam Ziya söyler ona." Eliyle garsonu çağırdı. Hepimize ne yemek istediğimizi sordu, çocuklar itiraz edince de, "Şu suratınızdan hiç hoşlanmıyorum. Sanki bebekliğinizden beri aç bıraktım sizi. Herhalde size ödetmeyeceğim." dedi.

"Nergis Abla." dedi Zülfikar. "Markiz burası, boru değil. Beş kişiye-"

"Feridun." dedi Nergis Hanım katı suratını hiç bozmadan.

"Feridun benim Nergis Abla."

"Bakar mısın?" Erkek bir garson yanımıza geldi. "Biz üç çay, bir şekersiz Türk kahvesi ve bir de sıcak çikolata alacağız. Yanına da..." İsmini telaffuz bile edemeyeceğim bir ton şey söyledi. "Evet, tatlılardan bir tanesi paket olacak. Bir de kruvasanın içine çikolata yerine badem ezmesi koydurur musunuz? Üstünde sakın tarçın olmasın. Oğluma dokunuyor."

Siparişler gelene kadar Nergis Hanım'ın gölgesinde bir müddet titredik. En nihayetinde konuyu şaşırtıcı şekilde Musti açtı. "Yine sahneye mi çıkacağız efendim?" dedi. "Daha evvel de burada söylemiştiniz."

Tam o sırada garson geldi. İşlemeli bir tepside hepimize tek tek siparişlerimizi uzatırken, Feridun ve Zülfikar çaylarının çiçekli porselen bir fincanda gelmesine kıs kıs güldüler. Hiç fikrimi belirtmemiş olmama rağmen sıcak çikolata bana ve Türk kahvesi de Nergis Hanım'a kaldı. Masaya çok değişik tatlılar koydular. İçlerinden çikolata akan hamurlar, cam kâselere kat kat konulmuş akışkan muhallebiler. Garson kadın en son Nergis Hanım'a bir kutu uzattı. Onu masaya koydu ve "Çok şükür ki aranızda leb demeden leblebiyi anlayan biri var." dedi. "Size Parnava'da yer ayırttık. Taksim Meydanı'ndaki Kristal Gazinosu'nun arkasında, Talimhane girişi. Tam bir hafta sahneye çıkacaksınız. Assolistten evvel akşam sekize kadar sahneyi ısıtıp gideceksiniz. Hepi topu beş şarkı söylersiniz. Maksat görünüp kaybolan değil, sık sık görülen yüzler olmanızı sağlamakta. Beğenilerine mazhar olursanız kim bilir belki başka yerlerden de teklif gelir."

"Nergis Abla... Allah razı olsun da, Necip'in rızası var mı buna?"

"O olmadan iki adım öteye gidemeyiz. Yoksa bize hava hoş."

"Şu an biliyor mu ben de bilmiyorum. Lâkin dedim, babası söyler. Burayı size Ziya Amca'nızla ayarladık." dedi. "Hülya'nın amcasına sizi dinletmek epeydir aklımızdaydı. Nikâh da tuzu biberi oldu. Şansınız yaver gitti ki bu sefer gözü tutmuş sizi. Yarın akşam ilk sahneniz var."

"Yarın mı?"

"Yarın mı!"

"Evet." dedi Nergis Hanım kahvesinden bir yudum alırken. "Tam bir hafta. Beğenilirseniz bu haftalar uzar. Saatleriniz de."

"İyi de..." dedi Zülfikar. "Biz hâlâ solist bulamadık-"

"Sabahtan beri bu kızı süs olsun diye mi tutuyorum yanımda?" diye yükseldi fincanı porselen tabağına koyarken. "Engin Bey, Parnava'nın müdürü Zaim Bey ile görüşmüş. Bünyamin ile de tanışıklar. Öteki akşamın bahsi açılınca Rehiye'yle olur, o olmazsa çıkamazlar dedi. Demem o ki solistiniz de hazır, Rehiye'yle sahne alacaksınız."

Biraz gururlu, biraz da şımarık bir edayla sıcak çikolatamı hüpletirken afallayan suratlarına baktım. Ancak mutluluğum bir gıcığın ağzını açasıya kadarmış. "Olmaz." dedi Musti neredeyse acıyla. "Ben onunla sahneye çıkmam Nergis Hanım."

"Pardon?"

"Bilmiyorsunuz-"

"Mustafa." dedi Nergis Hanım hiç oralı olmayarak. "Size bir seçim hakkı sunmadım. Zira henüz o safhada müzisyenlerden değilsiniz."

"Siz ona bakmayın Nergis Abla. O herkese gıcık."

Gözlerini yumarak, "Değilim." dedi Musti. Ona ben de bayılmıyordum, fakat arkadaşlarının ona çamur atmasından ne denli rahatsız olduğunu okumak hiç zahmetli değildi. "Hem benim bu ayın on dördünde mülakatım var. Radyo yarışmasına katılacağım. Bestem bitmedi. Güfte bile yazamadım. Sahneye çıkarsam bunlarla hiç ilgilenemem ben-"

"Sen de katılmayıverirsin?" dedi Nergis Hanım masanın altındaki bileklerini aynı ritimde sallarken. "Sahne tozu yutmak varken radyocu mu olacaksın başımıza?"

Nergis Hanım dahi herkes Musti'nin yarışma sevdasına bir süre gülmüştü. Ancak ben gözlerimi ona dikmiş, canının sahiden sıkıldığı ve durduk yere öfkelendiği anları itinayla birbirinden ayırma gayretine kapılmıştım. Ne çayına, ne de tatlısına dokunmamıştı. Arada bir kabanından fırlayan kol düğmelerini kurcalıyor, sabırla solurken de burun delikleri genişliyordu. Hislerini saklamakta hiç becerikli değildi. Öfkesi nefesine, alnından akan tere bile sirayet ediyor âdeta yönetiyordu onu. Bir müddet daha bu sahne meselesinden konuştuk. Musti hakkındaki hislerimde yanılmamış olacağım ki arkadaşlarına bakarak, "Ben bir hava alayım." deyip iki parmağını dudaklarına götürdü. İç cebinden sigarasını çıkarttı ve caddeye fırladı.

"Sahneye de kiralık smokinlerle çıkmayın. Yenisini alırız. Esas Rehiye'ye şık bir şeyler bulmak-"

"Ben de biraz hava alayım." diyerek peşinden caddeye çıktım.

Musti, Markiz'in yanındaki hanın demir kapısının önünde sırtı kafeye dönük sigarasını içiyordu. Yanına gitmenin iyi bir fikir olmadığını bildiğimden acaba hazır fırsatını yakalamışken Tarık'ın yanına mı uğrasam diye düşündüm. Ancak Musti arkasına dönüp beni görünce hiçbir yere ayrılamayacağımı anladım. Ağzında, kuvvetle muhtemel şahsıma hakaret sayılacak, bir düzine küfür geveleyip yarım sigarasını yanımızdan geçen bir otomobilin altına fırlatıp içeriye yürüyordu ki önüne geçtim. "Nergis Hanım ayıp etti sana." dedim. "Ama merak etme. Bana da aynısını yapıyor. Sana mahsus değil."

Musti, bu denli hiddetliyken onunla konuşma cüretimi çözmek istercesine büyük bir tiksintiyle suratıma baktı. Hiç beklemediğim bir hamleyle gitmekten vazgeçti. Orada daha benimle çok duracağına emin gibi iç cebinden yeni bir sigara daha yakıp, "Senin olayın ne? Akli melekelerin mi yerinde değil, yoksa aptal rolü oynamakta mı çok beceriklisin?" dedi.

"Nasıl yani?" dedim boşluğuma geldiğinden. Bana hakaret ettiğini anlayınca da kendimi silkeleyip kızdım. "Ne!"

"Utanmadan yanıma geliyorsun ya bir de."

"Niye utanayım ki?" dedim. "Gerçi doğru. Sana merhamet edince insanın yüzü bile kızarıyor."

"Bilemiyorum." dedi. "Ben olsam, şarkılarını arakladığım birinin peşinde bu kadar sık dolanmazdım."

Musti'yle birbirimize duyduğumuz hisler karşılıklıydı. O da, ben de birbirimizin varlığından haz etmiyorduk. Fakat onun aksine tabiatımdaki düzeltilemez bir yandan ötürü, beni sevmediğini hissettiğim insanlara karşı anlamını çözemediğim şekilde de çekiliyordum. En çok benden haz etmeyen insanları hayallerimde barındırıyor olmamı bu sebebe bağlayabilirdim. Zira gerçek sevginin, alakanın ne demek olduğu bana hiç öğretilmemişti. Bu sebepten esasen bir müddettir kendimden de bunu biraz sakındırarak, Kardelen'deki yaşadıklarımızdan kaynaklı bu husumeti onun tüm kaba tavırlarına rağmen ortadan kaldırmak istemeye başlamıştım. Beni sevmesini, dost bellemesini istemiyordum. İstediğim tek şey beni yürekten sevdiğini bildiğim insanların arasında bu düzeni bozacak bir düşmanın yer almamasıydı. İnsanı küçücük hissettiren dik bakışlarını yakamdan silkmek istiyordum. Dertsizler'in yanında huzurlu olmak ve kendime yalnız anlarımda sığınacağım yeni Üsküdarlılar yaratmak istiyordum.

"Ben senden bir şey arakladığımı hatırlamıyorum." dedim onun gıcıklığıyla yarışır bir rahatlıkla. "Acaba Üsküdarlı'yı kıskandın diye bana iftira atasın tutmuş olabilir mi?"

Sigarasının kirli dumanını susayım diye yüzüme üfledi, köm köm öksürdüm. "Hâlâ Üsküdarlı diyor." dedi. "Ben Tarık'ı niye kıskanayım? Onu senden evvel de tanıyordum." Otomobillerin yanımızdan geçen kirli dumanları da boğazıma karışınca hepten kıpkırmızı oldum. Musti, kirli bir çuvala dokunur gibi bir tiksintiyle sırtıma üç kere hayvani bir güçle vurdu. "Helal, helal."

"Tabii ki de... Kıskanacaksın..." dedim son öksürüklerimin arasından. "Benden evvel tanıman neyi değiştirir? Ben onunla daha çok vakit geçirdim. Belli ki hazmedememişsin. Yoksa niye bana domuzluk edesin ki?"

"Bana bak benim sabrımı taşırma. Sensin domuz." deyince geri kaçtım. "Seni herkese rezil etmem gerekirdi benim. Dua et yapmadım. Yapmadığım için bizle sahneye çıkabiliyorsun. Bir düşün derim, kim kime domuzluk ediyor acaba."

Korkumu sezmesin diye bu sefer üzerine yürümeye karar verdim. "İmalarından çok sıkıldım ama ben." dedim. "Belli ki bir kabahat işlemişim, lâkin yüzüme bile söyleyemiyorsun. Çaldın diyorsun, arakladın diyorsun. Tarık'ı da kıskanmıyorum diyorsun. Tarık'tan bahsetmiyorsan ben neyi çalmış olabilirim ki!"

Musti de en az benim kadar hararetle, "Şarkımı çaldın! On kere söyledim!" diye itiraf etti. Yanımızdan geçen iki kadın bize bakınca durdu ve daha alçak sesle, "Dosyamı berberde unuttum. Hatırla." dedi. "Tarık'la iskeleye geldiniz. Dosyam ne hikmetse senin elindeydi."

"Evet?" dedim hatırlayınca. "Çünkü Tarık'ın elleri ıslaktı. Dosya ıslanmasın diye bana verdi. Ben içini bile açmadım. Günahımı alıyorsun."

"Hadi ya, öyle mi?" dedi. "Gittin arkadaşlarımla bestemi çalıp söyledin kızım neyin yalanını uyduruyorsun sen hâlâ?"

"Ben mi söylemişim?"

"Beğendiremediğim besteyi tanımadılar bile! Ne hikmetse sen söyleyince bayıldılar ama. Şimdi gelip bana hangi yüzle bir şey çalmadım diyebiliyorsun?" Bahsettiği hiçbir şeyi anlayamıyordum. Fakat konuşmasına müsaade ettikçe Musti'nin rahatladığını, içindeki ağır yükten kurtulduğunu da gevşeyen kaşlarından hissedebiliyordum. Hem diyecek bir şeyim olmadığından, hem de bana olan nefretini yok etme gayretinde olduğumdan içini dökmesine müsaade ettim. "Radyo yarışması için hazırlıyordum ben onu. Şayet kazanırsam bestem radyoda çalınacaktı. Beğenilirse de büyük sanatçılara ödünç verecektim, Dertsizler'in bahtsız kemancısı olmayacaktım. Belki de Müzeyyen Senar söyleyecekti şarkımı. Belki de bir başkası. İşim şarkı yapmak olacaktı. O kıytırık gazinolara çıkmadan biri olacaktım ya ben! Güftelerinde takılı kaldım. Aylardır güfte yazamadığım şarkıya nasıl oldu da arakladığın gibi güfte yazabildin? Söylesene bir bana?"

Sessizliğimi bozmak istiyordum, zira sabır gösterip böyle kaldıkça sahiden bir kabahat işlediğime beni bile inandırma yolunda gidiyordu Musti. Ama ben takıldığım tek nokta olduğundan, "Beni bu yüzden mi sevmiyorsun?" diye sordum ona.

Musti alay geçip duymazdan geleceğini sandığım bu suale seri bir şekilde, "Tam isabet." diye yanıt verdi.

Dişlerimi sıktım. "Yalan söylüyorsun." dedim. "İstanbul'a geldiğim ilk gün de oradaydın. Garda da, arabada da bana ters ters bakıyordun. O zaman da mı şarkını çalmıştım?"

Öyle acayip, boş bir bakış attı ki onu zayıf yakaladığım için mutlu oldum.

"Bence sen beni çok sevdin." dedim onu daha da uyuz etmek maksadıyla. "Şarkını çaldığımı düşündüğün için de ondan sinir oldun-"

"Ne diyorsun kızım sen? Abuk subuk-"

"O vakit bana neden Tarık'a da davrandığın gibi davranıyorsun?" dedim. "Ona da böyle bakıyorsun, onu da sinir ediyorsun çünkü o seni anlıyor. Fakat ben seni henüz anlayamıyorum. Ondan mı gıcık oldun sen bana?"

"Tanışalı altı gün oldu. Senin neyini seveyim ben?"

"Saymışsın."

"Bana bak."

"Tamam, tamam..." dedim geri kaçarak. Daha da kızmasını istemiyordum. "Şimdi seni daha iyi anladım. Bak? Konuşulup anlaşılmayacak hiçbir şey yokmuş. Yüreğin ferah olsun, ben senden hiçbir şey çalmadım. Tarık da buna dâhil. Hatta çok istiyorsan onu da benden geri alabilirsin. Bu aralar onu daha az seviyorum."

"Hâlâ çalmadım diyor ya... Kulaklarım mı çalışmıyor benim? Kendi şarkımı mı tanıyamayacağım!"

"Çalmadım diyorum ama! Ne inat ettin!" dedim. "O şarkıyı rüyamda gördüm ben!"

"Rüyanda mı?"

"Evet." dedim. "Kuliste uyurken gördüm. Etrafta kalem kâğıt yok diye sahneye geldim, Zülfikar'dan piyanoyu rica ettim. Şimdi ona da kesin dersin, sen nereden piyano bileceksin diye. Biliyorum valla, hiç öyle bakma. En yakın arkadaşım altı yaşından beri piyano çalardı. Fransız bir dadısı vardı, ona öğretirken bana da öğretirdi. Tabii ben onun kadar pratik yapamadığımdan sadece duyduklarımı tuşlara dökebilirdim. Notalardan hâlâ anlamıyorum. Bana matematiği hatırlatıyor. Matematik dersim de pekiyi değildi. Arkadaşım ölünce daha da kötü oldu. Zaten o dönem mektebe de gidemedim, Nermin'i de İzmir'e defnettiler. Bizim Ankara'da Müyesser Hanımlar var, onun yeğeni Bilal Abi çiçekçi. İzmirliler onlar da. Neyse oralar biraz karışık. Sonra Necip çaldığım şeyi beğendi. Beni zorla sahnede tuttular, şarkıyı onların nota kâğıtlarından birine yazmıştım. Aklımda tutmak için hep öyle yaparım. Sonra söylememi istediler işte. Israr ettiler. Kısacası öyle. Çalmadım ben bir şey."

"Bu mudur bahanen?"

"Bahane değil ama bu. Sonrasını hatırlamıyorum." dedim. "Sarhoş olmuşum. Ertesi gün uyandım, bir baktım Üsküdarlı yok. Nergis Hanım da yok yere yakama yapıştı-"

"Ya yürü hadi yürü!" diye geçiştirdi beni. "Allah aşkına onurunla çaldım desene sen şuna! Ne hayal dünyan varmış kızım senin, kim inanır buna-"

"Çalmış olsaydım aynı gün içinde nasıl güfte yazabilirdim! Ben şiir bile yazamam ki! Yarışmaya gönderdiğim şiiri bile Tarık'a yazdırdım!"

"Ne şiiri?"

"Sana ne? Her şeyi bilmek mecburiyetinde misin? İnsanın mahremi diye bir şey var. Kadınlara öyle her şey sorulmaz. Hem sen beni de sinir etmeye başladın şimdi. Keşke buraya gelmeseydim. Ağlayacaksın sanıp destek olmaya geldim. Sense geldiğime geleceğime pişman ettin beni. Sen benden mi hoşlanıyorsun?"

"Ne!"

"Abi siz ne yapıyorsunuz burada hâlâ?" Markiz'in eşiğinden kafasını uzatan Feridun'a baktık. "Nergis Abla çağırıyor, toplantı terk edilir mi öyle?"

Musti henüz yaktığı sigarasını ayakkabısının ucuyla ezdi. Feridun'un ikazıyla içeriye girerken bana, "Bana akla yaraşır bir kanıt sunmadığın müddetçe bu yalana inanmam ben." dedi. Cevap vermeme bile müsaade etmeden toplantıya geri dâhil olduk.

Gazino serüvenimizin ve benim İstanbul'daki sayılı günlerimin müddetince Markiz Pastanesi pek çok hatıramıza, ayaküstü toplantılarımıza ve gece eğlencelerimize ev sahipliği yaptı. Bizim bütçemize sahip gençlerin takılabileceği bir yer değildi orası. Ancak ne vakit Nergis Hanım yanımızda olsa (kendisi de Meşrutiyet Caddesi'nde, mevzu bahis Glenda isimli gazinoda dans koordinatörlüğü yapıyordu) bu pastaneye geliyor, hesabı utana sıkıla ona kitliyor ve daha evvel hiç tatmadığımız envai çeşit akışkan çikolatayı midemize indiriyorduk. Ondan para istemek ya da görkemli gölgesine sığınmak beni değil ama o dört delikanlıyı bana yersiz ve bayağı gelen sebeplerle çok mahcup hissettiriyordu. Onların mahcubiyetini gören Nergis Hanım ise, yine caddedeki tanınırlığı sebebiyle bizim öyle serseri gençler olmadığımızı, meydandaki Parnava Gazinosu'nda sahne alacak nitelikle kimseler olduğumuzu söyleyerek Markiz'de bize bir veresiye defteri oluşturmuştu. Böylelikle gazino çıkışlarında ya da gazinoya gidişlerimizde, benim edebiyat tutkunu olmadığımdan kim olduğunu tanıyamadığım pek çok şair ve yazarla yan masalarda oturuyor, fazla ses çıkarttığımız için onlardan ikaz yiyor ve hesabı bu hayali veresiyeye yazdırıp toz oluyorduk.

O günün geri kalanını Nergis Hanım'la Glenda'da geçirdim. Dertsizlerle vedalaştık, Nergis Hanım ayırttığı paketi çocuklara verdi ve onlardan da paketi Tarık'a, Atlas Pasajı'na götürmelerini rica etti. Paketi birlikte götürmeye gitmediğimiz için çok gücendim, fakat gençliğini geçirdiği o mekâna benimle gideceği için de kendimi çok bahtlı hissetmiştim. İstiklal Caddesi'nin ara sokaklarına saptık. Bana hikâyesini anlattığı Nergis Sokak'ın uzun merdivenlerinden indik, çalıştığı gazinoları gösterdi bana. İlk çocuğuna burada garsonken hamile kalmış. Oradan da Beyoğlu'nun alçak kaldırımlarında, sokağa tek başına zor sığan devasa otomobillerin arasında sıkış tepiş yürüdük ve o meşhur Glenda'ya geldik.

"Şu ilerisini gördün mü? Bu binanın yanı bak. Kırmızı panjurları var. Orası Pera Palas işte. Duymuşsundur belki."

Sokağın başköşesinde âdeta insana göz kırpan kırmızı panjurlara aşkla bakarken, "Pera Palas..." diye mırıldandım yalnızca kendi duyacağım bir sesle. Oranın bendeki yerini, beni orada bekleyen ve yaptığım her şeye sebebiyet veren balonun bahsini kendisine hiç açmayacağıma dair bir kez daha ant içtim. "Hiç duymamıştım."

Pera Palas'la aramızda yalnızca bir bina vardı. Biz, onun ucunda bulunduğu alçak kaldırımdan direkt başka bir binanın bahçesine geçtik. Sol köşedeki bekçi kulübesinden çıkan orta boylu, kalın gövdeli bir zabıt bize doğru yürürken ben Nergis Hanım'ın hemen arkasında beni getirdiği bu yeri seyrediyordum.

Gazino kelimesi lisanımıza İtalyancadan gelmiş. Manası küçük ev veya kulübe olarak çevrilebilir lâkin Glenda denen bu yere sadece bir gazino demek ona tüm lisanlarda hakaret sayılırdı. Zira Glenda küçük bir ev, kulübe ya da daha evvel gittiklerim gibi orta sınıf düğün salonlarını anımsatan bir gazino değil; iki katlı, âdeta mermerden oyulmuş, bembeyaz bir konaktı. Ankara'nın soğuk, gri, kıvrımsız binalarını düşününce burası sarı ışıklarla bezenmiş, devasa bir saray yavrusu gibi görünmüştü gözüme. İki yüksek katının dış cephesi, üzerleri kara bulanmış sarmaşıklarla kaplıydı. Kapının girişinde ve bir üst katın balkonunda altlı üstlü dörder tane sütun dikiliydi. Limuzinlerin park edildiği geniş bahçesinde yerdeki çamurlu kar birikintileri itinayla kenara süpürülmüş, mermer basamaklar olabildiğince kurutulmuştu ve biz oraya vardığımızda birkaç yetkili, kapıdaki oyuk başlıklı iki sütunun ortasından hardal sarısı uzun bir halıyı merdivenlerden aşağıya sarkıtıyordu. Sütunların üzerinde, iki katın arasında kalacak şekilde sapsarı ışıklı bir el yazısıyla Glenda! yazıyordu.


“Hoş geldiniz Nergis Hanım. Misafiriniz mi? Hüviyetini görebilirsek yardımcı olabilirim-”

Hüviyetimi o saate kadar bir türlü bulamadığımız için Nergis Hanım’a sığındım. O ise soğukkanlı bir tebessümle elini sırtıma attı, beni önüne geçirdi. Bir kez daha beni, “Kızım. Eve bırakmak istemedim. Yanımda duracak.” diye takdim etti. Ancak buna hiç mutlu olmadım. Belki düşlerimde yaşansa beni çokça sıcak, güvende hissettirecek bu kelime vakti zamanı gelince ödemek mecburiyetinde olduğum bir borçmuş gibi iki göğsümün arasına oturmuştu.

“Öyle mi… Siz de hoş geldiniz küçük hanım. Buyurun.”

Glenda’nın akşam sahnesine hazırlanan bahçesinde ilerlerken, “Ben sizin kızınız değilim.” dedim.

O ise benim küstahlığıma denk bir edayla, “Evet, değilsin.” dedi. İçeride topuk sesleri yankılanırken masalara temiz örtüler seren hizmetlilere bakıyordum. “Yanımdan ayrılmıyorsun. Glenda biraz uyuz mekândır. Sahipleri yabancı, müşterileri de öyledir. Sahneye asla Türk sanatkârlar çıkmaz. Doğu ezgileri çalınmaz. Fasıl heyeti de, dans ekibi de Ermeni ve Rumlardan oluşur.”

Yersiz bir laf edip, “Faruk Bey nasıl sahneye çıktı o zaman?” diye sordum. “O da Türk değil miydi?”

Nergis Hanım’ın adımları ansızın durdu. Ellerinde ölmüş bir insanın bahsini bu kadar rahat açabilmenin cezasını bakışlarıyla ödedim. Bir daha da bir şey sormadım. Akşama kadar beni nereye sürüklediyse oraya gittim.

Glenda’dan içeriye girer girmez kendinizi bir lobide değil, doğrudan yuvarlak sahnede buluyordunuz. Sahnenin yanlarında üst kata yükselen kıvrımlı, ikiz mermer merdivenler sizi arka cephesi boğaza bakan rüstik bir bara çıkarıyordu. Nergis Hanım’ı alakadar eden kısım ise sahnenin arkasındaki dans salonuydu. Bu sebepten içeriyi doyasıya keşfedemedim, ilaveten kimse de Türkçe konuşmuyordu. Nergis Hanım ise mekânın sabit dansçı kızlarına ders veriyor (bunları yaparken bazen İngilizce, bazense Fransızca kelimeler kullanıyor), hafta başında onlara hazırladığı koreografiyi talim ediyor, sahneye hazır ediyor ve neredeyse sarf ettiği emeğin keyfini süremeden erkenden evine dönüyordu. Biz de o akşam vakitlice Üsküdar’a geçtik. Zira o gün, evvelinde kızları çoktan hazırlamış yalnız son provayı almak üzere kontrole gelmişti. Dönüş yolunda Rıhtım Caddesi’ndeki bir seyyardan iki kese kızarmış kestane aldık, gelen ilk Üsküdar vapuruna bindik. Nergis Hanım da benim gibi en çok güvertede yolculuk etmekten hoşlanıyordu. Buz gibi havaya rağmen İstanbul’u seyretmeyi, sıçrayan su damlalarıyla serinlemeyi, martıları dinlemeyi ve gözlerini kapatıp bir de uzun leylek bacaklarını etekleri açılma pahasına korkuluklara dayamayı seviyordu.

Ben de yanında onu taklit ettiğimi fark ettim. Gözlerimi kapamış, yanına uzanmış, ayaklarımın ucunu da yettiği kadar korkuluğa değdirip İstanbul’u dinliyordum. Gözlerim kapalıyken, birinin bana baktığına dair içime bir ürperti düştü. Sahiden de Nergis Hanım’ın beni seyrettiğini görüp oturuşumu düzelttim. O da denizden tarafa döndü ve hâlime gülercesine benimle birlikte kabaran dalgaları, kararan göğü seyretti.

“İstanbul’u sevdin mi?”

Emir ya da ikaz belirtmeden sorduğu her şeye hazırlıksız yakalanıyordum. “Sevmek ne kelime. Âşık oldum.” dedim. “Daha geleli kim bilir kaç gün oldu, bir ömür gibi geldi. Ankara’yı hatırlamaz oldum.”

Yüzümüze tuzlu, hırçın bir rüzgâr dokunup geçti. Lacivert gökyüzü karanlık bulutlara karışmış, güneşin bulaştırdığı turuncu izleri yutup büyüyordu.

“Bakalım o da sana âşık mı?” diye geveledi lafı ağzında.

Yüzümü yana eğip ona baktım. “Nasıl?” dedim. “Öyle bir şey mi var?”

“Niye olmasın?” dedi. “Ankara’ya dönmek istediğin oluyor mu hiç?”

“Hiç de bile.” dedim. “Aslında bazen oluyor. Kabahatimi bildiğim için o da.”

“O vakit İstanbul sana âşık olmamış daha.” dedi kabuğunu soyduğu kestanenin yumuşak içini bana uzatarak. “Eğer ruhun daralırsa, hem gitmek hem de kalmak arasında kalırsan, hatta bazen araya mesafe girsin istersen bil ki İstanbul da sana âşık olmuştur.”

Lokmamı çiğnerken arkama yaslandım. “Bu güzel bir şey değil ki ama.”

Omuzlarını kaldırıp rujlu dudağını büktü. Lacivert bulutlar artık güneşi yutmuştu. Uzaklarda bir yerde ezan okundu.

“Aşk böyle bir şey ama.” dedi. “Seven sevdiğine buğz etmezse ne ehemmiyeti kalır?”


𖣂


Aralık’ın 7’sinde, yani ertesi gün doğrudan Parnava’daki ilk sahnemizi alacağımızdan Nergis Hanım beni Zehraların evine bırakıp gitti. Evim hazır olana kadar hem onlarda kalacak, hem de o akşam benimle birlikte orada kalacak olan ikizler ve Musti ile prova alacaktık. Bu provalarımızda Necip mandolinini, Musti kemanını, Feridun klarnetini çıkarır, içlerinden bir tek Zülfikar, Zehra gibi kenarda kalırdı. Piyanosu evdeydi ve onu gittiği her yere taşıması kabil değildi.

“Ziya Amca, böyle olmuyor ama… Artık başka bir yemek mi pişse bu evde.” diyordu Feridun akşam sofrasında. “Her gün, her gün balık. Bıktım ama ben.”

“Kes ulan. Nimet bulmuş beğenmiyor. Ne yapalım? Satamadık.” dedi Ziya Amca da. “Sanki karşıya geçince balık ekmek yemiyorsun.”

“Yiyorum. Ama haftada bir yiyorum. Allah çarpsın leş gibi kokuyor içim.”

“Senin için o içtiğin zıkkımlardan leş gibi kokuyor! Bitecek o tabak!”

Ziya Amca erkenden odasına çekilince cümbür cemaat sofrayı toplayıp salondaki koltuklara doluştuk. Hepimiz balık kokuyorduk. Ertesi günün planını yapmak ekibin en büyüğü Necip’e kaldı -ki o da haberi alır almaz memnuniyetle bu anı bekliyordu. “Sahneyi baş sanatçıya teslim etmeden toplamda beş şarkı söyleyeceğiz. Ayın on dördüne kadar her akşam devam edecek bu. Neyse ki çok uzun sürmeyecek, akşam dokuzu bulmadan biter, vapur seferlerini kaçırmadan Üsküdar’a döneriz. Günlük 50 kâğıt alacağız, ona böleceğiz.”

“Mekândan dokuzda çıkmak nedir oğlum ya…” dedi Feridun boydan boya gasp ettiği koltuğa uzanırken. “Ben o saatte süt çocuğu gibi eve falan dönmem. Baştan söyleyeyim. Başka mekânlarda oyalanırız, seferi kaçırırsanız da bizde kalırsınız.”

“Oldu. Rehiye’yi de mi yanımızda götüreceğiz?”

“Nereye gideceksiniz ki?” dedim.

“Yok bir şey, ona takılma sen.” dedi Necip bana. “Gerçi evet, bu kez Taksim’e de çok yakınız. En kötü akşam İstiklâl’de gezeriz-”

“Ben ne giyeceğim?”

“O iş bende. Nergis Teyze seni bana emanet etti. Bunlar yatsın, benim odamda ölçülerini alacağım.”

“Yakınlarınıza haber ettiniz mi? Kemal Amca geliyordur umarım seyretmeye?” dedi Necip, Zehra’yı hiç duymadan.

“Geliyor geliyor, annem de öğrencilerini getirecek.” dedi Feridun. “Ne yapsın kadıncağız. İki tane aslanlar gibi oğul doğurdu, hünerlerini seyrettireceği bir halt beceremediler-”

Son anda aklını kurcalayan bir şeyi anımsamış gibi, “Tarık!” diye doğruldu yerinden Zülfikar. “Ona da haber ettiniz mi? Bugün pasajda yakalayamadık, molaya çıkmış.”

Tüm gözler hâliyle üzerimde toplandı. Onu en son evvelsi gün, beni tünele bıraktığında görmüştüm. Dargın ayrılmamış olsak da niyeyse küsmüşüz ve Üsküdarlı sırf bu sebepten gösterimize gelmeyecekmiş gibi içimi bir hüzün kaplamıştı. Necip, “Maalesef.” dedi. “Nergis Teyze, Rehiye’yi bize dâhil edince konuşma cesareti bulamadım açıkçası. Ama o da oralarda. Haber yollarız gelir. Zaten annesi söylemiştir ona.”

“Doğru. Gazino Taksim’deyse kesin gelir. Çok yakın.” dedim şehrin tüm köşelerini ezbere bilen bir İstanbullu havasıyla.

İlk üç gün söyleyeceğimiz şarkıları listeledik, sabah prova alacak ve geriye kalan günlerde de seyircinin zevkine ve tepkilerine göre şarkılarımızı yenileyecektik. Zehra’yla vakit kaybetmeden üst kata çıktık. Zehra’nın buyurduğu gibi iç giysilerimle kaldım. O da kollarımı, bacaklarımı, belimi, kalçamı, göğsümü, her yerimi boynuna astığı pembe bir mezurayla ölçüp defterine not almaya başladı.

“Ben yokken kavga etmediniz değil mi?”

“Yok, etmedik. Aksine çok iyi davrandı, beni Glenda’ya götürdü.”

“Nergis Teyze’den bahsetmiyorum, Tarık Abi’den bahsediyorum.”

“Yok, onunla da kavga etmedik.” dedim. Elimi tuttuğu anı, yer yatağındaki yarı gerçek hülyalarımı ve mecmualarımın hâlâ onda oluşunu hatırlayınca tüylerim kabardı. Bunları Zehra’ya anlatmalı mıydım, hiç bilmiyordum.

“Gazinoya seninle çıkacaklarını öğrenince sandığa tıktığım tüm ödevlerimi çıkarttım. Şimdi seni bir de böyle görsün sahnede. Çocukmuş! Erkeklerin hepsi niye böyle ki? İki tel bıyıkları çıkıyor, aksakallı dede kesiliyorlar başımıza.”

Yine de ona dokunacak her türlü hakaretten sakınmak ister gibi buna gülmedim. Aynadaki yarı çıplak yansımamda giyeceğim elbiseleri ve Üsküdarlı’nın sahnede beni gördüğünde ne denli pişman olacağını hayal ettim. Hatta bir parça, bana hayran olacağını düşledim içimde. Saçlarımın buklelerini okşayarak kendimi seyrettim. Parmaklarım kâküllerime ve Üsküdarlı’nın onlar için söylediklerine gitti. Peşinden ellerimdeki ojelere, parmaklarımın boğumlarıma ve bileklerime baktım.

“Zehra.” dedim. “Sahnede yine kâküllerime toka takar mısın?”

“Beğendin mi yoksa?”

“Evet.” dedim onları yana doğru tararken. “Beni çok farklı gösteriyorlar.”

“Yeter ki iste-”

“Bir de başka renk oje istiyorum. Benim elimde üç renk var.” dedim. “Ayaklarıma bile süreceğim.”

Zehra sahiden de tüm gösterilerim boyunca beni istediğim kılıklara sokmak için büyük bir özen gösterdi. Lâkin kurduğum bu düşler boşaydı.

Üsküdarlı, Parnava’daki hiçbir gösterime gelmedi.



౨ৎ


Not: Bölüm içerisindeki pek çok görsel için Salt Araştırma'ya çok teşekkür ederim.


Bana ulaşmak için,

Instragram: rahelkatipoglu & azizerahel

Youtube: Rahel Katipoğlu

Sorularınız ya da kitap hakkındaki sohbetleriniz için,

sizleri yorumlara bekliyor,

hoşunuza giden alıntıları #siyahgözlere etiketi ile paylaşmanız için

sabırsızlanıyorum <3




Yorumlar

  1. Öncelikle güzel bir bölümdü; özellikle Rehiye ile Tarık’ın sinema civarındaki iletişimleri bana Ankaradaki hallerini hatırlattı, bu İstanbul erasında ne kadar iyi bilmiyorum tabii. Ama kesin Nergis Rehiye’nin kimliği kaybolduğu için ona kendi kızıymış gibi kimlik çıkaracak Tarık’la olabilecek ilişkisinin de önünü kesebilmek adına ve bu beni inanılmaz strese sokuyor şu an 😭.
    Her neyse. Rehiye cimcimesinin özgüven ve overthink sorunları bana çok benziyor bu yüzden bölüm başından beri utanç verici davranacak diye gerilmekten çatladım, neyse ki Zehra ona iyi gelecek gibi duruyor. Son olarak bu kadar çekigen davranmasından yola çıkarak ilerleyen bölümlerde ilk öpücüğü kesinlikle Rehiye’nin başlatacağını düşünüyorum 😽. Sevgiler ve yeni bölümü bekliyorum. R💋

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ahahsahhasha tahminlerinden biri doğru biri yanlış (bu iyi bir yorumdur)

      Sil
  2. Of hep yorumu gönderdikten sonra aklıma yazacak yeni şeyler geliyor. Ama daha fazla görsel olmasını isterdim açıkçası özellikle düğün gününden. Hikayeyle bir arada görmekten hoşlanıyorum. Rehiyenin karakter gelişimi ve bağımsızlık kazanma süreci için sabırsızlanıyorum, muhtemelen Metin Kenterle buluşması kırılma noktası olacak onun için. Yazarımızın ellerine sağlık. R.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yaaaa.... bu bölümü bir an evvel yayınlamak için aslında yarısını yayınladım bu yüzden resimlerle dün gece uğraştım, ben de düğün gününden fotoğraflar yapmak niyetindeydim ama salacak aile gazinosunun içinden günümüze hiçbir fotoğraf ulaşmamıiş, normalde gerçek mekanlardan referans alarak yapardım bu yüzden içimden gelmedi. ama şimdi masa başına oturdum bir şeyler deneyeceğim *-* resimleri seven biri olduğuna çok sevindim

      Sil
  3. Ayrıca ben Nergis hanımın bu kadar korumacı olacağını hiç düşünmemiştim, bilmiyorum belki bu kitabı klişeden uzak tutuyordur ama şu an Rehiyenin gönlünü oğlu İstanbulda kalsın diye hoş ediyor gibi. Bir de kimlik mevzusu beklediğim gibi ilerlerse ne olur düşünmek istemiyorum. İletişim önemli şu noktada. Bir yandan da kitap hakkında yaptığım bu yorumların ne kadar etkili olduğu tartışılır çünkü henüz işlenmemiş çok fazla Konu var, kitabın başlarında sayılırız zannediyorum ki. Ankara’da şu an neler dönüyor, balo’da neler yaşanacak , Rehi’nin doğum günündeki laneti devam mı edecek… Aşk dolu bir insan olduğum için yalnızca ilişkilere odaklandığımın farkındayım ancak O kadar belirsiz ki her şey 😔😭 Gerçekten friends to lovers bile olmaması ihtimali var. En iyi ihtimalle friends to enemies to lovers ahahhaha. Anlamıyorum bu Tarık’da neden hâlâ tık yok. Slow burn insanı değilim galiba. Olmadı sadece Rehiyenin kendini keşfetmesine sevineceğim.. R.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar